Ertan Ünal
Kasım 2005
Gazi’nin 6 büyük gazetenin başyazarına yaptığı açıklama
“ ERMENİLERE TOPRAK VERİLMEZ “
Gazi Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşını destekleyen gazetecilerle 16 Ocak 1923 günü İzmit’te basın toplantısı yapmış, yaklaşık 6 saat süren bu toplantıda geleceğe yönelik planlarını ve çeşitli konulardaki görüşlerini açıklamıştı. İçeriği 6 yıl gizli tutulan toplantıda Mustafa Kemal bir soru üzerine “ Bu yurdu yalnız Ermeniler istemiyor. Keldaniler, Asuriler, daha bilmem kimler bu hevese düştüler. Eğer bunların hepsine birer yurd vermeye kalkarsak bizim elimizde yurd kalmaz. Bizden o kadar çok şeyler istiyorlar “ demişti.
BAŞKOMUTANLIK Meydan Savaşı Türk Ordusunun “ Büyük Zafer”iyle sonuçlanmış, Mudanya’da imzalanan ateşkes antlaşmasıyla Ulusal Kurtuluş savaşı sona ermişti. Tüm Anadolu düşmandan temizlenirken, başkent İstanbul ve Batı Trakya, Lozan’da başlayan ve yeni Türk devletinin sınırlarının çizildiği barış görüşmelerinin sonucunu bekliyordu.
Ülke büyük bir sevinç içinde çalkalanırken Mustafa Kemal’in meclisteki ve toplumdaki muhalifleri çeşitli iddia ve görüşlerle ortalığı bulandırmaya çalışıyorlardı. Ordu niye taarruza devam etmemiş, İstanbul ve Batı Trakya’yı işgalden kurtarmamıştı ? Ordu Büyük Zafer’le görevini tamamladıysa komutanlar neden idareyi sivillere bırakmıyordu ? Hilafet muhafaza edildiğine göre bu görev ona verilmeliydi ! Halifelik kurumunun muhafazası için Mustafa Kemal’e halife olmasını teklif edenler bile vardı.
Hele Gazi’nin 1922’nin Aralık ayı içinde Ankaralı gazetecilere yaptığı açıklamada barıştan sonra halkçılık ilkesine dayanan , Halk Fırkası adı altında bir siyasi parti kurmak istediğini belirterek , tüm aydınları görüş belirtmeye çağırması ortalığı büsbütün karıştırdı . Halkçılık ne demekti? Yeni parti sınıf esası üzerine mi kurulacaktı ? Yoksa Mustafa Kemal’in gizli başka düşünceleri mi vardı ?
GAZETECİLERİ İZMİT’E ÇAĞIRDI
İstanbul, bu sorularla çalkalanırken, muzaffer başkomutan Mustafa Kemal, bir yurt gezisine çıkmaya karar verdi. Gazi’de, kurmayı düşündüğü parti ( Halk Partisi ) ile ilgili olarak halkın nabzını yoklayacak, bu arada toplumda bir deprem etkisi yapacak atılım ve devrimlerle ilgili olarak aydınlarla görüşecekti.
Kurtuluş Savaşı’nı başından beri kalemleriyle destekleyen, İstanbul’da yayınlanan altı büyük gazetenin baş yazarı da gelişmeler konusunda görüşlerini almak üzere Gazi ile görüşme talebinde bulunmuşlardı. İşgal altındaki bir kentte tehditlere aldırış etmeden, canını ortaya koyarak yüreklerindeki duyguları kalemlerine aktaran bu gazetecilerin isteğini Gazi kabul etti. Onlarla 14 Ocak’ta çıktığı yurt gezisi sırasında İzmit’te görüşecekti. Gazetecileri İzmit’e getirmekle de , Ankara Hükümetinin İstanbul’daki temsilcisi Dr Adnan ( Adıvar ) Beyi görevlendirdi.
Tevhidi Efkar Başyazarı Velit Ebüzziya, Vakit Başyazarı Ahmet Emin ( Yalman ) , Akşam Başyazarı Falih Rıfkı ( Atay ), İleri Başyazarı Suphi Nuri ( İleri ) , İkdam Başyazarı Yakup Kadri ( Karaosmanoğlu ) ve Tanin Gazetesi Başyazarı İsmail Müştak ( Mayakon ) Adnan Adıvar’ın başkanlığında toplu olarak yola çıktılar. Kafile’de Adnan Adıvar’ın eşi Halide Edip (Adıvar ) Hanım ve Adnan Bey İstanbul’a gelene kadar onun görevini yerine getiren Kızılay Başkanı Hamit Bey de yeralmaktaydı.
