“ YAR BANA BİR EĞLENCE MEDET “
- Geçmiş zaman Ramazanlarının ilginç gösterilerinden biri de Karagöz’dü. Türk gölge oyununun simgesi olan Karagöz Şehzadebaşı’nda büyük kahvehanelerde oynatılır, halk bu oyunu ilgiyle izlerdi. Karagöz oynatanlara “ Hayalci “ “ Hayalbaz “, “ Hayali “ gibi çeşitli isimler verilmişti.
- Efsanelere göre Bursa’da doğan Karagöz oyunu, yalnız kahvehanelerde değil, Saray’da ve zengin konaklarında da oynatılırdı. Buradaki oyunlarda, Karagöz’le Hacivat ‘ Daha edepli ‘ konuşurlardı.
- Oyunlarında toplumun inançlarını, düşüncelerini, görüşlerini, geleneklerini yansıtan Karagöz, Tiyatro ve Sinemanın doğuşundan sonra eski önemini yitirdi.Karagöz’de oyunun bir bölümünün karşılıklı söz oyunlarına ve yanlış anlamaya dayanması, modernize edilerek yaşatılması imkanını azalttı. Bir Hayalbaz’ın deyimiyle Karagöz’ün blucin giymesine, olanak, molanak sözlerini kullanmasına imkan yoktu. O zaman Karagöz, karagöz olmaktan çıkardı.
ERTAN ÜNAL
Temmuz 2009
Geliniz, Bilgisayar çağını geride bırakalım, sizinle zaman tünelinden geçip Eski Şehzadebaşı’na gidelim. İşte geldik bile… Şansımıza toplumsal hayatın daha canlı olduğu bir yaz ramazanına düşmüşüz. Direklerarası yükünü çoktan almış. Kadınlı, erkekli kalabalık mahşer gibi. Bu kalabalıkta kimseye çarpmanın yürümenin imkanı yok. Önünde durduğumuz yere bakıyoruz. Burası meşhur Fevziye Kıraathanesi. Dönemin ünlü kişilerinin, musikişinasların, aralarında Ahmet Rasim’in de bulunduğu ünlü yazarların devam ettiği, çayının güzelliği ile tanınmış yer. Bu gece burada Türk Gölge oyununun simgesi Karagöz var. Hayali ya da Hayalbaz Salih Efendi, Karagöz’ün Ağalığı, oyununu oynatacak. Kalabalıkta güçbela bir yer bulup oturuyoruz.
Efsane mi gerçek mi ?
Bilenler bilir ama biz özellikle gençler için Karagöz oyununun nasıl doğduğunu kısaca anlatalım. Bu konuda en yaygın olan inanışa göre Karagöz’ün doğum yeri Bursa’dır. Efsaneye göre 1326-1360 yılları arasında tahtta bulunan Sultan Orhan’ın yaptırdığı cami inşaatında duvarcı olarak çalışan Hacı Evhad ( Zaman içinde Hacivat ) kalfa ile demircilik yapan Karagöz, ne zaman karşılaşsalar konuşmaları tüm işçileri etkiler, işi bırakıp kahkahalar arasında onları dinlemeye başlarlardı. Gel zaman, git zaman Camiinin inşaatının bir türlü ilerlemediğini gören Sultan Orhan, inşaata nezaret eden ve nakkaşlık yapan Şeyh Küşteri’ye bunun nedenini sordu. Küşteri “ Padişahın burada Karagöz’le Hacı Evhad adında iki işçi var. Bunlar birbirleriyle görüşüyorlar, konuşuyorlar. Gerçi kendileri çalışıyor ama diğer işçiler, onları dinliyor, onlara bakıyor. İşler bu yüzden geri kalıyor “ deyince olanlar oldu. Camiinin inşaatının kendisi sağ iken bitirilmesini isteyen Sultan Orhan bir anlık öfkesine kapılıp ikisini de başlarını vurdurtarak öldürttü. Ancak kısa bir süre sonra bu yaptığına pişman oldu. Ama ne çare ki ölenler geri gelmiyordu. Üstelik Cami inşaatı da yine yürümüyordu. Şeyh Küşteri’ye bunun nedenini sorduğu zaman şu cevabı aldı:
“ Padişahım burada çalışan işçiler Karagöz’le Hacivat’ı çok severlerdi. Geceleri toplanıp onları dinler, nüktelerinden zevk alırlar idi. Böylece çalışma kudretleri artardı. Ama şimdi, onların ölümüyle çok müteessir oldular”
Sultan Orhan yaptığı hatanın büyüklüğünü bir kez daha anlamıştı. Bu yüzden “ Sen ne yap, et bunların hevesle şu işe koyulmalarını sağla “ buyruğunu verdi. Bu buyruk üzerine Küşteri, bir rivayete göre Karagöz’le Hacıvat tasvirini yapıp, bir rivayete göre de çarıklarını alıp perdenin arkasından işçilere oynattı ve Karagöz oyunu böylece doğdu.
