BİR SOSYAL DEVRİM SESSİZCE GERÇEKLEŞTİ
…. VE PERDELER KALKTI SONSUZA KADAR
İstanbul’un toplu taşıma araçlarından vapurlarda 72, tramvaylarda 52, tünelde ise 48 yıl süreyle uygulanan harem- selamlık uygulaması, Ankara’dan gelen bir emirle kaldırılmış, taşıtlarda kadınlarla erkekleri birbirinden ayıran perdeler kaldırılmıştı. Artık kadınlar ve erkekler birlikte yolculuk yapabileceklerdi. Uygulama başladıktan sonra ilk şikayetler beklendiği gibi kadınlardan geldi. Ama şikayet nedeni taciz, sarkıntılık ya da laf atma olayları değildi. Neden başkaydı ve kadınlar da şikayette haklıydı.
Yazar: Ertan Ünal
GÜNÜMÜZDEN 87 yıl önce, 20 Aralık 1923 günü İstanbul gazetelerinde yayınlanan bir haber, Türkiye’nin çağdaş ülkelerle arasındaki uçurumu kapatmak için bir adım daha attığını halka duyuruyordu. Gazetecilerin bile farkına varmayıp gazetelerin iç sayfalarına serpiştirdikleri haber, tramvaylarda çalışmaya başladığı ilk günden bu yana yapılan Harem- Selamlık uygulamasının kalktığını bildiriyordu. Bir başka deyişle artık kadın ve erkek yolcular, aradaki vişne çürüğü perdelerin kaldırılmasıyla birlikte birbirini görerek, konuşarak yolculuk yapabileceklerdi. Karar, vapurlarda ve tünelde’de, yani o dönemde çalışan tüm toplu taşıma araçlarında uygulanacaktı.
Vatan Gazetesi, haberi verdikten sonra şöyle bir yorum yapıyordu:
“… Tramvaylardaki erkeklerle kadınlar arasındaki perdeler kalkmıştır. Fakat bu ciheti dikkate almak gerekir ki maddi perdeler kalkarken araya manevi perdeler girmiştir. Bu da tramvaylarda, vapurlarda gidip gelen bütün namuslu insanların denetlemesidir. Perdelerin kalkması kadınların, erkekler karşısında daha vekarlı, daha düzenli hareket etmelerini gerektirdiği gibi, erkeklerin de kadınlara karşı daha ciddi, daha sorumlu davranmalarını zorunlu kılar..”
İLK KEZ VAPURLARDA UYGULANDI
Altı yüzyıldan fazla yaşayan Osmanlı İmparatorluğunda en küçük sosyal topluluk olan aileler özellikle islami geleneklere uygun olarak özellikle başkent İstanbul’da ikiye bölünmüş bir halde yaşamlarını sürdürüyorlardı. Saraylar’da büyük konaklarda, yalılarda, gelir düzeyi yüksek üst dereceli devlet görevlilerinin kaldığı yerlerde harem (kadınlara ayrılan bölüm ) – Selamlık ( Erkeklere ayrılan bölüm ) uygulaması yapılıyordu. Bu uygulama sırasında konutların harem bölümü için ayrı kapı yaptıranlara, büyük bahçelerini de ikiye ayıranlara rastlanıyordu. Bu durum zaman içinde toplu taşıma araçlarına da yansıdı.