Bu topluluğa İleri Gazetesi’nin İzmit Muhabiri Hakkı ( Kılıçoğlu ) Bey de katıldı.
AV KÖŞKÜ’NDE TOPLANTI
Gazeteciler, İzmit halkının ‘ saray ‘ dediği binanın alt katındaki geniş salonda toplandılar. Burası Sultan II. Mahmut zamanında yapılmış, Sultan Abdülaziz zamanında baştan başa yenilenmiş, zarif bir av köşküydü. Toplantıda konuşulacakları kaydetmek üzere TBMM’den 4 görevli de salonda yeralmış bulunuyordu.
Muzaffer Başkomutanı görecek olmanın heyecanı içindeki gazeteciler, daha önceden hazırladıkları sorulara bir kez daha göz atarken Gazi içeri girdi. Annesini kaybetmiş olmanın verdiği üzüntüyü dudaklarındaki tebessümle gizlemeye çalışarak herkesin tek tek elini sıkıp hatırlarını sordu. Sonra kendisine ayrılan yere oturarak şunları söyledi:
“ Konuşacağımız esaslı meseleler ne ise evvela onları tespit edelim. Hangi noktaları öğrenmek istiyorsunuz ? “
Gazeteciler, Gaziyi soru yağmuruna tutmak için acele ediyorlardı. Sorular peşpeşe gelirken, O durmadan not alıyordu.
İlk soruyu Suphi Nuri Bey sordu. “ Barışa nasıl varacağız ? Seçimler ne zaman yapılacak ? “ dedi O’nu diğerlerinin şu soruları izledi:
İsmail Müştak Bey – İstanbul’un geleceği ne olacak ? Yine başkent olarak kalacak mı ?
Yakup Kadri Bey – Büyük Millet Meclisinde ki ceryanları öğrenmek istiyoruz. Guruplar arasında ihtilaf olduğunu işitiyoruz. Bu ihtilafların mahiyeti nedir ?
İsmail Müştak Bey – Yeni Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ( Anayasa ) yeni Türk Devletinin kesin ve sürekli şeklini sağlacak ve belirleyecek bir yasa olacak mı ?
Suphi Nuri İleri – Eski savaş sorumluları cezalandırılacak mı?
Ahmet Emin Bey – Nüfus meselesi, muhaceret meselesi (göçmen) mevcut nüfusu yaşatmak meselesi vardır. Harp ve sefalet yüzünden azalan nüfusun tezyidi ( arttırılması ), hariçten muhacir ( göçmen ) celbi (getirilmesi) için ne gibi tedbirler alınacak ?
Suphi Nuri Bey – İstikbalde yalnız mı yaşayacağız ? Yoksa bir devletle mi ittifak edeceğiz ?
Ahmet Emin Bey – Hakimiyeti Milliyeye karşı mücadele etmek meşru addedilecek mi? Sonra birde memur meselesi vardır. Fırkalara mensup memurlarla devlete mensup memurlar vardır. Bir fırka ( Parti )mevkii iktidara gelince diğer fırkaya mensup memurların çıkarılması lazım gelecek. Bu yüzden mütehassıs memurlardan istifade imkanı kalmayacak. Bunlar hakkında bir tedbir alınacak mı? “
“ SAVAŞIN SORUMLUSU ENVER PAŞA’DIR “
Gazi, burada elinin bir hareketiyle soruları kesti ve kendisi bir soru sordu :
“ İstanbul’da hilafet ve saltanat meselesi mevzubahis oluyor mu ?” Soruyu İsmail Müştak Bey cevaplandırdı ‘ Gönüllerde mevzubahis oluyor ‘ (İçten içe konuşuluyor ) dedi.
