Şubat 2005
“ EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR ! “
Ankara Milletvekili Mustafa Kemal, 23 Nisan’da çalışmalarına başlayan mecliste yaptığı konuşmada “ Bu meclis, Türk Milleti için İstiklal Savaşı yapacak ve onun neticesinde milletin istediği devleti kuracak olan milli meclistir” diyordu.
Mustafa Kemal, gücünü ulusundan alan milli bir meclisin toplanması fikrini daha 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basarken düşünmeye başlamış, Kurtuluş Savaşı’na giden yolda önemli bir adım olan Erzurum Kongresi sırasında “ Arkadaşlar ilk tedbir, milli egemenliğe dayalı, kayıtsız ve şartsız bir Türk Devleti kurmak ve bu hedefe mutlaka erişmektir” demişti.
16 Mart 1920 günü İstanbul’un İngilizler tarafından kan dökülerek işgali, Osmanlı Millet Meclisi’nden bazı Milletvekillerinin, Sıvas Milletvekilleri Kara Vasıf Bey’le Hüseyin Rauf Bey’in silah zoruyla alınıp, kentte tutuklanan bazı vatanseverlerle birlikte Malta’ya sürgüne gönderilmesi, daha sonra bu tutumu protesto için meclisin dağılma kararı alması ve feshi Mustafa Kemal’i sarsmakla birlikte beklediği fırsat için zemin oluşturdu. Bir konuşmasında “İngilizlerin böyle bir gaflete düşeceklerini sanmıyordum. “diyen Mustafa Kemal işgali protesto ettikten sonra 19 Mart 1920 günü Heyet-i Temsiliye adına Ankara’dan Kolordu Komutanları ve Valilere gönderdiği genelgeyle kısa sürede seçim yapılmasını istedi.
HER İLDEN BEŞ KİŞİ SEÇİLİYOR
Genelgede özetle şöyle deniliyordu: “ İşgal, yürütme, yasama ve yargılama güçlerinden meydana gelen devletin milli güçlerini kaldırmış, meclisi dağıtmıştır. Binaenaleyh ( Bundan dolayı ) devlet merkezinin korunmasını sağlacak tedbirleri düşünüp uygulayacak yetkiye sahip bir meclisin Ankara’da toplanmaya çağırılması ve dağıtılmış olan meb’uslardan ( Milletvekillerinden) Ankara ‘ya gelebilecek olanların bu meclise katılmaları gereklidir…”
Genelgede ayrıca yapılacak seçimle ilgili ayrıntılar da yeralıyordu. Buna göre her livadan (ilden) beşer mebus seçilecek, Meclis Ankara’da açılacak, Seçim 15 günde bitirilmiş olacak, Seçimlere ikinci seçmenlerle birlikte belediye ve Umumi Meclis üyeleri de katılacak, ayrıca İstanbul’da dağıtılan meclisten Anadoluya geçen mebusların, mebusluk hakları tanınarak bu meclise katılmaları kabul edilecekti. Bölgelerinde seçilmek isteyenlerin en az 300 seçmenin imzasını taşıyan bir listeyi de seçim kuruluna vermeleri gerekiyordu.
Mustafa Kemal’in bu genelgesi üzerine özellikle Müdafa-i Hukuk Cemiyetinin faaliyette bulunduğu yerlerde seçim hazırlıklarına başlandı. Ama iş sadece seçimle bitmiyordu. Meclis. Ankara’da nerede toplanacaktı?
MECLİSE YER ARANIYOR
Herkes seferber oldu, Ankara’da en az 400 kişinin toplanacağı bir yer aranmaya başlandı. O güne kadar çok ihmal edilmiş, adeta bozkırın ortasında küçük bir Anadolu kasabasını andıran Ankara’da mevcut binalar içinde böylesine yüce bir görev için ayrılacak bir yapı yoktu. Sonunda – buna mucize eseri de denilebilir – aranan bina bulundu. Bu bina, her şeyi tamam olan, ancak çatısı örtülmemiş bir yapıydı.
İttihat ve Terakki Partisi’nin liderlerinden Enver Paşa, 1915 yılında Ankara’da kulüp için bir bina yapılmasını istemiş, bu işle ilgili planları Saim Bey adındaki şahsa çizdirmişti.Aynı yıl binayı yapmakla görevlendirilen mimar Hasip Bey, Birinci Milli mimarlık döneminin Ankara’daki ilk örneklerinden sayılabilecek yapının inşaatına başlamış, daha sonra malzeme yokluğu, onu takiben de Hasip Bey’in savaşa gidip şehit olması nedeniyle bina çatısı açık halde kalmıştı.22 metre x 43 metre boyutlarında yapılan bina’nın bir bölümünde Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgimizle sonuçlanmasından sonra Ankara’ya gelen bir Fransız müfrezesinin komutanı bir süre kalmış, Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişinden sonra ( 27 Aralık 1919 ) ise binayı boşaltıp kentten ayrılmıştı.
