Ertan Ünal Tarih ve Araştırma Yazıları Uncategorized “ MERHABA YA ŞEHR-İ RAMAZAN “ – Bölüm 5

“ MERHABA YA ŞEHR-İ RAMAZAN “ – Bölüm 5

Ramazan’ın 27 nci gecesi ‘ Kadir Gecesi ‘

KUTSAL GECELERDE HALK CAMİLERE SIĞAMAZDI

  • Ramazanın onbeşi, Kadir gecesi ve arife günü tüm camiler ve mescitler müminlerle dolup taşar, vecd içinde dua edilirdi. Ramazanın onbeşinci günü Padişahın,  Topkapı Sarayı’nda Mukaddes ( Kutsal ) emanetler dairesinde muhafaza edilen Hırka-i Saadet’e yüz sürmesi gelenektendi. Kutsal hırkanın ucunun batırıldığı su, daha sonra şişelerle devlet ileri gelenlerine dağıtılır, oruç açarken zemzem niyetine içilirdi.
  • İslamın en kutsal gecelerinden biri olan Kadir Gecesi, Eyüp Sultan, Ayasofya, Süleymaniye, Beyazıt, Yenicami, Fatih, Sultanahmet Camii ve daha nice camiler bu kutsal geceyi mutlaka camide geçirmek isteyen müminler tarafından doldurulur, sabahlara kadar ibadet edilirdi.
  • Kadir gecesi, camilerde bulunan ‘ Sakal-ı Şerif’ de törenle muhafazasından çıkarılır, halk bu kutsal emanete saygı ile yüz sürerdi. Padişahlar da, ‘ Kadir Alayı ‘  adı verilen bir alayın başında Ayasofya’ya gidip burada namaz kılarlardı
  • Yüzyıllardır islamın en kutsal yerlerinden biri olan Eyüp Sultana da, ramazan ayında ziyaretçi akını daha da yoğunlaşırdı. Özellikle ramazanın ilk ve son cuması, namazı burada kılmak isteyenler ortalığı mahşere çevirir, avlulardan yola  kadar taşardı.

           Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, Ramazan ibadet ayıydı. Daha doğrusu ibadetin daha da yoğunlaştığı bir aydı. Özellikle ramazanın onbeşi, Kadir gecesi ve arife günü İstanbul’un dört bir yanındaki camiler ve mescitler müminlerle dolup taşar, vecd içinde dua edilirdi. Hele, yüce Peygamberimizin sancaktarı, İstanbul kuşatmasında şehit düşen Hazreti Eyüp’ün mübarek kabrinin bulunduğu Eyüp Sultan Camii, ramazanın ilk ve son cuması mahşeri andıran bir kalabalıkta dolup taşar, yine bu ayda Eyüp Sultan Türbesinin ziyaretçilerinin sayısı giderek artardı.

Hırka-i Saadet-i ziyaret

           Her yıl ramazanın onbeşinde, tahtta bulunan Padişah’ın Topkapı Sarayında Mukaddes Emanetler Dairesinde muhafaza edilen Hırka-i Saadet’i ziyaret edip yüz sürmesi gelenek haline gelmişti. O gün halk Padişahı görebilmek için yol boyunca toplanır, Padişah Yıldız ya da Dolmabahçe Sarayında oturuyorsa buradan hareketle Topkapı Sarayına gelirdi. Yağız atların çektiği zarif saltanat arabası geçerken halk “ Padişahım çok yaşa “ diye bağırır, arkalarda kalanlar, Tüm Müslümanların halifesi ve Osmanlı Sultanını biran olsun görebilmek için adeta birbirlerini çiğnerlerdi. Sultan Abdülhamit gibi suikast korkusu nedeniyle önceden açıklanan güzergahı değiştirip Beşiktaş’tan Saltanat kayığıyla Sarayburnu’na gelen Padişahlar da vardı.

           Sadrazam ve Şeyhülislam’ın başında olduğu ve devlet ileri gelenlerinden  oluşan alay da Ayasofya’da öğle namazını kıldıktan sonra topluca Saraya gelirlerdi. Daha sonra Hırka-i Saadet Dairesine gidilir, burada gümüş bir sandık içinde  titizlikle korunan kutsal hırka çıkarıldıktan sonra Padişah, yüz sürerdi. Bu sırada Padişahın imamı ve müezzinler tarafından kuran okunurdu.