Gazi ‘ Ne suretle ‘ diye sorunca devam etti;
“ İstanbul’da memnuniyet veya gayrimemnuniyet meselesi var. Halk kendisinin memnun edilip edilmediğini düşünüyor. Saltanat ve hilafet meselesi de halkın memnuniyet veya ademi memnuniyeti suretinde mevzubahis oluyor. İstanbul Halkının büyük bir kitlesini teşkil eden memurin sınıfı büyük bir ümitsizlik içindedir. “
Gazi bu sözleri not alırken Suphi bey “ Mudanya Mütarekesi yapılmasaydı ordular harekatına devam etseydi daha iyi olmaz mı idi ? “ diye sordu. Gazi şu cevabı verdi;
“ Mudanya Ateşkesi ile ordu hareketiyle elde edilecek sonuçları elde etmişsek barış görüşmelerini belirsiz bir süre uzatmaya ne gerek var ?
Savaş sorumlularına temas etmişsiniz. İtiraf ederim ki ben, Osmanlı devletinin nasıl bir maksat ve gaye ile savaşa girdiğini anlamış değilim. Harpten büsbütün kaçınmak mümkün müydü ? Hiç olmazsa daha sonra giremez miydik ? Bunların değerlendirilmesinde fayda vardır.
Savaşa girdikten sonra yönetim bakımından birçok hatalar işlenmiştir. Orduların görevi ülkelerin kendi varlıklarını korumaktır. Bunu unutup yabancıların gayelerine alet olmak doğru değildir.
Savaşı yönetenler kendi varlığımızı unutup başkalarının esiri olmuştur. Kendi ülkemizi savunmaya yetmeyen kuvvetlerimizi, Galiçya’ya Makedonya’ya ve İran’a göndermekle hata edilmiştir. Bu hataların birinci sorumlusu Enver Paşa’dır. Onun emriyle hareket eden kumandanları sorumlu tutmak doğru değildir. Onlar görevlerini yapmışlardır. Politik sorumlular da ölmüşlerdir. Bu yüzden hangi sorumlulardan bahsediyorsunuz ?
“ OLAYLAR ANKARA’YI BAŞKENT YAPMIŞTIR “
Gazi (devamla) – Merkezi hükümet neresi olacak diye sorulmuştu.
Hükümet merkezi neresi olmalıdır ? Düşündük. Bendenizce iki noktadan tetkikat yapmak icapeder, Biri her nevi taarruz ve tecavüze karşı yerinden kıpırdamıyarak kuvvet ve sukunetini muhafaza edebilecek bir yer olmalı. Bu itibarla tabii memleketin merkezini araştırmak lazım. Yoksa bir geminin topundan telaşa düşebilecek bir yerde hükümet merkezi olamaz.
İkincisi Hükümet merkezi öyle bir yerde olmalı ki hükümet nazarını memleketin bütün muhitlerine müsavi ( eşit ) surette atfedebilsin. Memleketin bir kenarına çekildiğimiz zaman vatanın bizden uzak kalan gayri mamur yerlerini unutuveriyoruz. Biliyorsunuz ki Anadolu bugün baştan başa harabe halindedir. Kasaba ve şehir denilen yerler de öyledir. Niçin böyledir ? Çünkü İstanbul’u merkezi hükümet yapmışız ve kendimizi yalnız onun cazibesine kaptırmışız.
Birçok sebepler başkentin ( Ankara – Kayseri – Sıvas ) müsellesi (üçgeni ) içinde bir noktada olmasını icab ettiriyor. Bu üçgenin ortasında bulunan Ankara pekala başkent olabilir. Esasen olaylar da orasını merkez yapmıştır.
Sizin gibi aydınlar ve ulusu aydınlatmaya çalışan kişiler Ankara’ya, hatta Van’a, Erzincan’a ve Bitlis’e gitmelisiniz. İşte Ziya Gökalp Diyarbakır’da. Orada bir gazete çıkarıyor. Kısa sürede çevresinde yarattığı hassasiyet çok dikkat çekicidir.
Sizin gibi münevverler ( aydınlar ) gidecekleri yerlerde başlı başına bir alem yaratabilirler. Memleketin yalnız bir yerinde değil, beş on yerinde birer ilim merkezi, nur merkezi, irfan merkezi yapmalıyız. Millet bahtiyar olsun. Hükümet merkezi neresi olmalı ? Ben böyle bir meseleden bahsedilmesini bile yerinde bulmuyorum.