Boğaziçi ve Haliç’te vapurların çalışmaya başlamasından önce deniz ulaşımı kayıklarla sağlanıyordu. Boğaziçi’nin uzak köylerine ise dolmuş niteliği taşıyan Pazar kayıkları çalışmaktaydı. Ancak İstanbul’un fethinden Sultan II. Aldülhamit’in saltanatının son yıllarına kadar süren bir yasak genç kadınlarla genç erkeklerin aynı kayığa binmelerini engelledi. Bunun amacı bazı hafifmeşrep kadınların kayıklarda sevgilileriyle buluşmasını hoşça vakit geçirmelerini engellemekti. O devirde kayıkçılardan bazıları, belirlenen ücretten daha fazlasını alabilmek için kayıklarına kadın ve erkeklerin birlikte binmelerine izin veriyorlardı. Yakalanınca da “ Erimdir ( Erkeğimdir, eşimdir) dedi kayığa aldım sözleriyle kendilerini savunmaya çalışıyorlardı. Kayıkçılar kethüdası ve Bostancıbaşı’nın sıkı kontrolleri bile bunu önleyememişti. Yasaktan sadece yaşı geçkin kadınlar muaf tutulmuştu. Yani kayıkçıbaşı, kadının yüzüne bakıp yaşlı olduğuna kanaat getirirse dolmuş kayıklarına binebiliyordu.! Bu durum çeşitli padişahlar döneminde çıkarılan fermanlarla uzun yıllar sürdü. Bunlardan 1580 yılında Kayıkçılar Kahyasına gönderilen fermanda şöyle deniliyor:
“ Bundan evvel de tenbih edilmişti. Taze avretlerin ( genç kadınların) levend taifesiyle ( genç erkeklerle ) kayığa girip gezmelerine mani ol ve bu hususu bütün kayıkçılara tekrar tekrar tenbih et. “
VAPURLARDA UYGULAMA BAŞLIYOR
Şirketi Hayriye’nin kurulmasından önce, Boğaziçi’nde kapitülasyonlardan (imtiyazlardan ) yararlanan bir Rus ve İngiliz gemisinin yolcu taşımaya başladığını gören Sultan Abdülmecit bu duruma kızmıştı. Abdülmecit hemen tedbir alma yoluna gitmişti, Boğaz’da Türk Bayrağı altında yolcu taşımacılığı yapılmasını kararlaştırmış, ‘ Hümapervaz ‘ adlı gemi bu işle görevlendirilmişti. Gemi Karaköy’dan kalkıp çeşitli yerlere uğrayarak –henüz iskeleler yapılmamıştı.- Kanlıca’ya kadar gidecek, dönüşte de aynı güzergah izlenecekti. Bilet ücreti ise 3 kuruş olarak belirlenmişti. Ancak bu vapurun bir sakıncası vardı: Kadın yolcu almıyordu ! Rus ve İngiliz vapurunda ise böyle bir ayrıcalık yapılmamıştı, isteyen vapura biniyor, istediği yerde yolculuk yapabiliyordu. Boğaziçi’nde oturdukları halde böyle bir imkandan yararlanamayıp Pazar kayığına ya da özel kayıklara binmeye mahkum edilen ve yarım saatlik yolu lodosta, poyrazda heyecanlar içinde iki saatte zor alabilen kadınların bu durumdan şikayetçi olmaları üzerine – Belki de ilk kadın hareketlerinden biri de buydu – Türk vapurlarına kadınlarında alınması kararlaştırıldı. Ama bir şartla bir perdeyle ayrılmış ayrı bir bölümde yolculuk yapacaklardı. Yanındaki erkek kocası, nişanlısı, sevgilisi uşağı, kim olursa olsun ancak vapur çıkışı yanına gelebilecekti.
Aynı uygulama Boğaziçi’ne Şirket-i Hayriye vapurlarının çalışmaya başlamasından sonra onlarda da yapıldı. Kadınlara önce vapurların ön tarafı tahsis edildi, burası kalın bir perdeyle erkekler bölümünden ayrıldı. Böylece denizde başlayan yüzer Harem-Selamlık uygulaması yıllarca sürecek, bu bölüme sadece bilet kontrolörü ve diğer görevliler girebilecekti.
Ancak kadınlar, kendilerine ayrılan bölümden pek memnun kalmadılar. Nasıl memnun kalsınlar ki, kış aylarında soğuktan adeta donuyorlardı. Ortaya konulan büyük soba çevreyi bile ısıtmaya yetmiyordu. Zeytinyağlı kandillerle aydınlatılmaya çalışılan salon karanlıkta, ancak perdeye yakın oturanlar gün ışığından yararlanabiliyordu. Bundan da önemlisi korkuyorlardı. Çünkü kazalar hep baş tarafta meydana geliyordu. Topluca Şirketi Hayriye yetkililerine başvurdular, tanıdıkları kaptanlardan ricacı oldular, müdürlerin kapılarını aşındırdılar ve sonuçta istediklerini aldılar: Kadınlara arka bölüm tahsis edildi, şirket yetkilileri, dümen arka tarafta olduğu için dümene gidip gelen lostromoların kadınlara bakmasını, onlarla meşgul olmasını önlemek için başlangıçta bu isteğe karşı çıkmışlar, ancak baskılar yoğunlaşınca ‘ Evet ‘ demekten başka çare bulamamışlardı. Gerçi bu karar, kış günleri soğuktan dişleri takırdayan erkek yolcuları kızdırdı ama yapacak bir şey yoktu. Bu arada şunu da belirtelim: Yabancı kadınlar için böyle bir kısıtlama yoktu. Onlar isterlerse erkekler bölümünde de yolculuk yapabiliyorlardı.