Ulus’taki bina dış görünümüyle hazırdı ama çatısı açıktı ve içi de bomboştu. Ne milletvekillerinin oturacağı sıralar, ne hatiplerin konuşacağı kürsü, görüşmelerin geceye uzaması halinde ne lamba ne de ısıtacak soba vardı.
ANKARA HALKI SEFERBER OLUYOR
Mustafa Kemal, kente geldiğinden bu yana kurtuluş ve özgürlük umutları daha da artan Ankaralılar yapıyı açılış gününe kadar hazır hale getirmek amacıyla seferber oldular. Evlerin damlarından toplanan kiremitler arabalarla müstakbel meclis binasına götürüldü. Günler süren çalışma sonucu çatı örtüldü. Daha sonra Öğretmen Okulu’ndan milletvekillerinin oturacağı sıralar sağlandı. Başta Aynalı Kahve olmak üzere çeşitli kahvehanelerden lambalar alındı. Ankaralı bir marangoz “Böyle hayırlı bir işten para alınmaz, Bu da benim milletime hediyem olsun “ diyerek para almadan bir yüksek kürsü yaptı. Hattat Hulusi’nin Osmanlıca yazdığı “ Hakimiyet Milletindir “ yazısı da salona yerleştirildi. Binanın eksikleri hemen hemen tamamlanmış gibiydi. Ancak mecliste görev alacak memurlar için de masa ve sandalye gerekiyordu. Onlar da Ankara Valiliğinin emriyle resmi dairelerden sağlandı.
MİLLETVEKİLLERİ GELİYOR
Ülkede seçimlerin yapılmaya başlanması İstanbul Hükümeti, ona bağlı kalan çevresindeki kişileri ve işgal güçleri komutanlarını telaşa düşürmüştü. İstanbul Hükümeti, bu olayı apaçık isyan olarak görürken, işgal güçleri de bulundukları bölgelerde seçimlerin yapılmasını engellemeye çalışıyor, bunun için her çareye başvuruyorlardı. Ancak tüm engelleme, kötüleme ve karşı propaganda çalışmalarına rağmen Ankara’dan yükselen sese kulak veren Anadolu, kendisini temsil edecek milletvekillerini seçip Ankara’ya yolluyordu. Bu alanda ilk adımı Sıvas, Kayseri, Tokat, Yozgat, Konya, Kastamonu atmış, 29 Mart günü seçtikleri milletvekillerini Ankara’ya göndermişlerdi. Bu iller, nispeten Ankara’ya yakın yerlerdi. Ama ya uzak olanlar ? Oradan Ankara’ya gelmek hayati bir sorundu. Doğru, dürüst yol yoktu, mevcut yollar da çetelerle kaynıyordu. Nitekim 3 milletvekili daha Ankara’ya gelmeden yolda çeteler tarafından öldürülmüş, Menteşe/Muğla Sancağından milletvekili seçilen ve asilerle vuruşa vuruşa Ankara’ya gelmekte olan 24. Tümen Komutanı Mahmut Bey’de Hendek’te pusuya düşürülerek şehit edilmişti. Bu olaylar, büyük üzüntüye yol açmıştı.
Bu arada kapatılan son Osmanlı meclisi’nden 92 milletvekili de Ankara’ya gitmek üzere yollara düşmüşlerdi. İstanbul’daki sıkı kontrolleri geçmeyi başaran milletvekilleri günler süren her anı ölüm tehlikesiyle dolu yolculuktan sonra Ankara’ya ulaşmışlardı. Bunlar arasında son Osmanlı Meslis-i Mebusan Reisi Celalettin Arif Bey de bulunmaktaydı.
Milletvekilleri Ankara’ya gelmeye başlamışlardı ama bu kez yatacak yer ve beslenme sorunu kendisini hissettirmeye başlamıştı. O tarihlerde Ankara’da kalacak yer olarak altı ahır olan Taşhan, Mühendis Hanı, Yozgat ve Hürriyet otelleri bulunmaktaydı ama bunların toplam kapasitesi 50-60 kişi kadardı. Üstelik odalarda karyola yoktu.Bir yer yatağında iki – üç kişi birden yatıyordu. Bu arada TBMM’nin açılışını izlemeye gelen İngiliz, Amerikalı ve Fransız bazı gazeteciler de aynı otellerde gayrısıhhi şartlara rağmen yer bulma telaşı içindeydiler.