İstanbul’dan bahsediyorduk. İstanbul Hükümet merkezi olmadıktan sonra kendi büyüklüğü ile mütenasip ( oranında ) bir idare teşkilatına malik olacak. Fakat hiçbir zaman müstesna bir şehir gibi hususi bir idareye malik olmayacak. “
“ ERMENİLERE TOPRAK VERİLMEZ “
Gazi, konuşmasının devamında ülkenin nüfusu ile ilgili soruyu cevaplandırdı. “ Hakikaten nüfusumuz arazimize göre pek azdır. Bunun sebebi basittir “ diyerek şöyle devam etti:
“ Vaktiyle büyük imparatorluklar tesisine ( kurmaya ) heves ettik. Fütuhat yaptık. Dünyayı almak istedik. Her zaptettiğimiz yere Anadolu halkını gönderdik. Oralarda öldürttük. Avrupa’nın bir kısmını, Mısır, Irakı, Hicazı, Yemeni müdafaa ve muhafaza için öldürttüğümüz Türk gençlerinin sayısını kim bilir ? Bunu telafi için sıhhı ve içtimai tedbirler alacağız. Hariç’ten (Dışardan) muhacir ( göçmen ) getireceğiz. Askerlik müddetini azaltacağız. İnsan kuvveti yerine makine kuvveti ikame edeceğiz.
Suphi Nuri – Paşa Hazretleri ortada bir de Ermeni yurdu meselesi var. Bunlar yurt verilmezse şuraya, buraya münferiden ( tek başına ) gelebilecekler mi ?
Gazi – Münferiden gelmelerini menedemeyiz. Bu yurdu yalnız Ermeniler istemiyorlar. Keldaniler, Asuriler, daha bilmem kimler bu hevese düştüler. Eğer bunların hepsine birer yurd vermeğe kalkarsak bizim elimizde yurd kalmaz. Bizden o kadar çok şeyler istiyorlar. “
HİLAFET SORUNU
Gazi – “ Şimdi hilafet meselesi hakkında konuşalım. Velit beyefendi siz nasıl görüyorsunuz, nasıl düşünüyorsunuz? “
Velid Bey – “ Sayın Paşam, ben bu meseleyi düşünmedim. Barıştan sonraya bırakılmasından yanaydım. Şimdi hepsinin üstünde olan ülkemizi düşmandan kurtarmak olduğu için bütün düşünce ve çabamızın buna ayrılmasından yanayım. Diyorum ki bunlar çok esaslı meselelerdir. Bunu iyice araştırabilmek için zihinler diğer meselelerden uzak olmalıdır. “
Gazi – “ Arkadaşlar bir fikir ileri sürecekler mi ? Müsaade ederseniz yine ben devam edeyim. Çok istenirdi ki bu sorunun tartışması barıştan sonraya kalsın. Fakat şimdi görülüyor ki bundan hararetle bahsedenler var. Biz ‘ Zamanı değil. Sukuneti koruyalım, asıl uğraşacak önemli görevlerimiz vardır ‘ diyelim. Fakat Şükrü Efendi – Karahisar ( Afyon Milletvekili ) – diyor ki ‘ Halife şu demektir. Halifenin yetkisi şudur, görevi budur. “ ve düşünce tüm ulusun aklına giriyor. Madem ki olumsuz hareket vardır. Bunu karşılamak zorundayız.
Yapmak istediğimiz bilim, ilim ve dinsel yönden bu ülkenin ve ulusun hayatı refahı ve saadeti bakımından doğru olup olmadığının incelenmesidir. “
Falih Rıfkı (Atay ) Bey – Paşam sulhtan ( barıştan ) sonra daha güç olur. En uygun dönem bugündür. “
Ahmet Emin ( Yalman ) Bey – Durumun açık olmamasından ileri gelmiyor mü ? Hilafetin tüm İslam alemini içine alan bir müessese olduğu ortaya çıkar. Bir iç mesele olmak niteliğini kaybeder. “
Gazi – “ Biz bu meseleyi siyaseten halletmişizdir. Dünya yüzünde yeni ve müstakil ( bağımsız ) bir Türk devleti vardır. Devleti kuran milletin bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır. Memleketin yegane, hakiki mümessili (temsilcisi ) bu meclistir. Türkiye Devletinin reisi de vardır. Bu şekil şer’idir, ilmidir, özellikle devletin istikbalini en iyi koruyabilecek bir şekildir. Türkiye Devleti başka bir makam tanımaz. Zaten başka bir makam yoktur. Hilafetin resmi durum ve niteliği yoktur.
