- Eski Ramazanlar bir başka güzeldi İstanbul’da. Hazırlıklara günler öncesinde başlanır, ev ya da konaklar baştan aşağı temizlenir, kiler odası, aile reisinin maddi durumuna göre, Beyazıt Sergisi, Mısır Çarşısı ve Balıkpazarı’ndan alınan yiyeceklerle doldurulur, sonra ramazanın gelişi heyecan ve sabırsızlıkla beklenirdi.
- Ramazan, hilalin görülmesiyle başlardı. Şerefelerde nöbet tutan gözcüler, hilali gördükleri zaman İstanbul Kadısına koşar, burada şahitlerin ifadeleriyle durum kesinleştirildikten sonra Ramazanın başladığı duyurulurdu.
- Minarelerde “ Hoş geldin Ya Ramazan “ , ya da “ Merhaba Ya Şehr-i Ramazan “ yazıları ışıl ışıl, gözleri ve gönülleri okşarken, kentin dört bir yanına dağılan davulcular, o daracık sokaklarda davulun daha da büyüyen gümbürtüsü içinde Ramazanın gelişini ilan ederlerdi. Davulculara mahalle çocukları tekerlemeler söyleyerek eşlik ederlerdi.
- Herkes birbirini bayram sevinciyle kutlar, ramazanın hayırlı olması dileğiyle o gece sahura kadar uyumazdı. Bugünkü gibi radyo, televizyon olmadığından büyükler sohbetle zaman geçirirken, çocuklar Büyükannelerinin ya da annelerinin anlattığı masallarla sahuru ederlerdi.
Ertan Ünal
Temmuz 2009
Ondokuzuncu, yüzyılın sonlarına doğru, Osmanlı İmparatorluğunun başkenti İstanbul bir başka güzeldi… Her şeyden önce kent bugünkü gibi insan denizine dönüşmemişti. Hava, deniz ve doğa kirliliği başlamamıştı, denizler pırıl pırıldı. Belki inanmayacaksınız ama Haliç’te Deniz Hamamlarında suya girilir, yüzme sporu henüz yaygınlaşmadığından o günlerin deyimiyle “ Deniz Banyosu “ alınırdı. Bugün insanı bunaltan, strese sokan trafik ve ulaşım derdi ise henüz dünyaya gözlerini açmamıştı. Kentte ulaşımın en ağır yükünü atlı tramvaylar çekmekteydi. Devrin ileri gelenleri ise birbirinden zarif, birbirinden süslü atlı arabaları tercih ederlerdi. Beyoğlu’nda yaşayan frenklerin taşıtı ise tahtırevan benzeri diyebileceğimiz, iki kişinin taşıdığı tek kişilik sedyelerdi.Taşıma ücreti pahalı olduğundan, balolara, toplantılara bu araçla gitmek bir zenginlik işareti sayılmaktaydı.
İnsanlar, bugün sayıları giderek azalan Eski İstanbul Efendilerinin canlı birer örneğiydiler. Herkes birbirine saygılıydı, kimse kimsenin hakkına tecavüz etmez, dar zamanlarında birbirinin yardımına koşarlardı. Zerafet ve Kibarlıkta üstlerine yoktu. Beylerbeyi’ne çalışan Şirket-i Hayriye gemilerinin kaptanları geç kaldıkları için azarlandıkları zaman, “ Efendim, ne yapalım. Beylerbeyi’nde herkes vapura binerken birbirlerini buyur ediyor. Siz önden buyurun, rica ederim siz geçin diyerek vapurun hareketini geciktiriyorlar “ diyerek kendilerini savunurlardı. Bir tanıdığa rastladıkları zaman selamsız, sabahsız geçmek ayıpların en büyüğü kabul edilirdi.
