TAYYARECİ VECİHİ BEY

Ertan ÜNAL

Temmuz 2006

TAYYARECİ VECİHİ BEY, 3 AYDA YAPTIĞI İLK SİVİL TÜRK UÇAĞIYLA İLK UÇUŞA ÇIKIYOR

Vecihi XIV adındaki uçak ilk deneme uçuşu yapmak üzere Kadıköy Kuyubaşı’ndaki çimenliğe getirildiği zaman, bekleyen kalabalıktaki heyecan son haddini bulmuştu. Herkes aynı şeyi düşünüyordu: Fabrika yerine marangozhanede gerçekleştirilen bu uçak kalkıp gökyüzüyle buluşabilecek miydi ? Yoksa sahibini ölüme mi götürecekti ?

İSTANBUL’da  yaşam 1930’lu yıllarda durgun akan bir nehri andırıyordu… Bu yüzden, tespih tanesi gibi birbirine benzeyen monoton günlerin dışına çıkılmasını sağlayacak, günlerine renk getirecek her olay kentlilerin hemen dikkatini çekiyor, gündemden günlerce düşmüyordu. Bu olay bir ‘ Love Story ‘ de olabilirdi. Ailelerin evlenmelerine izin vermemesi nedeniyle Boğaziçi’nde Sevda Tepesi’nde intihar eden aşıkların öyküsü İstanbullu hanımları az ağlatmamıştı. … Ya İzmir Valisinin kızını kaçırıp gemiyle İstanbul’a getiren ve tüm engellemelere karşı çıkarak onunla evlenen genç tiyatro sanatçısı ? O da halkın sevgilisi olmuş, uzun süre gündeminde yeralmıştı. İstanbul’a gezmeye gelen Yunanlı artiste aşık olup Büyükdere’den kalkan deniz tayyaresiyle Atina’ya kaçan genç kızın öyküsü de  büyük ilgi toplamıştı, yabancı devlet adamlarının Atatürk’ü ziyaretleri de… Bunlar o yıllarda toplum hayatına renk katan olaylardı ve şimdi daha değişik bir türünün gerçekleşmesi için halk gün saymaya başlamıştı.  

YERLİ MALI UÇAK

                     Halkı heyecana veren olay gazete haberlerinden  kaynaklanıyordu… Gazetelerde Ağustos ayı içinde yeralan haberlere göre, Kurtuluş Savaşı’nda büyük yararlılıklar gösteren ve Atatürk’ün isteği üzerine tam üç kez TBMM tarafından takdirname ile ödüllendirilen Vecihi ( Hürkuş ) Bey adındaki havacı ilk sivil Türk uçağını imal ediyordu. Uçağın yapımını bitirir bitirmez halkın görüşüne çıkaracak, ilk deneme uçuşunu da onların huzurunda yapacaktı.

                     Bu haber , zaten konuşulacak konu arayan İstanbullular arasında büyük heyecan yarattı.  Nasıl yaratmasın ki ,  Uçak yapımı fabrikasyon olmadan, 3-5 kişinin çabasıyla gerçekleştirilebilecek bir şey değil “ diye düşünüyorlardı. Hem bakalım uçabilecek miydi bu uçak ? Ya kalkar kalkmaz yere çakılırsa ? O zaman ölümüne bir uçuş olmayacak mıydı ?

HİÇBİR GÜÇLÜKTEN YILMIYORDU

                     İstanbullular, kendilerini çok heyecanlandıran bu girişimle ilgili sorulara cevap ararken, Kadıköy’de Keresteciler Sokağındaki bir binanın marangozhane haline dönüştürülmüş olan ikinci katında ilk Türk sivil uçağının yapımı ile ilgili çalışmalar hızla sürdürülüyordu.

                     Ankara’da Tayyare Cemiyeti’ndeki görevinden 1,5 ay izne ayrıldıktan sonra İstanbul’a gelen Vecihi Bey “ Vecihi XIV “ adını verdiği proje için aradığı yeri kısa sürede bulmuş, 19 Haziran 1930 günü de iki marangoz, bir hızarcı ve bir tesviyeci ile çalışmaya başlamıştı. Normal mesai mefhumu olmayan Vecihi Bey’in heyecanına iş arkadaşları da ortak olunca günlük çalışma süresi 14-16 saate kadar çıkmıştı.

                     Vecihi Bey, o günleri anılarında şöyle anlatır:

                     “ … Geceleri iş yuvamızı kapadıktan sonra da evinde sessizce yapılması kabil kanat nervörleri yapımı işleri ile meşgul oluyordum. Bu şekildeki çalışma ile günlük uyku ihtiyacımı azimli bir rejimle 3-4 saate indirmiştim. İstirahat hiç yoktu.  Zevk anlamına da kesin veda etmiştim.

                     Makinistim Hamid başta, diğer arkadaşlarımın gayretlerinden de çok memnundum. Belki biraz iş zayıflığı yok değildi. Ama her parçası kontroluma tabi olan bütün işlerde gözüme ilişen aksaklıkları kalp kırmadan, hassas bir titizlikle düzelterek telafi ediyordum. Malzeme almak için ayırdığım birkaç saatlik sürelerde gözlerim arkada kalmıyordu. Yardımcılarım, üzerinde çalıştığımız işlere özel teşebbüs halinden ziyade, memleket davası anlayışı ile candan sarılıyorlardı.