KİMLER GELDİ, KİMLER GEÇTİ
Başlangıçta iskeleler yapılmadığı için açıkta demirleyen ya da bir yalının iskelesine yanaşan vapurlara kadın ve erkek yolcular kayıklarla gidip gelirlerdi. Sonra iskeleler birer ikişer yapılmaya başlandı. Bunlardan önemli görülen bazılarına kadınlar için ayrı bölümler eklendi. Bunlara büyük duvar aynası, lavabo ve havlu konulması da unutulmamıştı.
Vapurla Boğaziçinin en uzak köşelerine bile kolayca ulaşmak kabil olduğundan, buralardaki balıkçı köyleri giderek büyük yerleşim merkezlerine dönüşüyor, yolcu profili de bu gelişime paralel olarak değişkenlik gösteriyordu.
Yazar İffet Evin, ‘ Yaşadığım Boğaziçi ‘ adlı eserinde vapurda tanık olduğu yolcuları şöyle anlatır:
“… vapur Çengelköy’e gelince o zamana kadar tenha ve sessiz giden vapura geniş şapkalı madamlar kalabalığı binerdi. Hiç durmadan yüksek sesle konuşmaları ile hanımlar mevkiinin sessizliğini, huzurunu dağıtırlardı. Bir süre dışarıyı unutup hayretle onları seyrederdik. Üstü çiçekler, tüller kurdelalar ve tüylerle dolup taşan şapkalarının bir şakaktan girip öbür şakaktan çıkan uzun iğneleri vardı. Gözlerimiz hayretten açılmış olarak o iğnelere bakar, başlarını nasıl acıttığını düşünür ve böyle durumda ağlayacakları, figan edecekleri yerde hiç durmadan nasıl konuşabildiklerini bir türlü anlayamazdık.
Beylerbeyi’nden ağır, ölçülü ve kibar yolcusunu alan vapur Kuzguncuk’ta hemen hepsi kızıl saçlı, bembeyaz tenli ve çilli musevi bayanların yine gürültülü akınına uğrardı. Üsküdar’da ise içinden her sınıftan, , her meslek ve kesimden oluşan bir yolcu kalabalığı vapuru doldururdu. “
AŞK HER YERDE VARDI
Perde ya da perdeler özellikle çapkın ya da çapkın geçinen kişiler için bir cazibe kaynağı, çekim alanı oldu. Bunlar herkesten önce gidip perdeye en yakın sıraya oturuyorlardı. Sonra gözler pürdikkat perde de, kulaklar kirişte, perdenin rüzgarla ya da bilet kontrolörünün giriş çıkışıyla açılmasını bekliyorlardı. Kadın yolcular içerde rahatsız edilmeyeceklerinden emin oldukları için çoğu kez yüzlerini, dolayısıyla güzelliklerini gizleyen peçe ya da yaşmaklarını çıkarıp oturmaktaydılar. Perde bir nedenle açıldığı zaman erkeklerdeki heyecan son haddini bulur, güzellikleri bir dakika bile olsa gören gözler, objektif gibi bunu sabitleştirir, genç çapkın ‘ Aman Allahım şimdi Marmara çırası gibi yandım. Şu rastıklı gözlere, şu hokka gibi buruna, şu kiraz gibi al dudaklara bak, Bu bir afeti devran ‘ diye düşünürken perde kapanırdı. Şimdi burada hemcinslerimizin hakkını yemeyelim: Evdeki haremden vapurdaki hareme girmiş ve sıkıntıdan oflayıp puflayan kızlar ve kadınlar için de perdenin öbür yanı merak kaynağı idi. Kimi zaman perdenin kadınlar tarafından küçücük, zarif bir el bir mektup uzatır, İskelede uzaktan bakıştığı kızın kendisine mektup yazdığını anlayan delikanlı bir pars çevikliğiyle atılıp alırdı. Sabırsızlar hemen açıp okunur, hatta cevabını bile yazıp, iki tarafada girip çıkabilen nane-limon satıcısı aracılığıyla sahibine ulaştırırken, kimileri de daha sonra yalnızken okumayı tercih ederdi. Mektubu okurken bir yandan da hayaller kurardı. Gözleri, kaşları , yüzü şöyleydi, böyleydi diye düşünerek alt tarafı bir perde aralığından bir dakika gördüğü kıza her türlü güzelliği yakıştırırdı. Ama sonra daha yakına gelince gördükleri karşısında hayal kırıklığına uğradığı da olurdu.