Buna karşılık toplumda erkek hegemonyası tüm katılığıyla hüküm sürüyordu. Asırlar boyu kafes arkasında yaşamaya mahkum edilmiş kadının tüm sosyal hakları kısıtlanmıştı. Sayımlarda adam yerine konulup sayılmamış, bineceği arabadan, giyeceği kumaşa kadar birçok şeyi Padişah iradesiyle belirlemişti.O içinde nice nesillerin doğup büyüdüğü birbirinden zarif ve ahşap konaklarda harem – selamlık uygulaması sürmekteydi. Yalnız orada mı Taşıtlarda, tramvaylarda, Şirketi Hayriye vapurlarında da kadının oturacağı yerler perde ve bölmeyle ayrılmıştı. Kadın, kocasıyla bile vapura binse ayrı oturmak zorundaydı.
1839 Tanzimat Fermanıyla Batıya açılmaya çalışan toplum, bu süreç içinde bir de mutlakiyetten, meşrutiyete geçiş deneyimi geçirmiş, ancak Millet Meclisi’nin Padişah tarafından kapatılmasıyla bu dönem geçici olarak sona ermişti.
Tüm bunlara, olumsuz bazı gelişmelere rağmen İstanbullular mutlu ve bahtiyardı. Zaten bu yüzden , bu kente “ Saadet Ülkesi “ anlamına gelen “Dersaadet” adı verilmemiş miydi ?
Dersaadet’e, ramazanlar bir değişim, bir başkalaşım getirirdi. Bu yüzden de insanlar Onbir ayın bir sultanının gelişini sabırsızlıkla beklerlerdi. Ramazan, ibadet, bolluk ve bereket ayıydı.
Hazırlıklara günler öncesinden başlanırdı
Ramazan nedeniyle hazırlıklara günler öncesinden başlanırdı. Hali yerinde olanların, yani maddi durumu iyi olanların oturdukları konaklarda, evlerde büyük hanımın nezaretinde tüm hanımlar temizlik işine girişirlerdi. Pencereler silinir, tahtalar oğulur, perdeler yıkanır, yatak ve yastıklardaki pamuklar atılması için hallaça verilir, kaplar kalaycıya teslim edilir, eksikler giderilirdi. Bütün bir yıl böylesine büyük temizlik seferberliği görmemiş olan konak pırıl pırıl hale getirilirdi.
Evin reisini, yani erkeği ise daha önemli bir görev beklemekteydi. Tamtakır halde bulunan Kiler Odasını tüm ramazan ayına yetecek miktarda yiyecekle doldurtmak. Tedbirli aile reisleri – hele ramazan kışa rastlıyorsa – yiyecekten parayı esirgemezlerdi.
O dönemde üç mekan, ramazan alışverişleri nedeniyle iyice hareketlenirdi. Beyazıt camii avlusunda açılan Beyazıt Sergisi, Mısır Çarşısı ve Balıkpazarı’ndaki dükkanlar… Bunlardan Beyazıt Sergisinde yok yoktu. Yiyecekten giyim eşyasına, tesbihten misvak’a kadar her şey burada satılırdı. Örneğin bir köşede Selanik’ten getirilen badem ezmeleri, bir başka yerde Gelibolu Sardalyeleri, bir başka köşede baharatçılar, öbür tarafta sucuklar, Kayseri pastırmaları alıcı beklerdi. Evin reisi, bütçesine göre arkasında bir veya birkaç küfeli hamal tek tek sergileri dolaşır, ihtiyacını burada karşılamaya çalışırdı. Balıkpazarı’nda ya da Mısır Çarşısı’nda isim yapmış dükkanlar da “İftariyelik “ adı altında hazırladıkları yiyecekleri satışa sunarlardı.
Sonra, İmparatorluğun lokum ve şekerleme kralı Hacı Bekir’in dükkanına uğranılır, ramazan için küçük kavanozlar içinde özel hazırlanmış cins, cins reçeller alınırdı.İftar sofrasını zenginleştirecek olan bu reçellerin türü sayılamayacak kadar çoktu. Bir de siyah zeytin ve Arabistan’dan getirtilen hurma asla unutulmazdı. Ramazan boyunca hergün 100-200 kişilik iftar sofraları hazırlanacak olan Paşa, Vezir ve devletin diğer ileri gelenlerinin konaklarında ise bu hazırlıklar daha geniş kapsamlı olarak sürdürülür, Padişahın bile habersizce iftara gelebileceği göz önünde tutularak tüm eksiklikler giderilirdi.