Bir başka kaynağa göre de Şeyh Küşteri, bu oyunu üzgün Padişahı biraz olsun teselli edebilmek için onun huzurunda oynatmış, Sultan oyunu izledikten sonra “ Osmanlı Padişahlığı ilanihaye sürdüğü taktirde bunların oyunu yasak edilmesin “ buyruğunu vermişti.
ZOR SANAT
Daha sonraki yıllarda Karagöz, İmparatorluğun çeşitli şehirlerine yayılarak yaygınlaşmıştı. Toplumun inançlarını, düşüncelerini, törelerini perdeye yansıtan, kimi zaman aralarında Padişahların da bulunduğu yöneticileri hicveden Karagöz oyunu, halk arasında olduğu kadar Saraylarda, Şehzadelerin sünnet düğünlerinde de oynatılmaya başlandı. “ Hayalci”, “ Hayalbaz”, “hayali” adları verilen Karagöz oynatıcıları bunu bir sanat haline getirirken sürekli yenilikler de yapmışlar, böylece oyunları zenginleştirmişlerdi. Son dönemin ünlü Karagözcüleri arasında Hayali Hamit, Hayali Berber Sait Efendi, Rıza Efendi, Mehmet Efendi, Enderunlu Hakkı Bey, Katip Mahmut, Katip Salih Efendi’ler bulunmaktaydı.
Karagöz oynatmak kolay ve her babayiğidin harcı bir iş değildi. Bir kere Karagözcü’nün okumuş olması, musiki bilgisinin bulunması, sesinin güzel olması, çeşitli şive ve lehçeleri taklit edecek yetenek sahibi olması gerekiyordu. Bunlar da iki bölüme ayrılmaktaydı. Bir bölümü ramazan gecelerinde kahve kahve dolaşıp her gece bir başka yerde hayal perdesini kurup, halk için halk oyunları sergilerlerdi. Saray’da Padişah huzurunda, Zengin konaklarında gösteri yapanlar ise artık üstat düzeyine ulaşmış kişilerdi. Bunlar daha çok geleneklere, göreneklere dayalı, tasavvufi oyunlar oynatır, oyun sırasında Padişahı, ya da ev sahibini kızdıracak nüktelerden kaçırmaya dikkat ederlerdi.
“ Yar bana bir eğlence, medet “
Karagöz’ün tarihçesini kısaca anlattıktan sonra biz yine Fevziye Kıraathanesindeki yerimize dönelim. İşte, perdenin önündeki, üzerinde bağ, bahçe, çiçek vs. görüntülerinin bulunduğu muşamba yavaş yavaş kalkıyor.-Tıpkı sinemada perdenin açılışı gibi – Önce Hacivat, ‘ Perde gazeli ‘ adı verilen gazeli söyleyerek ortaya çıkıyor. “ Haaay Hak. Yar bana bir eğlence medet… “ Karagöz, onun perde gazelinin bitmesinden sonra Şano’nun – Perdenin adı – sağ üst köşesinden başını uzatıyor. “ Patlama geliyorum. “ diyerek yere iniyor ve izleyicileri kahkahalara boğacak olan konuşma başlıyor:
Hacıvat – Hem yeni serpuşumu ( şapkamı ) göstereyim, hem karagözüme uğrayayım demiştim
Karagöz – Ne yapayım? Ne olacak ?
Hacivat – Canım Efendim, bir serpuş aldım da.
Karagöz – Sarhoş oldunsa bana ne ulan?
Hacivat – Sarhoş değil, serpuş serpuş.
Karagöz – İyi ya bana ne?
Hacivat – Canım Karagözüm, öyle mi derler ya?
Karagöz – Ya nasıl derler?
Hacivat – Güle güle giy. Başında paralansın derler.
Karagöz – Peki başında paralansın.
Hacivat – Sonra efendime söyleyeyim, oduncuya uğradım, birkaç çeki odun aldım.
Karagöz – Başında paralansın, başında paralansın!
Hacivat – Ayol bu serpuş değil ki odun. Güle güle yak, otur da keyfine bak denir.
Karagöz – güle güle yak, otur da keyfine bak.
Hacivat – Derken efendim yolda Hasan Ustaya rastladım. Dam aktarsın diye eve yolladım.
Karagöz – Ya… güle güle yak, otur da keyfine bak.
Hacıvat – Aman Karagöz, öyle mi derler ya? Güle güle otur derler ?