KADIN KILIĞINA GİRENLER
Evet, işte Beylerbeyi, Çengelköy, Kuzguncuk, Üsküdar derken köprüye geldik bil… Ama öyle günümüzde olduğu gibi vapur yanaşmadan, bir an önce çıkmak için öne koşanlar olmazdı. Olmazdı çünkü vapurdan çıkışında bir adabı vardı. Önce orta salondaki beyler çıkarlar, onları arka salondaki hanımlar izlerdi. Vapura binerken ayrılmak zorunda kalan karı kocalar, nişanlılar burada tekrar buluşur, uşaklarıyla yolculuk yapmayı adet haline getirmiş olan kimi boğaziçi hanımları da onları arkasına takıp yola düşerdi. En sonra da esnaf sepetleri ve yükleriyle birlikte vapurdan çıkardı. Yeni sefer için yolcu alınacağı zaman perdeler yine kapatılırdı.
İstanbul’un çok acı günler yaşadığı işgal yıllarında kentte bütün stratejik noktalar gibi iskeleler ve vapurlar da sıkı bir denetim altına girdi. İşgal güçleri Mustafa Kemal’in Ankara’da başlattığı Kurtuluş Savaşına katılmak isteyenlerin gidişini önlemek için şehirden çıkışları izne bağlamıştı. Bunun yanısıra vapurlarda yolcular da kontrolden geçirilmekte, şüpheli ya da arananlar yakalanır yakalanmaz tutuklanmaktaydı. Vapurda kadınlar bölümünün sessizliği, güzelliği işgalciler tarafından bozulmuştu. İkide bir de içeri dalıp, kadın kılığına girmiş vatansever olup olmadığını kontrol ederken Türk kadınlarını taciz edici davranışlarda da bulunuyorlardı.
Kadın kılığına girip, Üsküdar Vapuruna binebilen vatanperverler için ondan sonrası kolaydı. Özbekler tekkesinin kapısını çalıp ‘ Beni İsa gönderdi ‘ parolasını verdikten sonra size Ankara’nın yolları açılıyordu. Çok tehlikeli bir yöntemdi bu. Hele subaylar için yakalanmaları halinde Malta Adasına sürgün edilme ya da kurşuna dizilme olasılıkları vardı ama yine de yılmadılar ve denediler. Geçiş için özellikle yolcunun yoğun olduğu, dikkatlerin dağıldığı akşam saatleriini seçtiler. İngilizler çoğunlukla uzun boylu, iri yarı ve büyük ayaklı hanım yolculardan şüphelenmekle birlikte kontrol edemediklerinden geçiş izni verdiler ve böylece perdenin varlığı da bir işe yaramış oldu. Dr. Adnan Adıvar mahalle hocası, yazar Halide Edip Adıvar da hocanın eşi kılığında karşı yakaya geçmeyi başardılar.
PERDELİ TRAMVAYLAR ÇALIŞMAYA BAŞLIYOR
İstanbul ulaşım tarihinde 1871 yılında yeni bir sayfa açılıyor, kara nakil araçlarına asrın son buluşlarından atlı tramvay ekleniyordu. İlk işleyen tramvaylarda vagonlar iki katlı olarak yapılmıştı. Üst katta erkekler alt katta ise kadınlar yolculuk yapmaktaydı. Sonra bu vagonlar maliyetinin fazla olduğu gerekçesiyle seferden alındı, kadınlar için özel seferler konuldu. Ama bu da maliyeti karşılamadığından bu kez mevcut tramvayların ortadan vişne çürüğü rengi bir kumaştan perdeyle ayrılması öngörüldü.