                     Hatta saygı ve şükranla zikre değer ki yaptığımız işin ilk sivil Türk tayyaresi olduğu etrafta duyulunca görmek için gelenler arasında yardım etmek istiyenler pek çoktu. Cıvardaki işyerlerinde bıçkı, kesim ve kaynak gibi bazı işleri yaptırmış ve bu işyerlerinin ihtiyaca göre tezgah ve araçlarından faydalanmıştım. Bu işlerin ücretini ödemek istediğimde ‘ Hoca, sen kazanç ve menfaat sözü ile alakası olmayan bir gayeyi yaratmaya uğraşıyorsun, nasıl çalışyorsun görüyoruz. Senin bu milli teşebbüs ve eserine isteyerek bir küçük yardım yaptık, bunun için nasıl para alırız ‘ diyorlardı. Özetle bu iş Kadıköy sanatkarları için ‘ Bu bir Vecihi işi değil, bir vatan hizmeti, bir Kadıköy işi “ olarak kabul edilmişti. İşte yurtseverliğin psikolojik manası budur.”

OTOMOBİL LASTİĞİ TAKILDI

                     Dönemin önemli gazeteleri, olayın geçici bir hevesten kaynaklanmadığı belirlenince ilk sivil Türk tayyaresinin  yapımı işine önem vermeğe başlamışlardı. Gazetelerde günaşırı, ya da haftada bir iki kez uçakla ilgili haberler çıkıyordu. Vecihi Bey, çalışma programında hedefini tutturmuş, Ağustos ayı başında uçağın montajına başlamıştı. Eksik, bulunamayan bazı parçalar Fransız Cıdna Hava Nakliyat Şirketi Müdürü M. Pontiere’nin yardımı ile sağlanmış, ancak tekerlek bulunamamıştı. Vecihi Bey, bunun üzerine ölçüleri uygun olan spor otomobilinin tekerleklerini söküp uçağa taktı.

                      84. iş günde uçak milli renklerimizle boyanarak pırıl pırıl hale getirildi. Bu arada sanatçı  Sedefkar Vasıf Bey’in özene bezene hazırladığı borda levhası pilot mahalline monte edildi.

                     Vecihi XIV uçuşa hazırdı. Uçuş alanı olarak da V. Murat’ın av köşkünün bulunduğu Kızıltoprak arkasındaki Kuyubaşında yeralan boş arsa düşünülüyordu. Vecihi Bey, önceden burada bir keşif yapmış, tayyareyi muhafaza için büyükçe bir çadır da kurdurmuştu.

ÖVGÜ DOLU YAZILAR

                     Bu arada gazeteler de İstanbul halkının iyice heyecanlandıran haberlerle müjdeyi verdiler: Motoru ve bazı parçaları hariç tümüyle yerli malı olan Vecihi XIV adlı uçak tamamlanmıştı ve bir iki güne kadar da tecrübe uçuşu yapılacaktı. İsteyen İstanbullular belirtilen mahalle gelip uçuşu izleyebilirlerdi. Bazı gazeteler ise Vecihi Bey’le yapılmış söyleşilere de yer vermişlerdi. Örneğin Vecihi Bey uçağa neden Vecihi XIV adının verildiğini şöyle açıklıyordu:

                     “ 14 rakamı 1930 senesi, 16 senelik ( o tarihte ) havacılık hayatımda tayyare ve tayyare aksamına ait malzeme ve cihazlar olarak hazırladığım projelerin sayısını ifade etmektedir. “

                     Cumhuriyet Gazetesi muhabiri ise uçağı iyice inceledikten sonra övgüsünü şöyle dile getirmişti:

                     “ Vecihi Bey ve arkadaşlarının vesaitsizlik ( araçsızlık ) içinde meydana getirdikleri bu tayyarenin pervane, gövde, kanat ve diğer aksamının Avrupa fabrikalarının mebzul ( bol ) vesait ile yaptıkları tayyareden hiçbir farkı yoktur.”

                     Vecihi Bey’in yaptığı bir açıklama ise, kamuoyundaki heyecanın büsbütün artmasına yol açıyordu: Genç pilot, daha deneme uçuşu bile yapılmamış uçağı ile Ankara’ya gitmeyi düşünüyordu.

TAYYARE ATELYEDEN ÇIKARILAMIYOR

                     Ufku geniş bir insan olan Vecihi Bey Ankara’ya gitmekten sözederken, adını taşıyan uçağı ise daha deneme uçuşunun yapılacağı alana bile götürülememişti. Bunun nedeni ise uçağın gövdesinin kapı ve pencereler de dahil olmak üzere binanın hiçbir yerinden çıkarılamamasıydı.