           Yazar Haluk Şehsuvaroğlu’nun belirttiğine göre geçmişte Hırka-i Saadet’in eteği içi su dolu bir kazana batırılır, daha sonra bu su şişelere doldurularak devletin önde gelen kişilerine dağıtılırdı. Kendilerine bu sudan gönderilenler, bunu zemzem niyetine oruç açarken içmekteydiler. Bu adetin Sultan II. Mahmut döneminde kaldırıldığı bilinmektedir.

           Hırka-i Saadet ziyareti nedeniyle yeniçerilere iftarda baklava verilmesi, çeşitli görevlilere para ihsan edilmesi de usuldendi.

           Hırka-i Saadet’in ziyaretinden sonra sarayda Padişah ve devletin ileri gelenleri için özel farklı yemekler hazırlanıp ikram edilirdi. Bunlardan biri de ‘ Saray Yumurtası ‘ adı verilen yemekti. Çoğunlukla yumurta ve pastırmadan yapılan yemeğin harcını ise soğan, sirke, yenibahar ve tarçın’dan oluşmaktaydı.

           Yine  ramazanın onbeşinci günü Saray’da Kanuni döneminde başlayan bir gelenek uygulanırdı. İstanbul’da bulunan Yeniçerilere ve diğer asker ocaklarına ‘ 10 askere bir tepsi ‘ hesabıyla saray baklavası dağıtılırdı. Yeniçeriler bu baklavaları büyük bir törenle kışlalarına  götürüp orada yerlerdi.

           Fatih’te bulunan Hırka-i Şerif Camii’de normal günlerin dışında ramazan onbeşi ile yirmiyedisi arasında büyük bir ziyaretçi akımına uğramaktaydı. 1617 yılında Şükrullah Efendi tarafından İstanbul’a getirilen ve muhafaza altına alınan, Yüce Peygamberimize ait Hırka-i Şerif’e bu tarihler arasında halk tarafından yüz sürülür, dualar edilirdi. Hırka-i Şerif, günümüz ramazanlarında da halkın ziyaretine açılmaktadır.

Kadir Gecesi

           İslamın en kutsal gecelerinden biri olan Kadir Gecesi, Ayasofya o zamanlar henüz müze haline getirilmemişti –Nuruosmaniye, Fatih, Sultanahmet,Süleymaniye, Beyazıt, Yenicami başta olmak üzere tüm camiler, mahallelerdeki mescitler bu kutsal geceyi mutlaka camide geçirmek, mevlit ve hatim dualarında bulunmak isteyen müminler tarafından doldurulur, o ışıl ışıl muhteşem kubbelerin altında halk sabahlara kadar ibadet ederdi. Kadir Gecesinin, içinde Kadir gecesi olmayan bin aydan daha hayırlı olduğu müjdelendiğinden herkes camilere koşar, bu mübarek gece  hiç bitmesin isterdi.

           Kuran sure’lerinin Allah tarafından Cebrail aracılığı ile Peygamberimize bildirilmeye başlandığı gece olan Kadir Gecesinin bir başka özelliği de Camilerdeki ‘ Sakal-ı Şerif’in çıkarılmasıydı. Peygamberimizin sağlığında sakallarını kestirirken alınan ve İslam Aleminin çeşitli yerlerine dağılan bu kutsal emanetin Kadir gecesi halkın ziyaretine açılması bir gelenekti. Kadir gecesi, Sakal-ı Şerif, tekbir sesleri arasında saklandığı muhafazasından çıkarılır, mihrabın önünde yüksekçe bir iskemleye konularak ziyarete açılır, camide bulunanlar bu kutsal emanete saygı ile yüz sürerlerdi.

           Padişahlar da Kadir gecesi, din bilginlerinin, sarayların üst düzey görevlilern  de aralarında bulunduğu bir alayın başında Ayasofya Camiine gider, burada Padişahın imamının kıldırdığı “ Kadir Namazına “ katılır, daha sonra Saraya dönerdi. Bu alaya ise “ Kadir alayı “ adı verilmekteydi.