Bu perdenin gerekçesi neydi? Yazar Çelik Gülersoy İmparatorluğun başkenti İstanbul’da o zamana ait bir deyimle ev hayatının ‘ Kaç-Göç ‘ üzerine kurulduğunu, yani belli bir yaştan sonra bütün kızlar ve hanımların erkeklere kendini göstermemek zorunda olduğunu, büyük evler, yalılar, konaklar ve köşklerin ortalarından ikiye ayrılmış durumda olduğunu belirttikten sonra şöyle devam eder:
Böyle bir şehrin halkının tramvaya binince kadın-erkek karışık gitmesi düşünülemeyeceğinden aynı ayırım bu toplu taşıtlarda da uygulandı. Sürücüsü tarafından girilince o ilk kısım kadınlara ayrılmıştı. Burada tahta bir bölme vardı , kapısına da bir perde asılıydı. Anlaşılan kimi vagonlarda veya bazı bölmelerde ayırım maddesinin hepsi kumaştandı.
Az yolculu ilk dönem tramvaylarında bu harem-selamlık usulü fazla problem çıkarmıyordu. Ama insanların yaşadığı bu dünyada hiç problem çıkmaması kadın ile erkek cinslerinin ayrı bile otursalar( daha doğrusu hep ayrı ve uzak yaşarken ) birbirine bu kadar yaklaşabildikleri mekanlarda akıllarına cinsiyetlerinin gelmememsi imkansızdır.
Zorlukların ve dertlerin baş göstermesi, kimi çapkınların kısmında yer bulup otururken yolda izlediği veya hiç değilse tramvaya binerken gözlediği bir hanıma olabildiğince yakın olabilmek için kadınlar bölümünün hemen bittiği yeri tercih etmeleriyle ortaya çıkıyordu. İki kısmı ayıran nesnenin sadece kumaş olduğu ahvalde bu bir hovarda için ‘ Ha var, ha yok ‘ hükmündeydi. Özellikle insanların bu kadar açılıp saçılmadığı yüzyıllarda bir cins-i latif arada bir kumaş perde kalacak kadar yaklaşabilmek olacak nimet değildi.
Kolu veya omuzu onunkine değecek kadar beraber olabilmek, onun parfümünü içine çekerek gözlerini yumup yüzünü hayal edebilmek, bir de vagon tenha ise leylak rengi küçük bir zarf içinde bir mesajı perde aralığından iletebilmek, akla gelebilecek en nefes kesici maceralar oluyordu…”
Tramvayların erkek tarafında oturanların anıları da bu sözleri doğruluyor. Yazar Ulunay, Milliyet Gazetesinde yazdığı ‘ takvimden bir yaprak‘ adlı köşesinde bu konudaki anılarını şöyle anlatıyor:
“…. Düşündüm, bu vagonların ortasında kadınları, erkeklerden ayıran bir perde vardı ve biz arabanın sallantısından perde aralandıkça kadınlar tarafında oturan çarşaflı güzel kadınları didelerdik ( gözlerdik ) Güzel olduklarını bilenler de bu zararsız ‘ Göz flörtüne ‘ hafiften döner ve dışarıyı seyrediyormuş gibi başlarını yana döndürerek mukabele ederlerdi. “
“ BIÇKINLAR LAVANTA SIKIYOR “
Tramvayların yolcuları her zaman kibar kalem efendileriyle şık ve zarif kadınlar olmazdı. Kimi zaman taşıta ceketine omuzuna yan atmış, fesini arkaya kadar itmiş, ayakkabılarının arkasına basmış, bir bıçkın ya da kabadayı da binerdi ve bindiği zaman mutlaka olay çıkardı.