                     Uçağın dışarı çıkarılabilmesi için duvarın yıkılması gerekiyordu! Ama mal sahibi buna kesinlikle izin vermezdi. Sonunda, Vecihi Bey’i çok seven ve yaptıklarını takdir eden esnaftan iki kişi çareyi buldu. Mal sahibini bir lokantaya götürüp kendisinden geçene kadar içirdikten sonra evine götürüp bıraktılar. Bu süre içinde duvar deliniyor, uçak dışarı çıkarılıp aşağı indirildikten sonra duvar yeniden örülüp boyanıyordu!

                     İki kamyonla uçağı Kuyubaşı’na getiren Vecihi Bey ve çalışma arkadaşları, gecenin ilerlemiş saatine rağmen bazı meraklılarla karşılaştılar. Bunlar hemen uçağın etrafında toplandılar. Vecihi Bey, daha sonra anılarında “ Bu gece ziyaretçileri aralarında balık şeklinde gördükleri uçak için ‘ Bunun neresi uçacak ‘ diye birbirlerine soruyorlardı “ diyecekti.

BÜYÜK GÜN

                     İstanbul o güne heyecan içinde uyandı. Daha sabahın ilk saatlerinden başlayarak Fikirtepesine akın eden kadınlı, erkekli topluluklar giderek çığ gibi büyüdü. Bu arada otomobiller de yolları doldurmuşlardı. Gazeteciler ve fotoğrafçılar bu önemli olayı izlemeye gelecek tanınmış kişileri yakalamak için seferber haldeydiler.Topluluğun çeşitli yerlerinde albayraklar göğe yükselirken, böylesine büyük bir kalabalığın fon müziğini de davul- zurnacılar ve seyyar satıcılar oluşturuyordu.

                     Dakikalar geçtikçe gerilim artıyordu… Ya uçak düşerse ? Telafi edilemeyecek can kaybının yanısıra, Türkleri sevmeyenler bu olayı “ Türkler uçak yapımından anlamıyor, işte ispatı “ diye aleyhte kullanmayacaklar mıydı ?

                     Saatler 15.00’i gösterirken kalabalıktan büyük bir uğultu yükseldi. Vecihi Bey, uçuş kıyafeti içinde görünmüştü! Sakin bir şekilde güvenlik güçlerine uçağın havalanabilmesi için kalabalığın ne şekilde açılması ve durması gerektiğini anlatıyordu. Vecihi Bey, istekleri yerine getirildikten sonra uçağın pilot mahalline yerleşip motoru çalıştırmak istedi. Ama hayret ! Motorda ateşleme olmamıştı. Daha ilk adımda ilk arıza patlak vermişti.

                     Vecihi Bey, çevredeki insanların gülen yüzlerinin birden gerginleştiğini, tereddüt ve üzüntü izleri belirdiğini gördü. Bu küçük arıza onları korkutmuştu. Daha kötü bir olayın habercisi miydi yoksa ? Vecihi Bey, hemen uçaktan atladı, manyetoyu söktü, arızayı belirleyip giderdikten sonra yerine taktı ve yeniden pilot mahalline geçti. Bu kez motor saat gibi çalıştı ve Vecihi XIV giderek artan bir hızla çimenlerin üzerinde koşmaya başladı.

İLK SİVİL TÜRK UÇAĞI GÖKLERDE

                     Vecihi XIV Uçağı gökyüzünde bir kartal giibi süzüldüğü anda kalabalıktan alkışlar, bağrışmalar yükselmeye başladı. Herkesin, en fazla da Vecihi Bey’in yüzü gülüyordu. Birden uçağın takla atmaya başladığı görülünce gülüşler “ Düşüyor… Düşüyor “ bağrışlarıyla dudaklarda dondu, kaldı. Kimileri sağa , sola kaçıştı. Sonra uçak, biraz daha alçalmış olarak düz uçuşa geçti.

                     Uçağın düştüğü falan yoktu… Vecihi Bey, izleyicilerine iyi bir hava gösterisi yapmak için akrobatik hareketlerde bulunmuş, bunu anılarında şöyle anlatmıştı:

                     “ Tayyaremi yaparken çalışacak kuvvetlere ait parçalar üzerinde ayrı ayrı ve birçok defalar yaptığım statik tecrübelerden tayyaremin tahammül haddini tamamen tespit ettiğim için sağlamlığına da kuvvetli bir inançla güveniyordum.

                     İşte bu güvenle salladım, sarstım ve savurdum. Her an kumanda levyesinin hareketlerine kesin bir itaatle bağlı çalışan ve işleyen tayyareme o kadar çabuk alıştım ki sonsuz övünüşün verdiği zevkle yuvarlandım, yuvarlandım, itiyadım uçuşlara başladım. İstediğim gibi akrobatik hareketleri huzur içinde yaparak uzun zaman süren uçuş, mahrumiyetimi telafi ediyordum.

                     Onbeş dakika devam eden uçuş bitip yere indiğim zaman beni omuzlarından bırakmayan bu sevgili halkımın tebrikleri ayyuka yükseliyordu. Yanaklarımın ve ellerimin buselere boğulduğu bu gün, ne mutlu bir günümdü.