Eyüp Sultan ziyaretleri

           Eyüp Sultan, yüzyıllardır İslamın en kutsal yerlerinden biri olmak özelliğini korumuştur ve günümüzde de öyledir. Peygamberimizin sancaktarı Eyüp Sultan’ın kabrinin de yeraldığı Eyüp Camii, yalnız ramazan ayında değil, yılın her ayı, her günü ziyaret edilir. Burada namaz kılınır. Ramazanda özellikle ilk ve son cumalar burası mahşere döner. Yalnız İstanbul değil, Türkiye’nin dört bir yanından gelen binlerce kişi, burada huşu içinde ibadet eder.

           Eyüp Sultan’ın kabrini ziyaret ise bir usul çerçevesi içinde yapılmaktaydı. Mehmet Halit Bayrı, “ İstanbul Folkloru “ adlı eserinde bunu şöyle anlatır:

Türbeden geri geri çıkılır

           Eyüp Sultan’ı ziyaret belli başlı bir usule tabi gibidir. Ziyaretçi koridoru  sessizce geçtikten sonra türbenin dış kısmına gelir. Erkek ise burada, kadınsa mezarın ayak ucunda dua eder ve gümüş şebekenin etrafını saygı ile üç defa dolaşır. Çocuklara, mezarın ayak ucundaki atlas etek üç defa öptürülür. Ziyaretin sonunda türbenin iç kapısı yanında rahle üzerinde Kuran okuyan türbedara çocukların okutturulması ve tütsü alınması adettir. Kabrin bulunduğu asıl türbeden çıkarılırken, kabre yüz dönülmüş  olduğu halde geri geri yürünür ve kapıdan çıkmadan kabre sırt çevrilmez. Kabrin ayak ucundaki kuyudan içilen suyun kalp hastalığına iyi geldiği söylenir.

           Eyüp Sultanın çocukları sevdiğine halk tamamıyla inanmıştır. Onun için ana ve babalar senede birkaç defa çocuklarıyla beraber Eyüp Sultan’ı ziyaret ederler. Sünnet ettirilecek, okula başlatılacak çocuklar, hatta yeni işe girecek delikanlılar Eyüp Sultan Türbesine götürülür. Eyüp Sultan’a kuran, seccade, halı, tespih, yazı levhası, şamdan gibi şeyler adanır. İstekleri gerçekleşenler adaklarını yerine getirirler…

           Eyüp Sultan’da namaz kılıp türbeyi ziyaret edenlerden varlıklı olanların kurban kestirip etini yoksullara dağıtılması da usuldendi. Daha sonra avludaki güvercinlere yem, yaşlı leyleklere yiyecek verilir, böylece Eyüp Sultan ziyareti tamamlanırdı.

           Eyüp’e gelmişken bu semtteki kaymakçı dükkanlarına – Eyüp bir zamanlar kaymağı ile meşhurdu – girilir, burada kaymak yenirdi.. Ancak 1573 yılında bazı kadınların burada erkeklerle buluştuğu yolundaki şikayetler üzerine kadın kısmına kaymakçı dükkanlarına girmek yasaklanmıştı. Bu yasağın ne kadar sürdüğü ise bilinmemektedir.

           Kaymakçı dükkanından çıkışta da bu semtteki oyuncakçı dükkanlarından çocuklar için zilli tef, dümbelek, düdük gibi şeyler alınır, onlar sevindirilirdi.

Padişahlar kılıç kuşanırlardı

           Eyüp Sultan’ın bir başka özelliği de Padişahların ‘ Kılıç kuşanma ‘ törenlerinin burada yapılmasıydı. Tahta çıkan her Padişah, bir ‘ Kılıç alayı ‘ ile buraya gelir, türbeyi ziyaret edip namaz kıldıktan sonra kendisine Şeyhülislam tarafından kılıç kuşatılırdı. Halk da bu töreni ilgiyle izlerdi. Kuşanılan kılıç ise genellikle Peygamber Efendimizin, Hazreti Ömer’in ya da Yavuz Sultan Selim’in kılıcı olurdu. Burada son kılıç kuşanma töreni Altıncı Vahideddin için yapılmıştı.

“ BİZ İÇİNDE İKEN YETİŞEMİYORUZ “

           Eski İstanbul’un ünlü nüktedanlarından olan Keçecizade İzzet Molla bir ramazan gecesi, Fatih Camii’nde teravih namazı kılıyordu. Ancak imam, acele acele kıldırdığından , iri yarı bir kişi olan İzzet Molla nefes nefese kalıyordu.