Gelen milletvekillerinin bir bölümü bu otellere , bir bölümü öğretmen okuluna, bir bölümü de bağ evlerine yerleştirildi. Sona kalanlar ise İstasyon yolu sonundaki çayırlıkta, atlarının eğerlerini yastık yaparak gecelediler. Daha sonra bunların bir bölümü sıtmaya yakalanacaktı. Bu arada hayırsever Ankara halkının kucak açtığı milletvekili sayısı da az değildi. Milletvekillerinin yemek sorunu ise, Ankara Müftüsü ( Daha sonra Diyanet İşleri Başkanı ) Rıfat Börekçi’nin halktan topladığı paralarla çözümlenecekti.
AÇILIŞ PERŞEMBE’DEN CUMAYA ALINIYOR
İstanbul’da parlamentonun padişah kararı ile kapatıldığı 11 Nisan günü, kente gelen milletvekilleriyle yapılan toplantıda Ankara yeni bir gelişmeye sahne oluyor, Meclisin 22 Nisan Perşembe günü açılması kararlaştırılıyordu. Ancak daha sonra bu karardan vazgeçildi, açılış 23 Nisan gününe ertelenerek durum “ Gayet aceledir” kaydıyla ilgili yerlere duyuruldu.
İlk mecliste bulunan gazeteci – yazar Yunus Nadi, “ Birinci Büyük Millet Meclisi “ adlı eserinde bu değişikliğin neden yapıldığını şöyle anlatıyor:
“ Hasımlarımız bizi mağlup edebilmek için müracaat ettikleri muhtelif silahlar içinde dine ve şeriata dahi istinat ediyorlar (dayanıyorlar) ve bizi şerian asi ilan etmek hususunda çok ileri gidiyorlardı. Şeyhülislamlık makamının fetvaları hep bu esas ve maksatla tertip edilmişti. Halife beyannamelerinde hep bu esas ve maksada istinat ediliyordu. Damat Ferit bu yolda yürüyordu.
Halbuki Ankara’da vatan ve milletin halas ( kurtuluş ) ve istiklali gayesi etrafında toplanan zevat (kişiler) din ve imandan tecerrüt etmiş ( uzak kalmış, soyutlanmış ) kimseler değildi. Onların içinde gerçek din alimleri de bulunduktan başka milletin halas ve istiklalinde elbette din ve şeriatın dahi ağyarın ( Düşmanların, yabancıların ) ayakları altında zelil ( Hor görülen, aşağılanan ) ve perişan edilmekten kurtarılması hususu da vardı. Dine hizmet ve riayet bahsinde dahi en büyük hürmet mevkii elbette Ankara’da toplanan fedakarlar tarafındaydı. İngilizlerle Yunanlıların lehine milleti boğmaya, mahvetmeye alet olanların dini ağızlarına almaları bile dünyanın en sefil alçaklığıydı. Gerçek bu merkezdeyken İstanbul’un olanca redaetiyle ( Alçaklığı, kötülüğüyle ) Ankara aleyhine milletin mukaddesatını tahrik vesilesi yapmasına karşı Ankara’nın lazım ve layık olduğu gibi mukabele etmesi zarureti (zorululuğu ) hasıl olmuştur. Bu cümleden olarak meclisin küşadı ( açılışı ) günü Perşembeden cumaya geçirilerek önce Hacı Bayram Camiinde Cuma namazının edası ve oradan da o büyük cemaatla ( toplulukla ) meclise gidilerek ruhani bir hava içinde küşad seremonisinin ( açılış töreninin ) yapılmasına karar verilmişti…”
Bu değişikliğin bir nedeni de Cuma gününün haftasonu tatili olmasıydı. Bu sayede meclisin açılışına katılımın daha fazla olacağı ümit ediliyordu ve nitekim öyle oldu.
İLK MİLLETVEKİLLERİNİN ÖZELLİKLERİ
İlk meclise seçilen milletvekilleri, yaş, öğrenim durumu, yaşama bakış açıları yönünde birbirlerinden çok farklıydılar. İlk mecliste görev yapan Ord. Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu , bu durumu “ İlk meclis “ adlı kitabında şu satırlarla anlatır:
“ Bunların kılıkları, giysileri, yaşları, düşünsel düzeyleri ve görgüleri başka başka ve çok değişik, beyaz sarıklı, ak sakallı, cübbeli, eli tespihli hocalarla, pırıl pırıl üniformalı genç subaylar, yazma veya şal sarıklı aşiret beyleri, külahlı ağalar ve kavuklu çelebilerle, Avrupa’daki yüksek öğrenimlerini bitirip yeni dönmüş, batı kültürüyle yetişmiş, nokta bıyıklı “ Kuvayı Milliye “ kalpaklı gençler yan yana oturuyorlar.