                     16 Eylül 1930. İşte özel emek ve teşebbüsün bu başarı günü, Türk özel havacılığının doğduğu gün…”

                     Vecihi Bey, anılarında bu ilk uçuşun 16 Eylül günü yapıldığını yazmaktaysa da haber 28 Eylül tarihli İstanbul gazetelerinde “ dün “ şeklinde yeralmıştı. Burada bir hafıza hatası sözkonusu olabilir.

KADIKÖY-YEŞİLKÖY DERKEN ANKARA

                     Vecihi Bey bir anda günün yıldızı haline gelmişti. Yaptığı uçuş, bire bin katılarak ballandıra ballandıra anlatılıyordu. Uçağın doğum yeri olan Kadıköylüler gösteriyi izlemekten yoksun kalmışlardı. Acaba Vecihi Bey, kendileri için Kadıköy üzerinde özel bir gösteri uçuşu yapabilir miydi?

                     Uçağın yapımı sırasında Kadıköy esnafının gösterdiği ilgiyi unutmayan Vecihi Bey, bu isteği kabul etti ve 28 Eylül günü yerine getirdi. Fikirtepesinden havalanan uçak Kadıköy üzerinde 19 dakika süreyle  cevelan yaptıktan ( dolaştıktan ) sonra Yeşilköy’e ( Günümüzdeki Atatürk Hava Limanı ) indi.

                     Birgün sonra Vecihi Bey, bu kez yanına makinisti Hamid Bey’i de alarak küçük uçağına göre uzun menzilli bir yolculuğa çıktı. Hedef Ankara’ydı. Ama göklerin yeni konuğu hızla mesafeleri yutuyordu.

                     Eskişehir’de kısa bir mola verdikten sonra Vecihi Bey, yeniden havalandı ve   Ankara’da istasyon yanındaki boş alana bir iniş yaptı. Ertesi gün sonbahar At koşularını izlemeye gelenler, koşulardan sonra Vecihi Bey’in güzel bir sürpriziyle karşılaştılar. Vecihi Bey, onların kimi zaman heyecandan yüreğini ağzına getiren nefis bir gösteri sundu. Gösteriden sonra başta Başbakan İsmet ( İnönü ) Bey olduğu halde konuklar uçağı inceledi, Vecihi Bey’i kutladı. Vecihi Bey, hayatının en mutlu anlarını yaşıyordu.

                     Birgün sonra ise üzüntüden ne yapacağını bilemez haldeydi. Uçağa ait tüm evrakları alıp İktisat Bakanlığına başvurmuş, tayyarenin resmi teknik muayenesi ile uçuş müsaadesi ve seyrüsefer ( trafik belgesi ) verilmesi için gerekli işlemin yapılmasını istemişti. Ancak gelen cevapta “ tayyarenin aero dinamik vasıflarını tespit edecek elimizde hiçbir vasıta bulunmadığından fennen muayenesine imkan görülmemiş ve bu suretle icap eden seyrüsefer vesikası verilememiştir “ deniliyordu.

BAŞINDA NÖBETÇİLER BEKLİYORDU

                     Özetle, bu belge verilemediğinden uçak kullanılamayacaktı. Hatta yetkililer Vecihi Bey’in uçağı kaçırması ihtimaline karşılık başına silahlı nöbetçiler dikmişlerdi. Göklerde kartal gibi süzülen Vecihi XIV, yere hapsolmuştu.

                     Vecihi Bey, arkadaşları aracılığıyla sorunn çözümü için çaba harcarken, durumu Genelkurmay Başkanlığına da bildirmişti. Genelkurmay Başkanlığından Mareşal Fevzi Çakmak imzasıyla gönderilen yazı uçağı atıl halde kalmaktan kurtardı. Yazıda “ tayyarenin parça halinde en yakın, mesela Çekoslavakya servis tekniğine arzı ve oradan alınarak vesaik fen şubemizce kafi görüldüğü takdirde tayyarenin memleket dahilinde uçmasına müsaade edilebilir “ deniliyordu. Vecihi XIV zaman kaybetmeden parçalandı, TCDD’nin tahsis ettiği bir vagona yerleştirilerek Çekoslavakya’nın başkenti Prag’a gönderildi. Birkaç gün sonra da Vecihi Bey, Simplon Ekspresiyle Prag’a hareket etti.

Uçağın, Prag’da bir fabrikada, ayrıca açık alanda yapılan deneme ve testleri sonucu verilen rapor ,  Türk tayyareciliğinin yüzünü ağartacak nitelikteydi. Uçağın, beynelmilel CINA vasıflarına haiz bir okul ve spor tayyare olduğuna ilişkin bir diplomayla seyrüsefer belgesi verilmişti.

                     Vecihi Bey, adını taşıyan uçağıyla 25 Nisan 1931 günü Prag’dan hareket ederek dönüş yoluna koyuldu. Yol üzerinde bazı ülkelerin alanlarına ine kalka 5 Mayıs günü vatan topraklarına ulaştı. İstanbul’a varmayı bekleyemeden Edirne’ye Arda nehrinin kıyısındaki yeşil çayıra indi. Edirneliler O’nu sevgiyle, bağırlarına bastılar ve bir gece konuk ettiler.