Hilafet demek tüm islam alemine şamil ( kapsayan ) bir idare noktası demek ise tarihte bu hiçbir vakit gerçekleşmemiştir. Bütün islam aleminin halife sıfatıyla bir kişi tarafından idaresi de vaki değildir.
Hazreti Ali döneminde “ Sıffin “ Savaşından sonra İslam Dünyası halife adı altında , emir – ül müminin adı altında iki kişinin yönetiminde kaldı. Bir tarafta Ali halifeyim diye hükümet etmişti. Öte tarafta da Muaviye aynı sıfatla hükümet ediyordu. Abbasiler döneminde ise bir tarafta Bağdat’ta, diğer tarafta Endülüs’te halifeyim diye saltanat sürenler vardı. Bugün Fas’ta ve Sudan’da halife var. Onlar da kendilerine Emir-ül Mümin diyorlar. Bundan böyle tüm müslümanları hilafet adı altında bir noktaya bağlamanın imkanı yoktur. Şimdi Mısır, Hindistan, Türkiye ve Batı islamlarının tümünün kendi çevrelerinin şeraitinden ( şartlarından ) ananelerinden, geleneklerinden uzaklaştırılarak ‘ Ümmet ‘ adı altında birleşmelerine nasıl imkan tasavvur olunabilir. Bu tarihin hükmüdür. Diğer taraftan dinin hükümleri de ayrı değildir. Hakikaten din yönünden hilafet denilen şey yoktur. Peygamber şöyle demiştir:
“ Benden 30 yıl sonra hilafet yoktur. “
TEK DERECELİ SEÇİM
Gazi, daha sonra kuracağı Halk Fırkası’nın ilkeleri ve çalışma programı hakkında bilgi verdi. Meclisteki gruplaşmalara değindi. Daha sonra sorulara devam edildi:
Ahmet Emin Bey – “ Paşa Hazretleri bir dereceli intihab (seçim ) hakkında ne düşünüyorsunuz ? “
Gazi – “ Mevcut intihabat ( seçim ) kanunu bizim bugünkü prensiplerimize mutabık ( uygun ) değildir. Hükümetin görüşüne göre düzenlemiştir. Doğrudan doğruya halkla temasa gelerek intihab yapmak lazımdır. Fakat şimdi buna zaman yoktur. Vücuda getireceğimiz fırka daha milli ve makul şekiller tanzim etsin. “
Ahmet Emin Bey – “ Halide Edip Hanımefendi’yi meb’us ( milletvekili ) görebilecek miyiz ? “
Gazi – “ Bu hususta kanunda bir sarahat ( açıklık ) yoktur. Mamafih şimdiye kadar elli bin zükur ( erkekler ) nüfusa bir mebus çıkmıyor muydu ? Şimdi alelıtlak ( Genel olarak ) elli binde bir mebus dersek o zaman bu kayıtla erkeklerle beraber kadınlar da mevzuu bahis olur. Kadınlara bu alelıtlak tabiri ile bir intihab ( seçim ) hakkı verilmiş olur.
Halide Edip Hanım – “ Paşam bu kararı bu meclis verir mi ? Yoksa ikinci bir meclis mi verir ? “
Gazi – “ Bu noktayı ben bazıları ile konuştum. Buna henüz itiraz edenler var. Fakat ergeç olacaktır. Buhara’da İran’da Afganistan’da müslümanlar şapka giyerler. Şapka ile namaz kılarlar. Hicaz’da, Yemen’de de böyledir. Bizden her yerden fazla mı taassup ( Bağnazlık ) vardır? “
6 SAAT SÜRDÜ
Gazi’nin ağzından geleceğe yönelik düşünceleri öğrenmenin heyecanı içindeki gazeteciler, O’nu soru yağmuruna tutarken, zamanın nasıl geçtiğini farketmemişlerdi. 16 Ocak Salı akşamı saat 21.30’da başlayan toplantı geceyarısını da aşmış, saat 03.00’de sona ermişti. Gazi, salonda bulunanlara veda ederek ayrılmadan önce son söz olarak şunları söyledi:
“ Atiye ( Geleceğe ) ait politikamız hakkında görüşmek arzusunu izhar buyurmuş idiniz. Bunu uzun uzadıya şimdi görüşmek mümkün değildir. Başka bir zamana bırakalım. Yalnız şunları da ifade edeyim:
Sulh olmak ihtimali vardır. Olmamak ihtimalini de nazarı dikkatte tutmaktayız.Tedbirlerimiz vardır. Çünkü canımız çok yandı, çok aldatılmışızdır. Hatta bugün bile aldatılmış bir haldeyiz. Mudanya mukavelesinin ahkamına ( hükümlerine ) mugayir ( karşıt ) hareketler olduğunu görüyoruz.