Hazırlıklar böylece tamamlandıktan sonra Ramazan’ın gelişi beklenirdi. Herkes ruhen ve maddeten temiz, o mübarek ayı beklerken mahyacılar da son hazırlıklarını yaparlardı.
Hilal görüldüğü zaman
Günümüzde ramazanın hangi aya, hangi güne geleceği aylar öncesinden biliniyor. Geçmişte ise öyle değildi.
Bu işle görevlendirilmiş kişiler Ramazan ayı yaklaştığı zaman minarelerin şerefelerinden “ Hilali gözlemeye “ başlarlardı. Hilal görüldüğü an gözcüler büyük bir kalabalıkla İstanbul Kadısı’nın huzuruna çıkarlar, bunlardan biri borçlu, diğeri alacaklı rolü oynayarak kadıdan sorunlarını çözmesini isterlerdi.
Bundan sonrasını yazar Müsahipzade Celal’in “ Eski İstanbul Yaşayışı “ adlı esrinden okuyalım:
“ Alacaklı – Efendim, bu adam geçen sene benden 1000 kuruş ödünç almıştı. Bana gelecek Ramazan-ı Şerif Hilalinin görülmesinin ardından öderim dedi.
Kadı ( Borçluya dönerek) – Bu adamın söylediği gibi borcunu ödemeyi taahhüt ettin mi?
Borçlu – Evet efendim. Borcumu Ramazan hilali görüldüğü anda ödeyeceğim. Fakat Ramazan Hilalinin görüldüğünü ispat etsin, borcumu vereyim.
Kadı bu kez alacaklıya dönerek – Ramazanı Şerif hilalinin görüldüğünü ispat et.
Alacaklı – İspat ederim, şahitlerim var.
Bundan sonra şahitler, kadının huzuruna çıkar, hilali gördüklerini söylerlerdi. Böylece ramazan ayı başlardı.”
“ Ramazan geldi, hoş geldi “
Ramazanın gelişi, davullar çalınarak tüm kente duyurulurdu. O Arnavut taşı döşeli, daracık, iki yanında ahşap, cumbalı evlerin yer aldığı eski İstanbul sokaklarında davullar gümbürdemeye başladığı zaman,özellikle çocuklar büyük bir heyecana kapılır, davulcunun peşine takılarak “ Ramazan geldi, hoş geldi “ diye bağırıp eşlik ederlerdi. Evlerde, konaklarda herkes bayram gelmişcesine birbirini tebrik eder, o gece çoklukla sahura kadar uyunmazdı. Lambaların solgun, titrek ışığında evin büyükleri çeşitli konuları konuşurken, gözlerinden uyku akan çocuklar, büyükannelerinin dizi dibinde onun anlattığı masalları dinleyerek sahuru ederlerdi.
GEÇMİŞ RAMAZANLARDAN BİR ANI :
“ SENİ ALLAHA HAVALE EDERİM “
Asrımızın başlarında yaşayan Borazan Tevfik tam 8 yıl uğraşmasına rağmen bir istimlak nedeniyle doğan alacağını belediyeden bir türlü alamamıştı. Kendisini o daireden bu daireye havale etmişler, “ Bugün git, yarın gel “ demişler, kısacası parayı bir türlü ödememişlerdi.
İnatla, yılmadan parayı almaya çalışan Borazan Tevfik, bir ramazan günü yine o zamanki adıyla Şehremanetine gitti. Görevli memurdan parayı ödemesini istedi. Memur oruçluydu. Borazan Tevfik’in israr etmesi üzerine tepesi birden attı:
- “ Be adam “ diye bağırdı. “ Musallat olup durma. Sonra mübarek güne seni Allaha havale ederim “
Borazan Tevfik hemen cevabı verdi:
– “ Zaten havale etmediğiniz bir orası kalmıştı. Edin de tamam olsun! “
x
Eski ramazanlarda iftar sofraları çok zengindi
- Ahh… O eski zamanın sofraları. Düşündükçe insanın iştahı açılıyor. İftariyelikleri bile zengindi, çeşit çeşitti Gül’ünden Vişne’sine, çileğinden portakalına kadar20 çeşit reçel, çeşit çeşit peynir, zeytin, sucuk. Ve de hurma.