           Namazın ortalarına doğru, elinde fenerle biri geldi. İmamın selam verdiğini görünce “ Eyvah, yetişemedik “ diye üzüldü. İzzet Molla bunu duyunca:

  • “ A birader “ dedi. Biz içerdeyken yetişemiyoruz. Sen nasıl yetişeceksin!”

Şeker Bayramının gelişi de davullarla ilan edilirdi

  • Bayram sabahları halk, Bekçi babanın davulu gümbürdeterek okuduğu “ Bu sabahın ayazına / Kalkın Hakkın niyazına / Abdest alın ey komşular / buyrun Bayram namazına “ manisiyle uyanır, kalkıp hazırlandıktan sonra Camilere giderlerdi. Evin büyüğünün Camiden dönüşünden sonra aile içi bayramlaşma başlardı.
  • Bayramın tadını en fazla çocuklar çıkarırdı. Yepyeni elbiselerini giyerek, el öper, kendisine verilen paralarla Bayram yerlerinde eğlenmeye giderdi. Fatih, Edirnekapı, Aksaray, Üsküdar, Doğancılar, Kuşdili’nde kurulan bayram yerleri çocuklarla dolup taşardı. Buralarda gözbağcılar, hokkabazlar, tel cambazları ve belden aşağısı pullu deniz kızı ilgiyle izlenirdi.
  • Şimdi bayramlar o eski tadı vermiyor. Nefes nefese bir yaşamın içinde, artan hayat pahalılığının etkisiyle birçok güzel geleneği terk etmek zorunda kaldık. Eski İstanbul Ramazanları da  yönüyle tarih oldu. Baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş !

.

           Eski İstanbul’da Şeker Bayramı hazırlıklarına,  Ramazanın son günlerinde başlanırdı. Varlıklı, ya da dar gelirli kim olursa olsun herkes, özellikle çocuklara yeni giyim eşyaları almaya çalışır, Mahmutpaşa, Kapalıçarşı Beyazıt Sergisi gibi büyük alışveriş merkezleri, halkla dolup taşardı. Bayramın tadını en fazla çıkaran da çocuklar olurdu. O günler öncesinden alınan özenle saklanan elbiseleri, ayakkabıları giymek, bayram yerine gidebilmek için biran önce bayramın gelmesini arzulardı. Bu arada bayram ziyaretine gelen çocuklar için mendil ve çil paralar, bekçi için ailenin maddi gücüne göre gömlek veya elbise, fakir akrabalar için de ihtiyaçlarını karşılayacak çeşitli giyim eşyaları ve Bayram Şekeri’nin alınması unutulmazdı. O zamanların gözde şekercisi Hacı Bekir’de bayram için özel yapılmış çeşit çeşit şekerler satılmaktaydı.

           Ramazanın gelişinde olduğu gibi, bayramın gelişi de arefe günü Akşam ezanından sonra mahalle aralarında çalınan davullarla ilan edilir, bayram sevinci geceden başlardı.

Bayram Namazı

           Bayram sabahı erkenden Bekçi Babanın davulu gümbürderdi.

           “ Bu sabahın ayazına

             Kalkın halkın niyazına

             Abdest alın ey komşular

             Buyrun bayram namazına “

           Bu maniyi ve davulun sesini duyan herkes, telaşla yatağından fırlar, hazırlanır, abdest alır, bir bayram sabahı böyle başlardı.

           Daha sonra ailenin büyüğü ve erkekler, bayram namazına giderler – aile fertleri ise yeni elbiseleri içinde onların dönüşünü beklerlerdi. Namazdan sonra eve dönen aile reisi, sırayla aile fertlerinin bayramını kutlarlardı. Çocuklar ellerini öperken büyükler “ Allah nice senelere yetiştirsin. Allah her gününüzü bayram etsin “ derlerdi. Mehmet Halit Bayrı, yaşlıların birbirlerinin ellerini karşılıklı avuçları içine almak suretiyle bayramlaştıklarını, buna ‘ Musafaha’      ( Tokalaşma ) denildiğini yazar. Bayramlaşma sırasında çocuklara, mendil ucuna düğümlenmiş olarak çil çil mecidiyeler verilirdi.