Yazar Gülersoy ‘ İstanbul Tramvayları ‘ adlı eserinde bu kişilerin kadınlar bölümünden içeriye fındık, fıstık fiskelediğini, ayrıca lavanta sıktığını yazar. Gülersoy, o dönemde kadınlar bölümüne lavanta sıkmanın ‘ Pek makbul bir sataşma şekli ‘ olduğundan sözetmektedir. Ancak bu sataşma ileri düzeye çıkınca, içerdeki kadınlardan birinin erkekler bölümünde yolculuk yapmakta olan uşağı ayağa kalkıp elindeki şemsiyeyi bıçkının kafasına indiriveriyordu. Ya da perde öfkeyle açılıp, küçük hanımın bir dudağı yerde bir dudağı gökte denilebilecek azamet ve dolgunlukta dadısı görünüyor, açıldığı zaman minyatür bir çadır görünümü alan şemsiyesini kapalı halde ve gerektiğinde kılıç gibi kullanmak üzere elinde tutarak “ Kim o fındık atan densiz? “ diye sorarken, biletçinin müdahalesiyle olay büyümeden önleniyordu.
Bu perdeler elektrikli tramvaylarda da ( 1914 ) sürdü ve 1923 yılında kaldırılana kadar kaldı.
1875 yılı Ocak ayında çalışmaya başlayan ve diğer ‘ perdeli ‘ bir taşıt olan Karaköy Tünelinde ise yolculuk çok kısa sürdüğünden kayda değer bir olaya rastlanmadı. 1,5-2 dakikalık yolculuk perdenin öteki yanındakiler için hayal kurmaya bile yetmiyordu.
ŞAŞIRTICI SONUÇ
22 ya da 23 Aralık 1923 günü tramvaylarda, vapurda, tünelde yolculuk yapan kadın ve erkekler ilk kez bir araya geldiler. Sanki ilk kez görüyormuş gibi heyecan içinde süzdüler. Özellikle erkekler, hanımların yanıbaşında yolculuk yapmaktan çok memnundu. Osmanlı yadigarı perdeler vapurdan 72, tramvaydan 52, Tünelde ise 48 yıl hükmünü icra ettikten sonra kaldırılmıştı.
Şimdi değerli okurlarımız sonra ne oldu diye soracaklardır: Sonuç şaşırtıcı oldu. Perdenin kalkmasından çok değil bir hafta sonra şikayetler başladı. Hem de kadınlar tarafından… Ama kadınlar birlikte seyahatten değil yer bulamayıp ayakta kalmaktan yakınıyordu.
Yazımıza bir gazete haberi ile başlamıştık. Yine bir gazete haberiyle bitirelim: Bu kez Tanin Gazetesinin 29 Aralık tarihli sayısında yayınlanmış, bakınız – özetle – ne diyor?
“ … Perdeler kalktıktan sonra Boğaziçinde oturan bazı ailelerin pek haklı olarak şikayete başladıklarını görüyor ve işitiyoruz. Zira Anadolu kıyısında köprü arasında işlemekte olan şirketin küçük vapurlarında sabah akşam pek kalabalık toplanmakta perdelerin kalkmasından istifade ile daha ilk iskelelerde kadınlar mahallini de işgal eden beyler ve efendiler (!) öteki iskelelerden gelen hanımlara yerlerini vermemekte ve bu suretle Boğaziçi hanımların pek takdire ve tebrike değer bir yenilik hareketinin zaruri kurbanları imiş gibi fırtına ve soğukta ayakta beklemek zorunda kalmaktadır. Tramvaylar da böyledir. Mevsim münasebetiyle sabahları tramvaylar kalabalık olmaktadır. Bilhassa Ortaköy ile Aksaray arasında işleyen tramvaylarda kadınlara ayrılan öndeki iki sıraya erkekler tarafından vukubulan tecavüz ile hanımlarımız rahatsız edilmektedir. Bu yüzden bazı üzücü olayların çıkmasına meydan verilmektedir. Polis Müdürlüğü bütün polis merkezlerine gönderdiği tamimde öndeki iki sıranın kadınlara ait olduğunu bildirerek bu sıralara tecavüz edilmesinin önlenmesini istemiştir…
Enver Paşa kadınların erkeklerle birlikte gezmesine karşı çıkmıştı
GÜLHANE PARKI’NDA HAREM-SELAMLIK UYGULAMASI !
Cemil Topuzlu Paşa ilk şehreminliği ( Belediye başkanlığı ) döneminde (1912-14 ) şehirde geniş caddeler açtırırken, yaklaşık 4 asırdır Topkapı Sarayı’nın dışbahçesi olarak kullanılan 100 dönümlük yeri, Padişahtan aldığı izinle halkın gezip eğlenebileceği güzel bir park haline dönüştürmüş, buraya daha önceden gül yetiştirildiği için Gülhane Parkı adı verilmişti.