- Top patlar patlamaz, oruç ya hurma ya zeytin, ya da bulunabilmişse bir yudum zemzem suyu ile bozulur, daha sonra aşırı olmamak kaydı ile “ İftariyelik “lerden tadılırdı. İftariyeliklere satıcıların ‘ Ramazan Gülü ‘ adını verdikleri pideler eşlik ederdi. Daha sonra asıl yemeklere geçilirdi.
- İşte size, klasik bir iftar sofrasında yeralan yemekler:” Düğün çorbası, pastırmalı yumurta, ardından bir et yemeği, sonra iki türlü sebze, pilav, börek, tatlılardan kadın göbeği ya da baklava, btimedi cevizli ya da kaymaklı güllaç… “ Belki inanmayacaksınız ama, bu iki eksiği, üç fazlası ile orta halli bir İstanbul ailesinin iftar sofrasında yeralan yemeklerdi.
- Ya dönemin ileri gelenlerinin, vezirlerin, paşaların konaklarındaki iftar sofraları? Onlar binbir gece masallarında anlatılanları bile geride bırakacak kadar muhteşemdi. Konaklarda her gece harem ve selamlıkta ayrı ayrı olmak üzere 100-150 kişilik sofralar hazırlanır, kapılar ardına kadar açılırdı.
- Savurganlığı sevmeyen Sultan II. Mahmut, birkaç kez zengin sofralarında iftara gidip, bu ihtişam ve debdebeyi görünce “ Yemek çeşidi yasağı “ koydu. Sultanın yasağına gore evlerde, konaklarda en fazla yedi türlü yemek pişirilebilecekti. Ancak bu yasak, gerektiği gibi uygulanamadı.
İftar zamanı yaklaştıkça , oruç tutulan her evde yoğun bir hazırlık görülürdü. Evin erkekleri, aile reisinden once mutlaka evde olmak zorundaydılar.Onlar giyinip temizlenip iftara hazırlanırken, hanımlar da yer sofrasını kurarlardı. Önce ortaya büyük bir sini konulur, sininin ortasında ise bir yuvarlak tepsi içinde çeşit çeşit iftariyelikler yeralırdı. Bunlar arasında çokluğu ile reçeller hemen göze çarpardı. Gül, vişne, çilek, portakal, mürdüm eriği ve diğerleri. Onların yanında çeşit çeşit peynirler, sucuklar… Ama bunlar gelişi güzel değil , bir düzen içinde bir tatlı,bir tuzlu olmak üzere yanyana dizilirdi. Bu iç ve iştah açıcı tabloyu siyah zeytin, özellikle Kavala zeytini, hurma ve sağlanabilmişse zemzem suyu tamamlardı.
Akşam olmak üzere… Derken kapı çalınır, evin reisi gelmiştir. Hanımlar arasında bir telaş.. Beyin getirdiği Ramazan Gülleri ‘ ( pideler ), çörekler elinden alınır, terlikleri ayağına verilir, mevsim kışsa paltosu alınırdı.. Bey temizlenip iftar sofrasına oturur, bu arada yukardaki odasında Kuran okuyarak iftar zamanını beklemekte olan aksakallı, nurani yüzlü dede de sofraya davet edilirdi.
Ama o anda dakikalar geçmek bilmezdi… Yüreklerde oruç tutup, sevaba girmenin derin huzuru, gözler iftariyeliklerde, kulaklar patlayacak topun ya da camii minaresinden okunmaya başlayacak ezanın sesinde, her geçen dakika bir asır gibi gelirdi.