                     6 mayıs günü de Vecihi Bey, Yeşilköy hava Limanına iniş yaptı. Halkına çok önemli bir hediye getirmişti. Uçağının şeref diplomasını !

“ GÖKLERİ SEVİYORUM “ DİYORDU

HAVACILIĞA ADANAN BİR ÖMÜR

                     Vecihi Hürkuş, ölümünden bir süre önce , 76 yaşındayken kendisiyle yapılan ropörtajda “ Gökleri seviyorum “ diyordu. Bana dipdiri, sıhhatli bir yaşama imkanı kazandırıyor. Uçmadığım zaman adeta hastalanıyorum. “

                     Yarım asrı bulan uçuculuk hayatında tam 30 bin kilometre uçan Vecihi Hürkuş , İstanbul Arnavutköy’de 1896 yılında dünyaya geldi. Babası İstanbullu bir aileden Gümrük Müfettişi Faham Bey, annesi Zeliha Niyir Hanım’dır. 3 yaşındayken babasını kaybetti. Amcasının himayesine aldığı Vecihi Bey ilk ve ortaokulu Üsküdar’da okuduktan sonra Tophane Sanat Okuluna girdi.

                     Yeşilköy’de tayyarecilik Okulunu bitirerek pilot olan Vecihi Bey, 1915 – 1918 yılları arasında Birinci Dünya Savaşı’nda, 1918 -1922 yılları arasında da Kurtuluş Savaşı’nda askeri pilot olarak görev yaptı, bu süre içinde kahramanlığı ile tanınırken, havacılık tarihinde  birçok ilke imzasını attı. Kafkas cephesinde ilk Türk zaferini kazanması, İstiklal Savaşında ilk ve son uçuşu yapması, 1924 yılında İzmir’de ilk askeri Türk uçağını inşa etmesi gibi… Cumhuriyetin ilanından sonra  Türk Tayyare Cemiyeti Başpilotluğu görevinde bulundu. ( 1925 – 1930 ) Bu süre içinde uçakla Anadolunun çeşitli yerlerini gezerek halka havacılık tutkusunu aşılamaya çalıştı.

İLK ÖZEL TAYYARE MEKTEBİNİ AÇTI

                     Vecihi Bey, 1930’lu yıllarda yazımızın diğer bölümlerinde anlattığımız  ilk sivil Türk tayyaresinin yapımını gerçekleştirdi ve bu 14. projesi olduğu için buna Vecihi XIV adını verdi. 1932  yılında ise Türkiye’nin özel sektöre ait ilk havacılık okulunu, “ Vecihi Sivil Tayyare Mektebini “ kurdu. Bu okulda , aralarında Türkiye’nin ‘ İlk kadın pilotunun da bulunduğu çok sayıda pilot yetiştirdi.

                     Vecihi Bey’in çalışmaları, bir başka havacılık tutkunu olan Nuri (Demirağ ) Bey’in dikkatini çekmiş, onunla tanışmak istediğini bildirmişti. Aynı  ülküyü paylaşan iki insan , Vecihi Bey’in Kızıltopraktaki atelyesinde biraraya geldiler. Nuri Bey, henüz emekleme çağında olan okulun gelişimi için 5 bin lira vererek, adına bir uçak yapılmasını istedi.  Vecihi Bey, bu isteği kısa   sürede gerçekleştirdi ve yerli yapım Nuri Demirağ uçağı böylece doğdu. Aslında iki işadamı ortak olabilselerdi, fikirlerini daha kısa sürede gerçekleştirecek, havacılık tarihinde önemli bir aşama yapılmış olacaktı. Ne yazık ki bu ortaklık bir temenni olarak kaldı.

                     Vecihi Bey,dur durak bilmiyor, gençlere taş çıkartan enerjisiyle    “ İlk “ ler arasına yenilerini katıyordu. 1933 yılında İlk Türk deniz tayyaresinin, 1936 yılında da ilk Türk planörünün yapımını gerçekleştirdi.

İLK ÖZEL TÜRK HAVAYOLLARI ŞİRKETİ

                     Vecihi Bey, daha sonra çalışma alanını iyice genişletti. Havadan fotoğraf çekimi ve reklam işleri – reklam uçuşları sırasında hayatını hiçe sayarak çok alçaktan uçması herkesin yüreğini ağzına getiriyordu – çeşitli şehirler arasında havayolu nakliyat, toprakaltı radyoaktif servetlerin havadan uçakla tespit edilmesi hep o’nun çalışma alanına giriyordu.

                     Takvimler 29 Kassım 1954 gününü gösterirken kamuoyu, Vecihi Bey’in yeni bir girişimine tanık oluyor, İlk özel Türk havayolları şirketi olan Hürkuş Havayolları kuruluyordu. Türk Hava Yolları’nın yeni uçak alımı nedeniyle kadrosundan çıkardığı, çalışır durumdaki 8 uçağı alan Vecihi bey, önce İstanbul – Bursa – İstanbul sefelerini başlatmış, seferlerin ilgi görmesi üzerine zaman içinde Zonguldak, İzmir, Milas, Aydın seferlerini de koymuştu.