Görüldüğü gibi oyunun “ Muhavere “ yani Diyalog Bölümü, medreseden yetişmiş, ağdalı bir dil kullanan Hacivatın sözlerinin Karagöz tarafından yanlış anlaşılmasından kaynaklanan durumu yansıtmaktadır. Bundan sonra oyunun asıl bölümüne, olayı anlatan “ Fasıl’a geçilir. Burada, oyununa göre çeşitli tipler perdeye gelir. Tiryaki, Tuzsuz Deli Bekir, Altı karış Beberuhi, Çelebi, Zenne ( kadın ) vs. gibi. Bundan sonra sıra oyunun bitiş bölümüne gelir. Bu bölümde genellikle Karagöz, Hacivat’ı döver. Bunun üzerine Hacivat “Yıktın perdeyi eyledin viran / Varayım sahibine haber vereyim heman “ diyerek gider, Karagöz ise “ Her ne kadar sürc-i lisan ( dil sürçmesi ) ettikse af ola “ dedikten sonra bir sonra ki akşamın oyununu söyler. Ve sonra mumlar söner…
Oyun bitmiştir. Araştırmacı yazar Cevdet Kudret, Karagöz oyunlarının iki ana bölümde toplandığını, bunlardan ilkinin ‘ Kâr-ı kadim ( Yani eski zaman işi ) oyunlar olduğunu, ikincisinin ise ‘ Nev-icad ( Yeni uydurulmuş, modern ) oyunlar olduğunu belirtir.
Karagöz’e blucin giydiremeyiz
Karagöz, yüzyıllarca Türk Toplumunda etkinliğini sürdürdükten sonra tiyatro ve sinemanın doğuşu ile eski önemini yitirdi. Yeni nesiller, tiyatro ve sinemaya daha fazla ilgi gösteriyorlardı. Peki ya Karagöz, modernize edilip ömrünün uzatılması sağlanamaz mıydı?
Son hayalci’lerden Ragıp Tuğtekin, ölümünden kısa bir süre önce bu satırların yazarına yaptığı açıklamada, bunun neden mümkün olamayacağını şöyle açıklamıştı:
“ Karagöz oyununun modernize edilmesine taraftar değilim. Çünkü bozulur, bir kere oyun metni değişmez. Çünkü karşılıklı yanlış anlamaya dayanır. Kelimeleri değiştirirseniz Karagöz’le Hacivat’ın muhaveresi olmaz, olsa olsa garip bir tiyatro olur. Kıyafetleri değişemez. Çünkü setre pantolon giydirip Musevi taklidi yaptıramazsın. Bizde Rumelili var. Orada ne giyiyorsa oyunda da onu giyer. Karadenizli memleketinde ‘ Zıpka ‘ denilen elbiseyi giyer. Karagöz’ü yaşatmak istiyorsak eski haliyle yaşar. Karagöz blucin giyemez, olanak molanak lafını kullanamaz. Kullanırsa Karagöz, karagöz olmaktan çıkar…”
Bu araştırma ve derlemeyi hazırlamak için, gerekli materyelleri bulmak amacıyla Sahaflar Çarşısı’na gittiğim bir gün, son Karagözleri gördüm. O bir zamanlar, oynatıcısının elinde türlü nükteler yaparak halkı kahkahaya boğan Karagöz ve Hacıvat’ın deriden yapılmış, rengarenk tasvirleri mahzun ve sessiz, bir kenara dizilmiş alıcı bekliyordu. Kimsenin de yüzlerine baktığı yoktu. Onlar da bu lakaydiye küsmüş gibiydiler.
MEDDAH’TAN BÜYÜKLERE MASALLAR …
- Şehzadebaşı’nın Kahkaha Kralı Naşid Bey’in kızı olan değerli sanatçı Adile Naşit ( Adile Teyze ) Televizyon ekranlarından ‘ Kuzucuklarım ‘ adını verdiği çocuklara anlattığı masallarla çağdaş bir meddah tipini başarıyla canlandırmıştı. Geçmişin eski meddahları ise hayal ve öyküleri kahvelerde, büyükler için anlatırlardı.
- Yazar Haldun Taner, meddahı anlatırken “ Tek kişilik gösteri “ diyor. Gerçekten de Meddah oyununun her şeyiydi. Anlatıcısı, başrol oyuncusu, yardımcı oyuncular, efektler hepsi tek bir kişide toplanırdı. Bu nedenle Meddah’ın çok iyi taklit yapabilmesi de şarttı.
- Ramazan gecelerini renklendiren sanat kollarından biri de “ Orta oyunu”ydu. Bu, aslında Karagöz’ün sahneye uyarlanmış şekliydi. Başlıca kahramanları Kavuklu ve Pişekardı ve oyun onların çevresinde gelişirdi. Kavuklu rolünü başarıyla oynayanlar arasında Abdi, Hamdi, Ali ve Naşid Beyler ve İsmail ( Dümbüllü ) Bey bulunmaktaydı. Pişekar rolünde ise Küçük İsmail ve Asım Baba göz doldurmuşlardı
Eski ramazan gecelerine renk katan gösterilerden biri de “ Orta Oyunu’ydu. Adından da anlaşılacağı gibi, bu seyircilerin çepeçevre kuşattıkları, sadece oyuncuların geçmesi için bir ucunu açık bıraktıkları yuvarlak bir alanda oynanırdı.