Hiç şüphesiz sulh olduktan sonra çok çalışmak luzumuna kaniyiz. Bunun için zayiatımızı ( kayıplarımızı ) en az bir zamanda telafi edecek esaslı bir program yapmaya mecburuz. Bu program üzerine fırka teşekkül edecektir.
MUSTAFA KEMAL, KONUŞULANLARIN YAZILMAMASINI İSTEMİŞTİ
TOPLANTININ İÇERİĞİ 6 YIL GİZLİ TUTULDU
TBMM Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemal, İzmit’te yaptığı basın toplantısına katılan gazetecilere geleceğe yönelik düşüncelerini açıklayıp , yapmayı düşündüğü atılımları anlatırken bunların yazılmamasını istemişti. Mustafa Kemal, bu arada o günlerde toplumda tartışma konusu olan bazı sorunlar hakkındaki görüşlerini belirtmişti.
Gazeteciler Başkomutana verdikleri söze sadık kalarak toplantının içeriğini açıklamadılar. İzmit’e gidip O’nunla görüştüklerinden sözettiler, Türkiye’nin yeni bir dönemin başında olduğunu belirttiler, ancak sorular ve cevaplar yıllarca gizli kaldı. Bu süre içinde Cumhuriyet’in temel taşları olan devrimler peşpeşe gerçekleştirilmiş, Türkiye ile çağdaş batı ülkeleri arasındaki uçurumun kapatılması için çalışmalar hızlandırılmış, sözün kısası Mustafa Kemal’in basın toplantısında söylediklerinin çoğu gerçekleşmişti. Ancak toplantının içeriği hala gizliydi. Kim ne sordu, ne cevap aldı, Mustafa Kemal’i kızdıran sorular soruldu mu, bunlar bilinmiyordu. “ Kabuk değiştiren “ ülkede öylesine önemli değişiklikler olmuştu ki basın toplantısı unutulmuş, gitmişti. Ama unutmayanlar da vardı.
Mustafa Kemal’in İzmit’teki basın toplantısında O’nun refakat subayı olarak bulunan, daha sonra girdiği seçimlerde Siirt’ten milletvekili seçilen ve Milliyet Gazetesi’nde başyazarlık yapan Mahmut ( Soydan ) Bey, 1929 yılında Gazi’ye başvurarak toplantı içeriğinin yayınlanması için iznini istedi. Mahmut ( Soydan ) Bey, toplantının önemli bir tarihi olay olduğunu, gelecek kuşaklarında okuması gerektiğini belirterek tutanakların yayınlanması gerektiğini savundu. Gazi, bu izni verince toplantının metni, “ Gazi ve İnkilap “ başlığı altında 26 Kasım 1929 – 7 Şubat 1930 tarihleri arasında Milliyet Gazetesi”nde yayınlandı. Soydan, Atatürk’ün bazı önemli konuşmalarını da bu metnin sonuna eklemişti.
Bu yayından 40 yıl sonra, Kocaeli Milletvekili İsmail Arar – Milli Eğ,t,m, Adalet ve Devlet Bakanlıkları yapmıştır. – Gazi’nin bu basın toplantısının gazete sayfaları arasında unutulup gittiğini, hatta – kendi ifadesiyle – Türk Devrim Tarihi Enstitüsü tarafından yayınlanan
“Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve beyannameleri adlı kitaplara” da alınmadığını görünce kolları sıvadı ve bu tarihi olayı “ Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı “ adı altında kitap haline getirdi. Türk tarihine büyük bir hizmette bulunan İsmail Arar’ın 1969 yılında yayınlanan bu kitabı , bu konuda başvurulacak en sağlıklı kaynaktır.