“ KOLU – KANADI KIRILDI “

                     Ancak özel sektöre ait bu havayolu şirketinin kısa sürede gösterdiği gelişme kimilerinin hoşuna gitmemişti. Vecihi Hürkuş’un önüne başta bürokrasi olmak üzere çeşitli engeller çıkararak baltalamaya çalışıldı. Bir keresinde de  uçaklardan birinde yapılmak istenen sabotaj girişimi ortaya çıkarıldı. 27 Mayıs İhtilalinden hemen sonra işyerine bile giremez duruma düşürüldü.

                     Seferlerin aksaması uçakları Ziraat Bankası’ndan aldığı krediyle satın alan Vecihi Hürkuş’un mali durumunu alt üst etmişti. Borç faizlerinin yanısıra, uçakların sigorta giderleri de büyük rakamlar oluşturmaktaydı. Vecihi Bey’in bir tek yerden geliri vardı: Vatana hizmet tertibinden bağlanan mütevazi aylıpı. Sonunda ona da haciz koydular, bir başka deyişle kolunu kanadını kırıp onu göklere hasret hale getirdiler.

                     Ve beklenen acı son O’nu da buldu. Ankara’da anılarının son bölümünü yazarken beyin kanaması geçirdi, kaldırıldığı hastanede 16 Temmuz 1969 günü hayata gözlerini yumdu.

                     Aynı gün insanoğlu, aya ayak basmak üzere dünyadan ayrılıyordu…

                     Yaşamı boyunca üç kez evlenen Vecihi Bey’in  bu evliliklerinden üç kızı olmuştu. Kızlarından Gönül Hürkuş Şarman ile Sevim Hürkuş Maxon, babalarının anılarını aylarca uğraşarak yayına hazırladılar. 2000 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan eseri bir anlamda Türk Havacılık Tarihini de vermektedir.

VECİHİ HÜRKUŞ’U “ KAHRAMAN “ OLARAK NİTELİYORDU

ATATÜRK “ BU ÇOCUĞA BİR ŞEY OLACAK DİYE ÇOK KORKUYORUM “ DİYORDU

                     Vecihi Hürkuş’u, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’ndaki başarılı hizmetleri nedeniyle takdir eden ve “ Gerçek bir kahraman “ olarak niteleyen Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, yaşamı boyunca O’na destek olmuş ve istediklerini gerçekleştirmeye çalışmıştı. Geleceğin yönünü “ İstikbal Göklerdedir “ diyerek işaret eden Mustafa Kemal, TayyAreci Vecihi Bey ve öğrencilerinin Ulusal Bayramlardaki geçit törenlerinde yaptığı uçuşları ilgiyle izler , ama çocuğunun üzerine titreyen bir baba gibi O’nun çok alçaktan uçmasından endişelenirdi.

                     Vecihi Bey, bu konuda şunları söylüyor:

                     “ … Gazi hiç ummadığımız zamanlarda küçük topluluklarımız arasına katılarak bizleri güçlendirir, çalışmalarımızı desteklerdi. Savaş sırasında En büyük desteği onun verdiği moral gücünden almıştık. Özellikle Sakarya Savaşı’nda göklerdeki zaferimizi, bölgedeki bir caminin minaresinden izledikten sonra hava meydanımıza kadar gelerek bizleri tebrik edişindeki içtenlik anılarımın büyük bölümünü alır. O’nun samimi kucaklamaları bütün hayatımın şan ve şerefine değer.

                     Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki çalışmalarımızda da O’nun hemen her gezisine katılmak, O’nun tren ve otomobilini havadan inerek yerlerde sürünürcesine selamlamak tek sevgi, saygı ve isteğimdi. Nitekim bu davranışlarım nedeniyle birgün şöyle dediğini söylediler: “ Bu çocuğa bir şey olacak diye çok korkuyorum. Bu uçuşlarında çok tehlikeli hareketler yapmasa daha memnun olacağım.”

“ AFERİN, GÜZEL OLMUŞ “

                                Havacılığa büyük ilgi duyan ve fırsat buldukça uçan dönemin Başbakanı İsmet ( İnönü ) Bey, Vecihi Bey’in yaptığı uçakla yakından ilgilenmiş ve başarısı nedeniyle kendisini kutlamıştı.

                                Vecihi Bey,  İstanbul’daki uçuşlarını başarıyla bitirdikten sonra yanında makinisti Hamid Bey olduğu halde Ankara’ya gitmiş, sakin geçen bir yolculuktan sonra istasyonun yanındaki meydana inmişti. İnişten birkaç dakika sonra Başbakan İsmet Bey, yanında bazı bakanlar ve milletvekilleri olduğu halde uçağı görmeye geldi. Vecihi Bey, konuğunu hürmetle karşılayıp hoş geldiniz dedikten sonra aralarında şu konuşma geçti.

  • Bu mu yaptığın tayyare ?
    • Evet efendim.
    • Aferin güzel olmuş, nasıl seyahatin iyi geçti mi?
    • Çok teşekkür ederim paşam, teveccühünüz. İstanbul – Ankara yolunun tabii uçuşu, iklim ceryanlarının yaptığı sarsıntılar mamafih ehemmiyetli değildi.
    • Tayyare’nin sürati ne kadardır ?
    • Tayyare’nin azami sürati saatte 160 kilometre. İstanbul – Ankara uçuşunu vasati olarak saatte 140 kilometre süratle yaptım.