Orta oyunu Karagöz’ün sahneye uyarlanmış şekliydi denebilir. Karagözü ( Kavuklu ), Hacıvat’ı ise ( Pişekar ) adı verilen oyuncular canlandırırdı. Oyuncular, herhangi bir yazılı metine bağlı kalmaksızın irticalen konuşurdu. Dekor yoktu, aksesuar ve sahne yoktu. Klasik bir ortaoyunu, “ Giriş “ bölümüyle başlar, zurna Pişekar havası çalarken, Pişekar, elinde” Şak şak “ diye adlandırılan iki dilimli bir değnek olduğu halde sahneye gelir ve oyunu açardı. Bundan sonra diyalog bölümü gelmekteydi. Bu bölümde önce Kavuklu ile Pişekar birbiriyle konuşurlar. Cevdet Kudret’e göre bu, bir tanışma konuşmasıdır.
Cevdet Kudret, Ortaoyununun en önemli bölümü olan “ Tekerleme “ bölümünü şöyle anlatır:
“ Kavuklu ve Pişekar tanıdık çıktıktan sonra Kavuklu bir tekerleme söyler. Kavuklu, olağandışı bir olayı kendi başına gelmiş gibi anlatır. Pişekar da bunu gerçekmiş gibi dinler, hatta merakını gidermek ve aydınlanmak isteğiyle ikide bir sorular sorar, sonunda bunun bir rüya olduğu anlaşılır. Ortaoyunu’ndaki bu tekerlemelere Karagöz oyununda rüya muhaveresi adı verilir.
İki söz ustasının ( Pişekar ve Kavuklu ) türlü söz oyunlarıyla yarıştıkları Muhavere bölümü ortaoyununun en önemli parçasıdır. O yüzden kimi incelemeciler ortaoyunu meydanını bir söz meydanı diye almışlardır. Ortaoyunundaki tekerlemelerin Karagöz oyunlarındaki Muhavereler gibi oyunların konuları ile ilgisi yoktur. Bunlar Kavuklu’nun söz ustalığını göstermesine yarayan bağımsız parçalardır.”
Tekerlemelerden sonra oyunun asıl bölümü ‘ Fasıl ‘ gelmekte, bunu bitiş bölümü izlemekteydi. Onların bir bölümü Karagöz oyunlarının eşiydi. Bunda da Kavuklu ile Pişekar rollerinin dışında yardımcı oyuncular bulunmaktaydı. Örneğin sarhoş ( Matiz), Bekçi ( Hırbo ), Aşçı ( yalama ), Kadın ( Gaco ) rolleri gibi.
SON TEMSİLCİ
Orta Oyununun son büyük temsilcisi olan İsmail Dümbüllü halk arasında çok sevilmişti.Yaşı ileri olanların adını anımsayabileceği Dümbüllü, 1912 yılında Paşakapısı’ndaki Dilküşa Tiyatrosunda ilk kız sahneye çıkmış ustalığı ile kısa kendisini kabul ettirerek zirveye yükselmiş, tam 55 yıl süreyle sanatını sürdürmüştü.
İsmail Dümbüllü, Direklerarasının tarihe karışmasından sonra Beyoğlu’na kayan eğlence merkezinde yaptığı gösterilerle bu sanatı yaşatmaya çalışmıştı.
Dümbüllü, ölümünden kısa bir süre önce kendisiyle görüşen Gazeteci Yener Ölmez’e bir anısını şöyle anlatmıştı:
“ Açıkhava Tiyatrosunda Kavukluya Hile.. yi temsil ediyorduk. Tam oyunun ortasında herifi naşerifin biri güya şaka olsun diye tohuma kaçmış bir hıyarı sahneye fırlatıverdi. Ondan sonra efendime söyliyeyim, koca tiyatroda ses çıkmadı. Herkes benden bir hareket bekliyor değil mi efendim ? Şöyle bir topladım kendimi, Efendinin biri, dedim. ‘ kartvizitini yollamış, oyundan sonra gelsin de görüşelim!’ Bir kahkaha, bir kahkaha…”
Kahkaha kralı
Yerimizin darlığı nedeniyle ortaoyunundan kısaca sözettikten sonra kavuklu rolüne çıkan sanatçılara kısaca değinelim. Dönemine göre Kavuklu rolüne, Abdi, Hamdi, Ali ve Naşid Beyler, Pişekar rolüne de Küçük İsmail ve Asım Baba çıkmışlardı. Bunlardan Naşid Bey ( Özcan ), tiyatroda olduğu kadar Ortaoyununda da büyük başarı sağlanmış, bu nedenle yazar Haldun Taner’in deyimiyle “ Şehzadebaşı’nın kahkaha kralı “ olarak adlandırılmıştı. Diğer sanatçıların da başarısı ondan geri kalmazdı.