           Bayramlaşmadan sonra kahvaltıya oturulur, bundan sonra da Allahın rahmetine kavuşmuş aile fertlerinin mezarları ziyaret edilerek Fatiha ve kuran okunurdu. Bu arada evlere ilk bayram ziyaretleri de başlamıştır. Önce mani söyleyerek bekçi baba gelir, bahşişini alır, daha sonra pırıl pırıl elbiseler içinde komşu çocukları birkaçı bir arada bayramlaşmaya gelirlerdi. Gelen herkese istisnasız mutlaka şeker ikram edilmekteydi.

Haydi çocuklar bayram yerine

           Çocuklar kapı kapı dolaşıp bahşişlerini aldıktan sonra yanlarında mahalleden bir büyük olduğu halde bayram yerlerinin yolunu tutarlardı. O zamanlar bayram yerleri, belli başlı semtlerde, örneğin İstanbul yakasında Fatih, Edirnekapı, Sultanselim, Aksaray, Yedikule’de, Anadolu yakasında Üsküdar’da, Doğancılar, Haydarpaşa, Kuşdili’nde, Beyoğlu cihetinde Tophane, Çukurcuma, Kasımpaşa’da Kulaksız’da bulunmaktaydı.

           Buralarda çocukları, asma salıncaklar, kolon salıncakları, dönme dolap, Atlı karınca, ve Çekçek arabaların dışında çadırlar içinde tatlı sürprizler beklerdi. Örneğin eline aldığı eşyayı kaşla göz arasında kaybeden gözbağcılar, ağızlarından alev fışkırtan göstericiler, incecik tel üzerinde ayaklarında tenekeler olduğu halde yürüyen Cambazlar ve belden aşağısı pullu deniz kızı… Çocuklar bu deniz kızını biraz da korkuyla karışık ilgiyle seyrederlerdi.

           Doğal olarak bu bayram yerleri satıcıların da akınına uğrardı. Bunlar arasında akla, hayale gelmeyecek olanlar da bulunmaktaydı. Simitçiler, çörekçiler, fıstıkçılar, elma şekeri, horoz şekeri satanlar, baloncular, düdükçüler, Eyüp oyuncakları satıcıları bayram yerlerinin değişmez figuranları gibiydiler. Komşu evlerinde el öperek alınan çil çil paralar kısa sürede el değiştirir, satıcıların ya da salıncak kuranların ceplerine girerdi.

Bayram ziyaretleri

           Çocuklar bayram yerlerini doldururken büyüklerde bayram ziyaretlerini sürdürürlerdi. O zamanın taksileri diyebileceğimiz arabalar, talikalar tutulur, özellikle fakir akrabalara öncelikle gidilerek alınan hediyelerle onlar sevindirilirdi. Ziyarete giderken bir kutu şeker götürülmesi de adettendi. Tatlı yenilir, tatlı konuşulur, bir bayram daha idrak edildiği için Tanrıya şükredilirdi. Ve bu karşılıklı ziyaretler bayramın üç günü de sürerdi.

           Araştırmacı dostumuz M. Sabri Koz’un belirttiğine göre, 30 ramazan Müslüman müşterilerinden yoksun kalan meyhane sahipleri, bayramın ilk günü hatırlı müşterilerine bir tabak uskumru dolması ya da midye gönderirlerdi. Bu hediye ‘ Bizi unutmayın ‘ anlamına gelmekteydi.

YİTİP GİDEN GELENEKLER

           Günümüzde bayramlar o eski tadı vermiyor.

           Birçok aile reisi için bayramlar – manevi huzuru gözardı edilerek – bütçeye ek yük getiren günlere dönüştü.

           Çalışan kesimden kimileri ise ayların yorgunluğunu çıkarmak için bayramı fırsat bilip turistik yerlere akın ediyor. Hele hele iç turizmin hareketlenmesi için bayram günlerinin önüne ve arkasına eklentiler yapılması bayram ziyareti yerine tatile gidenlerin sayısını arttırdı.

           Soluk soluğa sürdürdüğümüz bu yaşamda, birçok güzel geleneği terk etmek zorunda kaldık ya da terk ediyoruz.

           Ne fakir akrabaların ziyaret edilip, alınan hediyelerle sevindirilmesi, ne şeker götürülmesi ve ne de yaşlıların ziyaret edilip hatırlarının sorulması… Kabir ziyaretleri de giderek azalıyor. İslamın güzel bir geleneği olan yardımlaşma, fakir komşuyu gözetme de neredeyse tarih olmak üzere.