                     Bu konuşma sırasında Başvekil uçağın etrafında dolaşarak her noktasını tetkik ediyordu. Pilot mahalline dikkat etti ve borda saatlerini sordu. Ben bu soruları cevaplarken borda tablosu dikkatini çekmiş, “ Bu ne güzel sadefi iş “ dedi.

                     – Evet Sedefkar Vasıf Bey!in tayyareme hediyesi “ dedim.

ADRESİ KAYBEDİNCE

                     Dr. Müfit Ekdal, “ Kadıköy “ adlı eserinde Vecihi Bey’le ilgili bir anısını şöyle anlatır:

                     “…… Feneryolu’nda halen benim oturduğum evin yanındaki bahçeli,ahşap bir köşkte düğün vardı. Vecihi Bey de düğüne davetliydi. Fakat beklenen saatte gelmemişti. Derken bahçenin üstünde Vecihi Bey’in uçağı dolaşmaya, kendisi de ellerini sallayarak selamlar göndermeye başladı.Bir iki tur atıp uzaklaştı. Çok geçmeden eşi İhsan Hanım’la beraber Vecihi Bey düğünevine geldi. Meğerse adresi bulamamışlar, Kalamış’a gelip uçağına binmiş, kalabalık düğün bahçesinin yerini havadan tespit ederek gelmişti.

UÇAK TAKLA ATARKEN…

                     Vecihi Bey, halka havacılık sergisini aşılamak için sık sık yurt gezisine çıkar , konukladığı yerlerde isteyenleri uçakla gezdirirdi. Vecihi Bey’in bir özelliği de son uçuş sırasında yere, üç takla attıktan sonra inmesiydi. Bu “ Taklalı iniş “ kimi yerde korku yarattığından bazen gezdirecek yolcu bulamazdı.

                     Vecihi Bey, bir Adana gezisi sırasında yine son uçuşu yapmaya hazırlanırken kalabalığın içinden biri fırlayıp yanına geldi. Sevimli, mahzun yüzlü, çekimser davranışlı delikanlı. Bir iki yutkunduktan sonra Vecihi Bey’e “ Ben fakirim, binebilir miyim ? “ diye sordu.

                     Bundan sonrasını Vecihi Bey’den dinleyelim: “ Bu soru karşısında şaşırdım. Hem de iliklerime kadar. Edebiyatı attım bir yana:

  • Senin de herkes gibi hakkın var. Hem çevreyi dolduranlarla eşit bir hakkın var. Bin bakalım dedim. Bağlan şu kayışa. Korkma, düşersek ikimiz de ölürüz. Kardeşçesine.

                     Mahzun yüzünde kibar, ciddi bir sevinç ışıldadı. Havalandık, uçtuk. Yükseldik, alçaldık. Birbiri ardından üç taklayı atıp inmeye karar verdim. Birinci taklayı attım, arkama bakmadım. Fakat çok meraktaydım. Hayatında belki ayakları bir karış yerden kesilmeyen bu hemşeri ne yapıyor diye ? İkinci taklayı da attım. Hareketler hızlı yapıldığı için gene bakmadım. Meraktan neredeyse çatlayacaktım. Üçüncü taklayı atarken bu defa baktım. Ne gördüm, bilir misiniz ? Arkamda sakin sakin sigara saracağım diye uğraşıp duruyor!…”

HALK, “ DÜŞÜYOR “ ZANNEDİP KORKMUŞTU

UÇAKLA BEYAZIT MEYDANI’NIN ORTASINA İNDİ !

                     Vecihi Bey’in  heyecandan insanın yüreğini ağzına getiren gösterisinden 16 yıl önce  İstanbul, yine cesaret ve gözüpeklik isteyen bir başka denemeye tanık olmuş, daha sonraları Çanakkale Savaşlarındaki kahramanlığı ile ünü iyice artacak olan tayyareci M.Ali Bey uçağı ile Yeşilköy’den havalanıp Beyazıt Kulesi’nin yanına inmişti !

                     Bu zorlu gösterinin yapılmasına, dönemin Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın , Nezaret Binasındaki ( Günümüzde Üniversite ) odasında arkadaşlarıyla sohbet ederken “ Bu meydana uçak iner mi ? diye sorması yolaçmıştı. Kimse böyle birşeye ihtimal bile vermiyordu. Ancak Bakanın bu sözlerini öğrenen Yeşilköy Tayyare Mektebi öğretmenlerinden M. Ali Bey, yaşamını ortaya koyarak bu güç işi gerçekleştirmeye karar vermiş, Okul Müdürü Fesa Bey’in itirazına rağmen birkaç günlük hazırlık döneminden sonra 14 Nisan 1914 günü Yeşilköy’den havalanmıştı.