Şimdi değerli okurlarımıza bir fikir verebilmek için Ortaoyunundan bir bölümü, Kavuklu Hamdi ile Pişekar Küçük İsmail’in konuşmasını sütunlarımıza alalım:
“ Oyun hayali bir ülkede geçmekte, Pişekar Küçük İsmail, bu ülkenin Padişahını canlandırmaktadır. Pişekar, Kavuklu Hamdi’ye sorar:
- “ Canım bu ne garip konuşmadır senin ki? Nedir o yemek, memek, elbise, melbise, saray, maray. Birincileri anladıkta ikincileri ne ola ki? “
Kavuklu bir temenna çakıp cevap verir:
“ Arzedeyim efendimiz. Yemek sizin taam buyurduğunuzdur (yediğinizdir ) Memek bizim tıkındığımızdır. Elbise size mahsus, melbise ise bizim çaputumuz. Sarayda siz ikamet buyursunuz. Maray ise bizim kulubemiz.
Padişah rahmetli ecdadınızdır. Madişah da siz! “
Ortaoyununda oyuncular, izleyenler arasında önemli kişiler varsa, konuşmalarına dikkat ederler, onları kıracak, ya da gücendirecek bir söz söylememeye çalışırlardı. Oyunda “ Yeni Dünya “ adı verilen bir panodan başka dekor bulunmazdı.
Büyüklere masallar
Buraya kadar günümüzde artık kaybolan temaşa sanatlarından Karagöz ve Ortaoyununu, kalemimiz elverdiğince sizleri sıkmadan anlatmaya çalıştık. Şimdi ramazan gecelerini renklendiren bir başka sanat kolundan “ Meddah “lardan sözedeceğiz.
Meddah, öykü ve masal anlatan , bunlardaki çeşitli tiplerin konuşmasını ustaca taklit edebilen kişiydi. Üstadımız Haldun Taner’in deyimiyle tek kişilik bir gösteri yapardı. Oyun takdimcisi, baş kahramanı, efekti, lafın kısası her şeyiydi. Ramazan geceleri, büyük kahvehaneleri dolaşır, yüksekçe bir yere çıkıp anlattığı öykü ya da masallarla tüm dikkatleri üzerinde toplardı. İki aksesuarı vardı. Biri omuzuna astığı çarşaf gibi mendil. – Oyunda Zenne’ye ( Kadın’a ) sıra geldiği zaman bunu başına bağlardı – Biri de elindeki sopa veya baston.. Meddah, bu sopsa ya da bastonla da efektleri yapardı. Örneğin kapının çalınması gibi…
Doğu kaynaklı bir temaşa sanatı olan meddahlık, için bir bilgi birikimi ve taklitçilik ustalığı gerekmekteydi. Meddah öyküsün de anlattığı kişi hangi ulustansa onun gibi, hatta şivesiyle konuşur, hareketlerini canlandırmaya çalışırdı.
Meddah’lar da çeşit çeşitti. Bunlardan bir bölümü halk kahramanlarının örneğin Battal Gazi’nin öyküsünü anlatırdı. Bazıları ise saz da çalıp bir destanı anlatan meddahlardı.
Geçmişin ünlü meddahları Şükrü Efendi, İsmail Efendi, Aşki Efendi ve meddah Sururi’ydi. Yazar Musahipzade Celal, bunlardan Aşki Efendi’nin öykülerini, oyunlarla da süslediğini belirtmektedir. Meddah Aşki, her gittiği yere kocaman bir çıkını da beraberinde götürür, örneğin Arap taklidi yapacağı zaman, çıkından bir kefiye, Arnavut taklidi yapacağı zaman beyaz, yağlı bir fes çıkarıp giyer, daha sonra saz eşliğinde bunların oyunlarını da oynardı.
Meddah kahvehanenin iyice dolmasını bekledikten sonra “ Edeyim meclise bir kıssa beyan / kıssadan hisse ala arif olan, diyerek söze başlar, sonra asıl öyküye girerdi. Önce sakin başlayan anlatım, giderek hareketlerini öykünün kahramanları hareketleriyle, sözleriyle birer ikişer izleyicilerin önünde canlanırdı. Olayların bazıları yabancı ülkelerde ya da adalarda, mesela Cava, Sumatra adasında başlar, Meddah baş kahramanı alıp İstanbul’a kadar getirir, bir İstanbul dilberine aşık eder, kızın babası vermek istemez, olaylar önce arap saçına döner, daha sonra tatlıya bağlanırdı.