BAŞYAZARLAR NELER YAZDI?
Mustafa Kemal’in basın toplantısına katılan başyazarlar, O’nun isteği üzerine konuşulanları yazmamış ama izlenimlerini anlatmışlardı. 19 Ocak 1923 günü ise Başkomutanlıkça “ Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul Matbuatı Erkanına ( Basın mensuplarına ) pek mühim beyanatı “ adı altında bir açıklama yapılmış, bu açıklamada konuşulanların büyük ve önemli bölümlerinin çıkarılmış olduğu görülmüştü.
AKŞAM Gazetesi başyazarı Falih Rıfkı (Atay ) Bey, görüşmeden sonra şunları yazmıştı:
“ İlk defa hürriyet ihtilalinin bayrağını açan , bu sancak altına çağırdığı fedai ve kahramanlarla dört sene içinde büyük bir ordu ve yeni bir devlet kuran Mustafa Kemal Paşa, bugün bir inkilap mücadelesinin başında ve başlangıcındadır.
Şimdiye kadar bu memlekette kurtarıcı fikirler yok değildi. Fakat ilk teceddüt günlerinden beri gelip geçen nesiller arasında hiç kimsede bu fikirleri tatbik edecek cesaret ve feragat yoktu. Mustafa Kemal Paşa mahvolmuş zannolunan zaferi kazandıktan sonra herkesin şüphe ve teceddütle ( yenileşme, yenilik ) gördüğü fikirlerini ortaya attı. Zira biliyordu ki bu mefkurelerle (ülkülerle) tutuşmuş reislerin arkasında sırf kendi çocuklarının iradesi ve fedayı nefsi ( nefislerini feda etmesi ) ile halasa ( kurtuluşa ) eren bu vatan ve bu milleti tekrar İstanbul’daki Saray ve Babıaliye teslim etmek cinayettir.
“ YENİ BİR İSTİKBAL HAZIRLANMAKTADIR “
Vakit Gazetesi Başyazarı Ahmet Emin Yalman ise “ Milli İstikbal hazırlıkları “ başlıklı yazısında özetle şöyle diyordu:
“ Altı gazetenin baş muharrirleri Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin etrafında bir kavis çevirmiştik.
Altı mütehassıs gazetecinin dimağından doğan suallerin arkası alınıncaya kadar yarım saat geçti.
Mustafa Kemal Paşa altı saat mütemadiyen müselsel ( zincirleme, ard arda ) bir tarzda izahat verdiler. Kendileri söz söylerken rehberliğin en mükemmel numunesine malik olmanın bizim vaziyetimizde bir millet için ne kadar fevkalade bir manevi servet olduğunu düşünüyor ve büyük bir kalp kuvveti duyuyordum.
İzmit’e giderken bende bedbinliğe ( karamsarlık ) yakın hisler vardı. Şöyle düşünüyordum:
‘ Misakı Milli’yi tahakkuk ettirdik. Birkaç sene evvelki halimize nazaran bu netice havsalaya sığmaz bir muvaffakiyettir. Fakat başka bir memleket sulh akdedince ( Barış imzalayınca ) belki de tabii hayata avdet etmeyeceğiz. Ortada bu yolda çalışmaya hazırlık yok. İstikbale ait hedeflerimiz tesbit edilmemiş ve zihinlere yerleşmemiş. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri istikbali hazırlayabilecek en büyük kuvvettir. Bu kuvvet milli mesainin başına geçecek yerde bir ( Halk Fırkası ) kurarak sınıf mücadeleleri ihdas etmek ( meydana getirmek ) istidadını gösteriyor. Bu çığır mahdut ( kısıtlı ) milli kuvvetlerimizin birbirini muattal ( kullanılmaz ) bırakmasına sebep olmayacak mı ? “
İşte İzmit!e böyle düşüncelerle gittim. Yapılan hazırlıkların mahiyetine nazaran endişelerimin yersiz olduğuna itminan kesbettim. ( yürekten inandım ) Müsterih bir kalple dönüyorum. Paşa Hazretleri baştan başa bir harabe halinde bulunan memleketin imar ve i’lası ( yükseltilmesi ) için bütün milletin yeni bir Misaki Milli, bir Çalışma Misaki Millisi ile işe girişmesi lazım geldiği mütelaasında bulunuyorlar.
Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin sulhtan ( barıştan ) sonrası için dürbin ( uzağı gören ) bir milli rehber mevkiinde bulunması ve bizi salaha (Barışa, rahatlığa) , ümrana, irfana sevkedecek kuvvetleri esaslı bir surette hazırlaması, saf memleket hisleri besleyen her Türkün kalbinde derin bir itimat uyandıracaktır. Mustafa Kemal Paşa’nın verdiği izahat bizi ikna etmiştir. Öyle zannediyoruz ki memleketimizde pek çoklarımızın hayalinden geçmeyen bir tarz ve zeminde yeni bir istikbal hazırlanmaktadır “
“ MUSTAFA KEMAL’İN FAALİYET PROGRAMI “
Tevhid-i Efkar Gazetesi’nin 21 Ocak 1923 tarihli sayısında Ebüzziyazade imzasıyla yayınlanan “ Mustafa Kemal’in faaliyet programı “ başlıklı yazıda da şöyle deniyordu:
“ Mustafa Kemal Paşa ile ilk mülakattan sonra İzmit’ten yazıp gönderdiğimiz mektupta bu mülakatın bizde bırakmış olduğu intibaı (izlenimi) şu cümle ile özetlemiştik:
“ Başkumandan bugüne kadar bir mücahit ( savaşçı ) idi. Bundan sonra bir müceddit ( yenileyen, yenilikçi ) olmaya azmetmiştir.
Filhakika ( gerçekten ) mücadele-i milliye’nin ( milli mücadelenin) mübdii ( bulucusu, keşfedicisi ) olan Mustafa Kemal Paşa mücahedenin ( savaşın ) ilk hedefi olan memleketi düşman istilasından kurtaracak hududu milliyemizi temin eylemek ( Milli sınırlarımıza ulaşmak ) gayesine vasıl bulduğuna ( vardığına) kail ( razı ) değildir. Onun fikri ve kanaatince mücahedenin ikinci ve asıl mühim bir hedefi daha vardır ki o da memlekete hakiki bir kati bir teceddüt yaparak mevcudiyeti milliyemizi ( milli varlığımızı ) metin esaslar üzerine oturtmaktır.
Hareketi milliyemizin mahiyetini bihakkın ( hakkıyla ) ihata etmiş ( anlamış ) olanların kaffesi ( tümü ) başkomutanın bu noktai nazarını, bu fikir ve kanaatini musip ( yanılmaz ) görmekte tereddüt etmezler “
Bizim içtihadımızca da ( fikrimizce) şimdiye kadar yapılmış olan işler mücahede sahasında büyük bir hatva (adım ) teşkil etmekle beraber asıl mühim, meşakkatli ve aynı zamanda feyizli işler bundan sonra başlayacaktır.
Hareketi Milliye’nin bu suretle ikinci bir kısmı daha olduğu ve ikinci kısım da hüsnü intaç edilmedikçe ( iyi sonuçlanmadıkça) memleketimize bihakkın kurtulmuş nazarı ile bakmamak lazım geldiği esası bir surette takarrür ettikten ( kararlaştırıldıktan ) sonra ilk hatıra gelen şey mücahedemizin sulhun tesisi ile birlikte açılacak olan ikinci safhasında yeni cidale ( zorlu uğraşa ) , yeni mesaiye geçmede kim rehber olabilecektir? Bunun cevabı da pek basittir. Hareketi Milliyenin ilk safhasını kim idare ve zaferle tetviç etmiş ( taçlandırmış ) ise ikinci safhada da aynı sahibi himmetin faaliyeti milliyeye rehber olması lazım gelir.
….. Mustafa Kemal Paşa’nın bu yeni faaliyet devresinde takip edeceği program telhis edilmek ( özetlemek ) lazım gelirse – ki Halk Fırkası’nın esasını teşkil etmektedir. Hakimiyeti Milliyeye istinaden memleketi teceddüt ( yeniliğe ) ve islaha sevk etmek ve bu teceddüt ve ıslahı da halkın manen mesut, maddeten müreffeh olması gayelerine tevcih etmektir “ denilebilir. “
KAYNAK, Arar İsmail “ Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı . ( 1969 )