BAŞARILI İNİŞ

                     O gün Beyazıt Meydanı ve çevresinde bulunanlar bir motor sesiyle başlarını göğe kaldırdıkları zaman heyecan içinde kaldılar. Nasıl heyecanlanmasınlar ki bir uçak Harbiye Nezareti ( Bugünkü üniversite binası ) üzerine doğru düşüyordu. Kimileri büyülenmiş gibi olduğu yerde çakılı kalırken , kimileri de sağa sola kaçıp sığınacak yer arıyorlardı !

                     Pilot Mehmet Ali ( Kurçer ) Bey, inişin nasıl gerçekleştiğini söyle anlatacaktı:

                     “ Beyazıt Meydanı’nın üstüne geldiğim zaman 1500 metre irtifada ( Yükseklikte ) bulunuyordum.  Tam Harbiye Nezareti binasının önünde  motoru gazdan kestim. Dik inişe geçtim. Hani İkinci Dünya Harbi’nde Hitler ordusundaki pilotların ‘ pike ‘ dedikleri uçuşu biz daha o günlerde yaşıyorduk. Uçağımın pike yapmaya müsait olmamasına rağmen Harbiye Nezareti binasının üzerinde dalış yaptım. Bu halimi gören İstanbullular büyük bir korku ve telaşa kapılmışlar, düşmekte olduğumu zannetmişlerdi. O kadar süratle inmiştim ki yere 50 metre kala motora tekrar gaz verdim. Yeniden irtifa aldım.  Beyazıt Camii tarafındaki Bakırcılar üzerinde tellere ve direklere çarpmadan Beyazıt Kulesinin yakınında yere inmeye muvaffak oldum.”

ENVER PAŞA TEBRİK EDİYOR

                     Uçak yere iner inmez çevresi, nezaret binası ve çevreden koşup gelenlerle dolmuştu. Herkes bu zorlu inişi gerçekleştiren kahramanı kutlamak istiyordu. Bunlar arasında Enver Paşa’da vardı. Bir sözü üzerine, Türk pilotlarının neler yapabileceğini göstermek amacıyla M. Ali Bey’in Beyazıt Meydanı’nın ortasına inişi O’nun için gerçek bir sürpriz olmuştu.

                     Bundan sonrasını yine M. Ali Bey’den dinleyelim:

                     “ Merhaba arkadaş “ diyerek elimi sıktı. Heyecancan adeta tıkanarak konuşuyordu. Seni tebrik ederim. Buraya nasıl inebildin ? “

                     Gözlerinde takdir ve iftihar billurları yanıyor, billur damlacıkları elmecık kemiklerine kadar iniyordu. ” Demek buraya tayyare ile inilebiliyormuş. Buna çok sevindim. “

                     İnişteki tehlikenin dehşetini bizzat gören ve hisseden Enver Paşa, Beyazıt Meydanı’ndan Yeşilköy’e uçarak gitmemize ise müsaade etmedi. “

                      M.Ali Bey, daha sonra Çanakkale Cepsırasındahesi’nde uçağıyla büyük yararlılıklar gösterecek, İki İngiliz uçağıyla döğüşü , aldığı yara nedeniyle düşerken, yine ustalıkla yaptığı pike sayesinde kurtulacaktı.

( KAYNAK: Yusuf Ayhan, Hayat Dergisi, 3 Ocak 1958. sayı: 65 )

VECİHİ XIV UÇAĞININ ÖZELLİKLERİ

Tayyare tipi                                       : Vecihi XIV, spor, eğitim

Motör                                                 :  Tek, Gnomm et Rohn 1250 d/s.,

Ebad:

Tam genişlik                                     : 8,80 m.

Tam uzunluk                                     : 7,20 m

Tam yükseklik                                  : 2.65 m

Kanat taşıma sathı                             : 24,00 m2

Ağırlıkları:

Boş ağırlık                                         : 520,00 kg.

Binenler                                             : 150,00 kg. ( iki kişilik)

Akaryakıt                                           : 150,00 kg

Bagaj                                                  : 30,00 kg

Tam uçuş ağırlığı                              : 850,00 kg

Kanada düşen ağırlık                        :    35,00 kg

Motörde kuvvete düşen ağırlık        : 7,70 kg

Uçuş vasıfları ( specification ) :

Yüksek hız                                        : Kd. 82%   155 km/saat

Seyahat hızı                                      : Ekonomik  140 km/saat

Tutunma hızı                                     : 60 km/saat

İniş sürati                                          : 60 km/saat

Hız kayıdı                                          : Vril 45 km/saat

Tam uçuş ağırlığı ile kalkış mesfesi : 65m.

İniş mesafesi                                      : 50 m.

Tam ağırlıkla 15 m. manialı kalkış : 110 m.

İniş   15m. Manialı iniş                    : 85 m.

Yükseliş vasıfları:

500 metreye                                       : 3 dakika

1000 metreye                                     : 8 dakika

2000 metreye                                     : 16 dakika

3000 metreye                                     : 28 dakika

3500 metreye                                     : En yüksek tavan

Pervane                                              : ( Fiks hatve )

Çapı                                                   : 2500 mm.

Hatve uzunluğu                                 : 2500 mm.

Yanıt Yazabilirsiniz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Post