Ruşen Eşref anlatıyor
Ruşen Eşref, “ Ayrılıklar “ adlı eserinde iftar için topun atılmasını bekleyiş anını şöyle anlatır:
“ En büyüğümüzden en küçüğümüze kadar herkes, sabırsızlığımızı duaların kerameti ile gidererek topu nasıl dindar ve hürmetkar beklerdik. Bembeyaz başörtüleri içinde kadınların oruçtan sararmış yüzleri bir nevi şefkatle ruhanileşirdi. Gözlerini yanıbaşındaki saatte ayırmayan erkekler ufak bir gürültüden bile huysuzlanırlardı. Ah, o iftar sofralarının güzelliği. Çini tabaklar içinde birçok çiçek gibi rengarenk duran reçelleriyle, etraflarını birer hilal gibi alan kokulu yarım simitleriyle adeta bahçe güllüklerini andırırdı.”
Top patladığı zaman evin büyüğü besmele çekip hurmaya uzanırken –eskiden Suudi Arabistan’dan geldiği için hurma ile oruç açmayı sevap kabul ederlerdi – diğerleri de yine aynı şekilde o’nu besmele çekip izlerlerdi. Kimileri siyah zeytin, kimileri reçelle oruç bozar, sofrada kimse konuşmazdı.
İftariyelikler ‘ Tadıldıktan ‘ sonra sıra asıl yemeklere gelirdi. Şair ve yazar Halit Fahri Ozansoy, klasik bir iftar yemeğinde listeyi “ Düğün Çorbası, pastırmalı yumurta, ardında bir et yemeği, sonra iki türlü sebze, pilav, börek, nihayet kadın göbeği veya baklava, bundan sonra da cevizli yahut kaymaklı güllaç “ olarak açıklıyor. Yazar Mehmet Halit Bayrı ise “İftarlıktan sonra pirinç veya şehriye çorbası akşam yemeğinin hiç ihmal olunmayan yemeğidir. Çorbanın arkasından yenen yemeklerin ardından mutlaka tatlı, komposto veya meyve gelir “ diyor.
“ YİYECEKLER NEFİSTİ “
Neyse öyle veya böyle, aile reisinin maddi gücüne göre hazırlanan iftar yemeği bitirildikten sonra sofradan aile reisi kalkmadan kimse kalkmazdı. Aile reisi verdiği nimetler için tanrıya şükrettikten sonra kalkar, köşesine çekilip getirilecek olan okkalı kahvesini beklerdi. Beyin bir dediğini iki etmeyen hanımlar rüzgar gibi koşarak kahveyi getirir, bey sigara tiryakisiyse o arada tütününü de ateşlerdi. ‘Koyu ‘ sigara tiryakilerinin ise daha top patlar patlamaz sigaraya davrandıkları da görülmemiş şey değildi.
Yemekten sonra hazım için bir süre dinlenilir, daha sonra teravih namazı için erkekler abdest tazeler, camiye gitmek için yola çıkarlardı.Teravih namazından sonra çoğu kimse, sahura kadar olan zamanı değerlendirmek için İstanbul’un eğlence merkezi olan Direklerarası’nın yolunu tutmaktaydı.
Çocukluğunu ramazanlarını usta kalemiyle dile getiren Halit Fahri Ozansoy, iftar yemeklerini ayrıntılı olarak anlattıktan sonra şaşkınlığını gizleyemeyerek şunları yazmaktadır:
“ Fakat düşündükçe bugün de şaştığım, bütün bu yemekler nasıl yenir, nasıl hazmolunurdu? Hem daha hazım vakti, teravih namazına da kıyam edilecek, kaç rekat namaz kılınacak. Babalarımız doğrusu bizim bir hafta da yiyebileceğimiz bir iftar sofrasında yiyebiliyorlardı. Ben bunu yiyecek maddelerinin nefasetine veriyorum. Hem mideler sağlam, hem de her şey hilesiz. Halis Halep yağı, makine yağsız, alasından zeytinyağı ve her şey ona göre, başka sebep aramayın…”
Bu arada unutmadan, şunu da ekliyeyim. Ramazan ayında fakir komşulara tencere tencere yemek götürmek adettendi.