Park, Sultan Reşat adına Veliaht Yusuf İzzettin Efendi’nin hazır bulunduğu törenle geziye açıldı. Binlerce İstanbullu kadın-erkek ayırımı olmaksızın o gün parkı gezdiler. Ancak parkta kadınların erkeklerin birlikte dolaşması İttihat ve Terakki Partisi’nin önde gelen kişilerinden Enver Paşa’yı kızdırmıştı. Hemen Cemil Paşa’ya bir yazı göndererek kadınların parka girişinin yasaklanmasını istedi.
Bundan sonra ne mi oldu? Bunu Cemil Topuzlu Paşa’nın anılarından birlikte okuyalım:
“Tezkereyi alınca görüşmek üzere Harbiye Nezaretine ( Bakanlığına gittim. Tesadüfen Cemal Paşa da orada, yanında oturuyordu. Enver Paşa ya bu arzusunu yerine getiremeyeceğimi münasip bir lisanla (dille) bildirdim. Bir İstanbul – Şehremini olarak açtığım umumi bir parka kadınlara yasak edemezdim. Bu sırada Cemal Paşa söze karıştı:
- ‘Madem ki Paşa kadınların da hava almasını düşünüyor. Onların parka girmesi için ayrı bir gün tayin ediniz. İleride kadın ve erkek birlikte parka sokmayı temin ederiz. “
Öyle yaptık. Biray sonra da Cemal Paşa sözünde durdu. Kadınlar da erkeklerle birlikte parka girmeye başlayınca bazı mutaassıp kimselerden imzasız tahkir mektupları almaya başladım. İşte o zaman ki kafalar ve düşünceler böyleydi.
( KAYNAK : CEMİL TOPUZLU’NUN HATIRATI )
TRAMVAYDA ERKEKLER BÖLÜMÜNDEN YÜKSELEN SES: “ O KADINA KÜFRETMEYİ BIRAK, YOKSA VURACAĞIM !”
Yazar Halide Edip Adıvar, “ Türk’ün Ateşle İmtihanı “ adlı eserinde Milli mücadeleyi hazırlayan etkenlerden sözederken, tramvayda yaşadığı bir olayı şöyle anlatır:
“… Burada başka bir olay anlatacağım ki bu, Türk’ü şuuraltı bir kuvvetle İstiklal Savaşı’na sevkeden amillerden (etkenlerden) biridir. Bu defa, İstanbul semtinde, Eminönü’nden son tramvaya binerek ablamın evine gidecektim. Biletçi galiba azınlıktandı. Sıraya bakmadan içeri azınlıkları alıyor. Türk kadınlarını itiyordu. Vakit çok geçti. Sokak fenerlerinin altında duran ihtiyar kadınların yüzlerinde bana acı gelen bir şey vardı. Ben tramvaydaydım. Kapıya giderek bir ihtiyar kadını içeri çektim ve ona yerimi vermek istedim. Biletçi buna o kadar kızdı ki, bilet kutusuyla beni itti ve sövmeye başladı. Ben daha ağzımı açmaya bulamadan, erkeklerin oturduğu taraftan perde açıldı ve kudretli bir ses öfkeyle bağırdı:
- “ O kadına küfür etmeyi bırak, yoksa vuracağım!
Döndüm , baktım. Uzun boylu, şişman, Orta yaşlı bir subay idi. Eli pantolonunun cebindeydi. Orada da tabanca var mıydı. Yok muydu bilmiyorum.Fakat bu kısa burunlu, büyük gözlü adamın yüzünü hiç unutmadım. Biletçi o kadar korkmuştu ki, polis çağırmaya cesaret edemedi. Tramvay İstanbul’un sessiz ve karanlık sokaklarından sukunetle geçti. Acaba kimdi? Bu yeis ve felaket arasında, hiç bilmediği bir kadını korumak için kendisini tehlikeye atan bu adama karşı içimde bir minnet uyandı. Türbede tramvaydan indiğim zaman dizlerim titriyordu.” Yazar: Ertan ÜNAL