           Artık bayram sabahları, eski ama temiz elbiselerini giyip, pencere önlerinde günlerdir görmedikleri çocuklarının, torunlarının ziyaretini sabırsızlıkla bekleyenlerin çoğu hayal kırıklığına uğruyor. Bayramlar tatil yolunda cep telefonu ile kutlanıyor. Uzak semtlerde yaşayan tek tük akrabalar da unutulmuşluğun ezikliği içinde komşu çocuklarının ziyareti ile avunmaya çalışıyor.

           Yitip giden sadece gelenekler değil… Günümüzde Yunanlıların sahip çıkmaya çalıştığı Karagöz, çoktan pılını, pırtısını topladı, dönüşü olmayan yolculuğa çıktı. Billur sesli kantocuları da zamanın eskitip soldurduğu fotoğraflarından tanıyoruz. Nurhan Damcıoğlu ve Huysuz Virjin de olmasa onu da unutacaktık.

           Anlayamadım, Şehzadebaşı mı dediniz? Yıllarca her ramazan ayında İstanbul’un eğlence merkezi olan Şehzadebaşı’nda Amelya’nın, Peruz Hanın ve daha nicelerinin seslerinin sindiği sahneler, tiyatrolar 1958’de girişilen imar hamlesi arasında yıkılıp yerlebir edildi.

           Şehzadebaşı’ndan dozer geçti, bütün sesleri kesti

           Böyle mi olmalıydı?

           Baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş.

           Her ne kadar sürcü lisan ettiysek ( Dilimiz sürçtüyse ) affola…

                                                     SON

Yazan:

ERTAN ÜNAL

Temmuz 2009

SİTEDE YAYINLANAN 5 BÖLÜMLÜK BU YAZI DİZİSİNE AİT ÖZET KAYNAKÇA

“ Eski İstanbul Ramazanları “ / Halit Fahri Ozansoy / “ Asırlar Boyunca İstanbul “ / Haluk Şehsuvaroğlu /  “ Türk İstanbul “ / Reşat Ekrem Koçu / “ Şehir mektupları “ / Ahmet Rasim/ “ Ramazan Karşılaması “ / Ahmet Rasim / “ İstanbul “ / M. Halit Bayrı / “ Eski İstanbul yaşayışı “ / Müsahipzade Celal / “ Ayrılıklar “/ Ruşen Eşref  / Karagöz “ / Cevdet Kudret / “ Orta Oyunu “ / Cevdet Kudret, “ Direklerarası “ /  Haldun Taner / “ Mahyacılık sanatı “ /  Prof. Dr. Süheyl Ünver / “ İstanbul nasıl eğleniyordu ? / Celal Esat Erseven /   Tarihe Mal olmuş fıkralar / M. Zeki Pakalın / “ Eski İstanbul’un ünlüleri “ / Şemsettin Kutlu / “ Ahmet Rasim “  / Agah Sırrı Levent / Osmanlı Tarihinde yasaklar” / Reşat Ekrem Koçu / “ Kahveler Kitabı “/ Sâlah Birsel / “ 18 Yüzyıl Türkiyesinde örf ve adetler “ / M. D’Ohsson’dan Zerhan Yüksel çevirisi / “ 125 yıl önce İstanbul “ / Mis Julia Pardoe’den Bedriye Şanda çevirisi / “ Mahmut Paşa “ / N. Ahmet Banoğlu / “ Yakın Çağlarda Türk Tiyatrosu / Refik Ahmet/ İstanbul’da bir sene “ / Mehmet Tevfik / “ Bir zamanlar Kadıköy / Adnan Giz / “ Direklerarası Türk Tiyatrosu hikayeleri “ / Burhan Arpad.

Ayrıca: Prof. Dr. Süheyl Ünver, Uğur Derman, Reşat Ekrem Koçu, Hasene Ilgaz, Ercümend Ekrem Talû, Şemsettin Kutlu’nun Hayat tarih, Yıllarboyu Tarih, Tarih Dünyası Dergilerinde yayınlanmış konuya ilişkin çeşitli makaleleri.

Fotoğraflar : Hayat Dergisi Koleksiyonları, Haluk Özözlü arşivi ve Ertan Ünal Kolleksiyonu

Yanıt Yazabilirsiniz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Post