Buraya kadar ortahalli, günümüzün deyimiyle orta direk bir İstanbul ailesinin iftarını, kalemimiz elverdiğince anlatmaya çalıştık..
Peki ya Paşa, zengin, vezir konakları ?
Konaklarda iftar
Onların iftar sofraları hiç şüphesiz ki bu sofraların yanında, binbirgece masallarını anımsatan bir zenginlik ve debdebe içinde olurdu.
Süslemeleri, iç döşenişi, eşyalarıyla her göreni hayran bırakacak konaklarda aile reisinin maddi durumuna göre her gece – harem ve selamlıkta ayrı ayrı olmak üzere – 100 -150 kişilik iftar sofraları kurulur, konağın kapıları ardına kadar açılarak davetli ve davetsiz konuklar beklenirdi. Bugün olduğu gibi o dönemlerde de bazı kişilerde gösteriş merakı olduğundan iftar sofraları mümkün olduğu kadar zengin tutulur, klasik bir deyimle bir kuş sütü eksik olurdu.
Burada da her şey teşrifata bağlıydı. Gelen konuklar kapıda karşılandıktan sonra büyükçe salona götürülür, yer gösterilirdi. Daha sonra hizmetkarlar her konuğun önüne küçük bir sehpa üzerinde iftariyelik dolu tepsi getirirlerdi.
Bu tepsi de, küçük tabaklar içinde zeytin, peynir, pastırma, sucuk, bal, birkaç türlü reçel, havyar, hurma bulunurdu. İftarlıktan sonra pirinç veya şehriye çorbası ile başlayan yemek, ev sahibinin maddi durumuna göre çeşitli çeşitli yiyeceklerle devam ederdi. İftar sahibi, mümkün mertebe davetlileri memnun etmeye çalıştığından sofra mükellef bir şekilde donatılmış olurdu.
İftara giden Padişahlar
Kimi zenginler arasındaki bu iftar sofrası yarışı padişahın da kulağına gittiğinden bazı Padişahlar önceden haber vermeden, dönemin ileri gelenlerinin konağına iftara giderlerdi. Padişahın iftara gidişindeki asıl amaç, çoğu kez kendisine anlatılanların doğru olup olmadığını gözüyle görmekti. Örneğin II. Sultan Mahmut, dönemin ünlü kişilerinden olan Abdülvehap Efendi, Kaptan-ı Derya Tahir Paşa ve Halil Rıfat Paşanın konaklarına giderek birlikte iftar etmişti. Yine Sultan Mahmut, önceden haber vermeden baskın yaparcasına gittiği dönemin Şeyhülislam Dürrüzade Ataullah Efendi’nin Üsküdardaki konağında, önüne çıkarılan iftar sofrasının zenginliği karşısında şaşırmış, hele hele hoşaf içtiği billur kasenin buzdan yapılmış olduğunu öğrenince şaşkınlığı büsbütün artmıştı. Sultan Mahmut, daha sonra yakınlarına “ Kasenin buzdan olduğunu bilemediğime pek utandım “ diyecekti.
Yemek çeşidi yasağı
Gelgelelim, zenginler arasında bu önü alınamayan israf ve debdebe yarışı, dar gelirli halk arasında hoşnutsuzluk yarattığından, savurganlığı da sevmeyen Sultan II. Mahmut 1821 yılında çıkardığı fermanla konaklara , evlere “ Yemek çeşidi “ yasağı getirdi. Bu yasak, gelir düzeyi ne olursa olsun herkesi kapsamına almıştı. Emirde “ israf günahtır. Bundan böyle evlerde en fazla beş türlüden yedi türlüye kadar yemek pişirilebilir. Yedi türlüden fazlası pişirilmeyecektir. “ denilmekteydi. Bundan da anlaşılacağı gibi yasak daha çok zenginler için konulmuştu. Ancak bu yasak, gerektiği gibi uygulanamadı ve zengin konaklardaki iftar sofraları, ziyafetler bir yazarımızın deyimiyle “ Eski Roma İmparatorlarının zamanlarını gölgede bırakmaya “ devam etti.