Oyun boyunca kahvede çıt çıkmaz, sadece – Tütün yasağı olmayan dönemlerde – çubukla tütün içilirdi
ŞEHZADEBAŞI’NDA EN ÇOK İZLENEN SANATÇILAR KANTOCULAR
KANTO KRALİÇESİ PERUZ HANIM
- Geçmiş zaman ramazanlarında ilgi gören sanatçılar arasında kantocular başı çekerdi. Kantocular, seslerinin güzelliği ve söyledkleri şarkıların yanı sıra o döneme göre açık sayılabilecek kıyafetleriyle de ilgi toplarlardı.
- Kantocuların paşa çocuklarından mirasyedilere, kabadayılardan külhanbeyine kadar uzanan geniş bir hayran kitlesi vardı. Bunların çoğu da, günümüz kriterlerine göre güzel sayılamayacak kantocuların aşkı ile yanıp tutuşur, ama bu aşklar hüsranla sonuçlanırdı.
- Kantocuların kraliçesi Peruz Hanım’dı. İri ve dolgun vücutlu olmasına rağmen kıvrak hareketler yapan Peruz Hanım kanto söylerken seyircisiyle diyalog kurar, göz süzmeler, ah çekmeler ve davetkar bakışlarla onları kendisine bağlardı.
- Peruz Hanımın en büyük rakibi ise akrabası olan Şamram Hanım’dı. Kantolarının sözlerini kendisi yazan , kendisi besteleyen Şamram Hanım ‘Yangın Var ‘ adlı kantosuyla çıkış yapmıştı. Peruz’la Şamram Hanım bazen Kantolarla atışırlardı.
Eski ramazanlarda Direklerarasına gelinir de kanto dinlemeden, ya da dram veya tuluat, temsil izlemeden dönülür mü? İster dram oynasın, ister tuluat, tiyatrolar ve kantocular geçmiş zamanların ilgi odağını oluştururdu.
İtalyanca’da şarkı anlamına gelen ‘ Canto ‘ kelimesinden üretilen Kanto, gözde olduğu yıllarda Beyzadesi’nden Külhanbeyi’ne , yazarından şairine kadar herkes tarafından sevilir ve ilgiyle izlenirdi. Bunda biraz da kantocuların o dönem için gerçekten cesur sayılabilecek dekolte kıyafet giymelerinin de etkisi vardı.
Kıyafetleri ve söyledikleri ‘hafif ‘ şarkılarla bugünün erotik. Şarkıcılarını çağrıştıran kantocular ilk kez Güllü Agop’un tiyatrosunda sahneye çıkmışlardı. Başlangıçta temsil başlayana kadar, sahne önünde yeralan davul, trompet, keman ve zilden oluşan orkestra eşliğinde seyirciyi oyalamak için kanto denilen şarkıları söyleyen kantocular zamanla büyük ilgi görmüşler, hatta oynanacak temsili bile gölgede bırakmışlardı. Bunun üzerine temsillerin arasına da kantocuların yeraldığı bölümler eklenmeye başlanmış, halkın bir bölümü yalnızca kantocular için tiyatroya gelmeye başlamıştı.
Allı pullu, dekolte elbiselerle sahneye çıkan ve müziğin ritmine ayak uydurarak danseden kantocular arasında en fazla sivrilenleri Peruz, Şamram, Amelya, Küçük Virjin, Minyon Virjin, Violet, Blanş oluşturmaktaydı ve bunlar arasında zaman zaman açığa vurulan bir rekabet vardı.
PERUZ – ŞAMRAN HANIM ÇEKİŞMESİ
Bu kantocular arasında Peruz, bir zamanlar halkın gözdesiydi. O dönemde yaşayanların estetik zevklerine uygun iri ve dolgun bir vücudu, güzel bir yüzü vardı. Kantosunu söylerken, izleyicisiyle yakın diyalog kurması, kıvrak hareketleri, göz süzüşü hasılı her şeyiyle seyirciyi kendisine bağlamasını bilirdi.
Peruz’un en büyük rakibi ise akrabası olan Şamram Hanım’dı.
Şamram Hanım, Ününü ‘Yangın Var ‘ isimli kantosuyla yapmıştı. Kanto, Şamram Hanım’ın kan kırmızı, gözalıcı bir elbiseyle sahneye çıkmasıyla başlar, O’nu elinde tulumba ile Naşid veya Şevki Bey izlerdi. Şamram Hanım izleyicilere şöyle bir göz attıktan sonra, sağa sola öpücükler yollar hemen arkasından bülbül gibi şakımaya başlardı:
“ Çıtı, Pıtı, minimini / mis kokulu hanımeli / müsaade Eyle koklayayım/ Çiçeğim soldurmam seni / Yangın Vaaar “
Kantonun burasında Naşid ya da Şevki Bey, elinde tulumba ile koşarak gelir ve sorardı:
“ Yangın nerede ?
Şamram önce şuh bir kahkaha atar ‘ Şamram’ın kalbinde ‘ dedikten sonra kantoyu şöyle sürdürürdü:
“ Yangın var, yangın var, ah yanıyorum / Yetişin a dostlar tutuşuyorum / Ah ne şeker, ah ne kaymak / Tombul tombul pembe yanak / Ben çarpıntıya uğradım / Gel elmasım kalbime bak / Yangın var, Yangın var, ben yanıyorum / Yetişin a dostlar tutuşuyorum…
Öldüğü zaman sandığından çok sayıda kanto bestesi çıkan Şamram Hanım’ın kantolarının bir özelliği de konusunu güncel olaylardan almasıydı. Mesela ‘ Yangın Var ‘ kantosunu, o dönemde özellikle yaz aylarında ve patlıcan mevsiminde çıkan ve kırk- elli evi birden kül eden yangınlardan esinlenerek yazmış, bestelemişti. ‘ Velospit ‘ ( Bisiklet ) Kantosu ise o sıralardan yeni yeni görülmeye başlanan bisikleti konu almaktaydı.
Şamram hanım gelişmeleri izler, genelde kendi bestesi olan kantolarla sahneye çıkardı. Onun, Şık beyleri, genelde kendi bestesi olan kantolarla sahneye çıkardı. Şık beyleri, Paşa çocuklarını alaya alan Hüzzam Kantosu da çok beğeni toplamıştı.
“ Beyimin gelişi hoştur / Galiba cepleri boştur. / İspir çal kamçıyı koştur./ Bulaşıktır benim beyim. / Sarmaşıktır beyim benim. / Gözleri kara karası./ Hanımların maskarası./ Aşkımın yüz karası.”
Zengin ve şık beylere, paşa çocuklarına göndermeler yapan, onları hicveden bu kanto’nun özellikle toplumun alt tabakalarında, pek tutulduğunu tarihçi Reşat Ekrem Koçu nakletmektedir. Peruz, Şamdan’ın bu kanto ile yıldız gibi parladığını görünce benzeri bir kantoyla sahneye çıkmaya başlamıştı.
“ Beyoğlu’nun her akşam / Piyasası pek hoştur / Benim güzel beyimin / Galiba cebi boştur.. / Beyoğlu piyasası / Pek hoştur dolaşması/ Soyuldum, soğan gibi / İşte kesenin dibi… / Vay vay vay pek yandım / Yazık ki pek geç uyandım “
Peruz, bu kantoyu söylerken “ Benim güzel beyimin / Galiba cebi boştur “ bölümüne gelince, hayran hayran kendisini izleyenlerden birini gösterir, bir gülücük gönderirdi. O kişi, Peruz’un bu iltifatından mutlu olurken diğer seyirciler alkış yağmuruna tutarlardı.
Şamran Hanım, ikinci büyük çıkışını o yıllarda İstanbul’da yeni yeni görülmeye başlanan Velospit ( Bisiklet ) kantosu ile yapmıştı. Kantonun sözlerini kendisi yazan, bestesini de kendisi yapan Şamran şöyle sesleniyordu:
“ Ne aksi makine bu / Hopla hopla ! / Hendeği atla / Alert / Dar ceket, şık tuvalet / Arabacı dikkat et / Simitçi tablanı gözet /
Diğer kantocular
Ya Küçük Virjin? Komik-i Şehir (başkomik ) Naşid Beyin kumpanyasının önde gelen yıldızlardandı. Kemani Yorgo Efendi ile evli olan Virjin, eşinin kemanının nağmeleriyle danseder, kanto söylerdi. Türkçeyi çok güzel konuştuğu için temsillerde de rol alan Virjin’in Yorgo Efendiyle olan evliliğinde dünyaya gelen üç çocuğundan Amelya!da genç yaşta üne erişecek, sevilen bir sanatçı olacaktı. İlk kez 15 yaşındayken sahneye çıkan Amelya’nın Naşid Bey’le evliliğinden doğan Adile Naşid ve Selim Naşid aileden gelen üstün sanat gücünü miras olarak almış ve Türk Tiyatrosunun başarılı sanatçıları arasına girmişlerdi.