BAHÇE İFTARLARI
Yazımızın buraya kadar olan bölümünde ev, konak ve köşklerde verilen iftar yemeklerinden sözettik. Bunların yanı sıra, ramazan yaz aylarına denk gelmişse, iftarı bahçe ya da korularda verilen yemeklerle açmak da gelenektendi. Dönemin ileri gelenleri, vezirler, zenginler, koru ya da bahçelerinde her akşam 250 -300 kişilik iftar yemeği verir, bu yemeklerde tanınmış kişilerin yanı sıra halktan kişiler de yeralırdı.
Bir süre önce kaybettiğimiz gazeteci – yazar Hikmet Feridun Es, HAYAT Dergisinde 1958 yılında yayımlanan bir yazısında Bahçe iftarlarını şöyle anlatmıltı:
“ Şimdi isterseniz, büyük Fuat Paşa’nın Çubuklu’daki yalısına kadar uzanalım. Akşam üstü, İstanbul sokaklarına çöreotlu ramazan pidesi kokuları sinerken kayıklar yalının rıhtımına yanaşıyor, Bahçede sıra sıra mükellef sofralar kurulmuş. Ağaçlar pırıl pırıl, renk renk fenerlerle süslenmiş.
Vaktiyle eski İstanbul hayatına dair, vesika mahiyetinde, çok güzel yazılar yazmış olan bir muharrir, Fuat Paşa’nın yalısında verilen bahçe iftarlarını anlata anlata bitiremez, hatta bunlardan bahsederken şu meraklı tafsilatı verir :
“ Ağaçlar arasında mahyacıklar kurulur, kandillerle güzel dualar, güzel beyitler yazılırdı… “ Bu sözlerde hiç mübalağa yoktur. Yalnız burası bir bahçe değil, adeta ışıl ışıl donatılmış, büyük ve lüks bir otelin muazzam yemek salonu!…
Misafirler, itibarlarının derecesine göre, ayrı ayrı sofralarda oturmakta. En büyük ve kalabalık masa, Paşanın ve şahsi misafirlerinin, ötekiler mahdum ve damat beylerin… Yemekten sonra teravih kıldıracak olan imam efendiler, müezzinler ve hocalar kenarda, ayrı bir masada, toplu halde, kemali iştiha ile yemeklerini tenavül eylemektedir!…
Bahçenin seccadeler ve perdelerle ayrılmış öteki kısmında hanımların masaları kurulmuş…
Yemekler gelip gittikçe şaşırmamak kabil değil. Çünkü bizde iftar sofrası denilince hünnap reçelinden, pastırmalı yumurtaya kadar daha ziyade alaturka şeyler akla gelir. Halbuki eski vükela konak ve yalılarının bahçe iftarlarında çok defa Fransız mutfağının en nefis yemekleri arzı endam ederdi. Aşçılar arasında “alafrangacılar” bazı “alaturkacılar” kadar ağır basardı.
Bu bahçe iftarlarına ramazan içinde bir iki defa kabine azası, bütün hükümet halinde davet edilirdi. Bir sofra başında adeta bütün Babıali’yi bir “ Heyeti Vekile İçtimaı “ halinde bulurdunuz. Bazen, Müslüman olmadıkları halde, hem de madamları ile, ecnebi sefirler gelirlerdi. Madamlar bahçenin harem kısmında yemeklerini yerlerdi.
İftardan sonra bahçeye sıra sıra seccadeler dizilirdi.
Yukarıda yazısından bahsettiğimiz eski muharrir, bahçede kılınan bu namazlara bazen bütün “ Çubuklu “ halkının geldiğini yazıyor ve diyor ki:
“ Böyle gecelerde, 250 – 300 kişilik bir cemaatle bahçe adeta bir cami haline girerdi. “
Yazan: Ertan ÜNAL