Hiç şüphesiz ki, kantocular saydığımız kişilerden fazlaydı. Örneğin Violet… Yazar Ahmet Rasim, Violet’in portresini şu sözlerle çiziyor:
“ Ah kantolar! İşte Violet. Üç karış gövde, bir topak saç, avuç kadar yüz, kara kaş, kara göz. Kuzu gerdanlı, ince belli, ufak elli, tarak ayak, kısıla kısıla çıkan sesiyle haykırmak istiyor. Oynuyor, adeta zıplıyor. El şakırtılarından hazzediyor. Soldaki locadan birine sık sık bakıyor. Mini mini kurnaz. Kimseye çaktırmıyor. Diyorlar ki bu ‘ Sürpet ‘ büyüdükçe bir afet olacak. “
Bir de söylediği kantolardan çok, güzelliği ile ünlü Matmazel Blanş vardı. Güzelliği tüm İstanbul’un dilindeydi. Rum asıllı olan Blanş da Naşid’in Tiyatrosunda sahneye çıkmış, bunun yanı sıra Binnaz filminde rol almış, daha sonra da işgal nedeniyle İstanbul’da bulunan İtalyanlardan birine sevdalanarak, her şeyi, hayranlarını yüzüstü bırakıp onunla birlikte İtalyaya gitmişti.
Zarife… Evantiya… Minyon Virjin ve yerimizin darlığından adlarından sözedemediğimiz niceleri… Hepsi de o sahnelerden birer birer geçtiler ve arkalarında nice güzel anılar bırakarak sonsuzluğa göçettiler. Kanto’da Hayali cihana bedel bir anı olarak Eski İstanbul efendilerinin belleklerinde kaldı.
YAZAR SERMET MUHTAR ALUS ANLATIYOR
“ KANTOCU PERUZ ANNE, KAYNANA ROLÜNE ÇIKMAZDI.. “
Eserlerinde yaşadığı dönemin İstanbul’unu tüm özellikleriyle anlatan, insanlarını hovarda Fehim Paşa’dan Çeşmemeydanı Sandığı tulumbacı reisi Deli Recep’e kadar tüm ayrıntılarıyla işleyen yazar Sermet Muhtar Alus, kantoculara da değinmiş, bir zamanlar Şehzadebaşı’nın yıldızları olan Peruzlar’ı, Şamram Hanımları, Küçük Amelya’ları, ayrıntılı olarak anlatmıştı. Yazar Sermet Muhtar, kantoculardan özetle şöyle sözediyordu:
“ Küçük Eleni, Handehane-i Osmani” Osmanlı kahkahalar Evi “ yahut “ Osmanlı Gülmeevi “ tiyatrosunda kantoculuk yapardı. Ablak yüzlü kısa kısa kaşlı, akça pakça, bodur ve yusyuvarlaktı. Tepesinden beyaz tüyden sorguçla havalanan bir keklik gibi zıplaya zıplaya sahneye adımını atar, etekleri tutuşmuşçasına habire çırpınır, telaşından mosmor kesilirdi.
… Tatavla’lı ( Kurtuluşun eski adı ) Fotini yıllarca Suriye şehirlerinde dolaşmış, dilberlik çağlarını orada geçirmiş, sıskalaştıktan sonra İstanbul’a dönüp Gamela ismiyle yalnız Minakyan Tiyatrosu’nda oynamaya başlamıştı. Haspanın sesi güya boğazı sıkılıyormuş gibi ne derece berbatsa Arapkari raksları o kadar mükemmeldi.
“ ÇİNCE KONUŞUYOR GİBİYDİ “
Küçük Amelya’ya gelince tatarımsı, göz kapakları şişçe, şişman, bastı bacak, yumuk yumuktu. Gayet de çetrefilli dilli. Çince konuşuyor gibiydi. Kocası Todori ile ‘ Çifte Kamburlar ‘ düettosuna çıktıkları zaman seyret kahkahadan kırılanları.
Şamram, sahnede dürüst konuşur, ders dikte ettirir gibi kelimelerin hakkını verirdi. Güftekar ve bestekardı da. ‘ Yandan yırtmaç fistanlar ‘ ‘Görünüyor tombul bacaklar ‘” gibi kantolar, ‘ Bozacı,” “ Turşucu “ kabilinden komik düettolar onundu.
Peruz ise hepsinin kadınnesiydi. Tazeliğinde, çatık kaşları, baygın gözleri, beyaz teni, balıketi vücudu ile ortalığı kasıp kavurmuş… Bizim çocukluğumuzda kartlaşmış, dubalaşmıştı. Kel Hasan O’nu Heybeliada’ya benzetirdi. En sonra sıra O’na gelirdi. Perde açılıp muzıka çaldığı parçayı sekiz on kere tekrarlayadursun görünmez de görünmez! Nihayet mürüveten çıkıyormuş gibi naz ve eda ile aheste beste buyurur, muhakkak bir sebep bulup ya çalgıcılara öfkelenir, ya perdeciye… Ardından da deruni deruni “ Kalbi viranım yanıyor ‘ tarzında ağır bir kantoya girişirdi.
Vucudunun okkalı oluşundan keman sololarında yerinde sayar, hafif hafif göğüs titrete titrete mihveri etrafında dönerdi…
Yazan: Ertan Ünal