… Gerçi milletvekillerinin kılık kıyafetleri değişik, renk renk, öğrenimlerine ve yetişme ortamlarına göre düşünce yöntemleri değişik, ama gönülleri ve amaçları bir. Gerçi Meclis binası küçük ve eşyası gösterişsiz ama dava büyük. Bu, Türk ulusunun ölüm kalım davası… “
Meclis üyelerinin sosyal konumlarına göre ayrımında ise ilk sırayı yüzde 33 oranıyla sivil bürokrasiden gelen kişiler, alıyordu. İkinci sırada ise yüzde 25 oranıyla serbest meslek sahipleri – ki bunlar arasında 6 gazeteci de vardı – üçüncü sırada yüzde 14 oranıyla askerler, dördüncü sırada ise yüzde 10 oranıyla din adamları bulunmaktaydı. Eğitim düzeyi bakımından ise yüzde 60’la yüksek okulu bitirenler ilk sırayı alıyordu.
TARİHİ GÜN
Ankara 23 Nisan 1920 günü tarihinin en mutlu, en kıvançlı gününü yaşıyordu. Daha sabahın erken saatlerinden itibaren genci, yaşlısı, kadını, erkeğiyle binlerce kişi en temiz giysileri içinde sokaklara dökülmüş, sokaklarda yer bulamayanlar damlara, hatta ağaç tepelerine çıkmış, özellikle Hacı Bayram Camiinden meclisin toplanacağı binaya uzanan yol iğne atılsa yere düşmeyecek kadar kalabalıklaşmıştı. Bu kalabalıkta yalnız Ankaralılar değil, meclisin açılacağını öğrenerek çevre il ve ilçelerden gelen vatanseverler de vardı. Yol boyunca üzerinde Kur’andan ayetler bulunan bayraklar asılmış-, resmi binalara da ayyıldızlı Türk Bayrağı çekilmişti.
Büyük bir kalabalık, sanki mıknatısla çekiliyormuşcasına vecd içinde Hacı Bayram Camiine doğru akıyordu. Camiinin içini dolduran kalabalık mermer avluya da taşmış bulunuyordu.
Mustafa Kemal’in çağrısına uyarak günler süren yolculuktan sonra Ankara’ya ulaşabilen 115 milletvekili ( Bu sayı daha sonra 338’e yükselecektir) halkın sevinç gösterileri ve tezahüratı arasında yürüyerek camiye geldiler ve Cuma namazını burada kıldılar. Burada hoca, hutbesinde alışılmışın dışında bir konuya değindi. Türk’ün kutsal topraklarını işgal eden düşmanın yaptıklarını, başkent İstanbul’un yaşadığı acı günleri anlatırken topluluktan hıçkırık sesleri yükseliyordu.
Namazdan sonra milletvekilleri başlarında Mustafa Kemal olduğu halde Türkiye Büyük Millet Meclisi binası olarak seçilmiş olan yapıya doğru yürürken topluluk tek bir kalp, tek bir vücut halinde aynı heyecanla sarsılıyor, “Yaşa , Varol “ sesleri göğe yükselirken kurbanlar kesiliyordu. Kimi kaynaklarda yer alan bilgilere göre de meclisin giriş kapısında kesilen kurbanların kanları milletvekillerinin alnına sürülüyordu.
ŞERİF BEY’İN KONUŞMASI
Meclisin ilk toplantısını saat 14.00 sıralarında en yaşlı üye olduğu için geçici başkanlık görevini üstlenen Sinop Milletvekili Şerif Bey açtı. Maarif Müdürlüğünden emekli, 75 yaşındaki Şerif Bey, heyecandan titreyen bir sesle şunları söyledi:
“ İstanbul’un geçici kaydıyla yabancı kuvvetler tarafından işgal edildiğini ve hilafet makamı ve hükümet merkezi hürriyetinin ortadan kalktığını biliyorsunuz. Bu duruma boyun eğmek, milletimiz için yabancıların köleliğini kabul etmek demektir. Ancak ezelden beri özgür ve bağımsız yaşamaya alışmış olan milletimiz köle olmayı kabul etmemiş, düşmanlara şiddetle karşı koymuş ve kendi temsilcilerini sizleri vazife başına çağırmıştır. Bu yüksek meclisin başkanı olarak ve Tanrının yardımıyla ulusumuzun iç ve dışta tam bağımsızlık içinde alınyazısının sorumluluğunu doğrudan doğruya yüklenip kendisini yönetmeye başladığını bütün dünyaya duyurarak Büyük Millet Meclisini açıyorum. “
MUSTAFA KEMAL KÜRSÜDE
Şerif Beyin konuşması, bir alkış yağmurunun kopmasına neden olurken Heyet-i Temsiliye Başkanı ve Ankara Milletvekili Mustafa Kemal’in söz istediği görüldü. Mustafa Kemal’in konuşmasının satır aralarında gelecekte kurulacak yeni Türk Devletinin müjdesi de yeralıyordu:
“ Yüce Meclisimiz hepinizce malumdur ki sonsuz ve mutlak yetkiler alarak yeniden seçilen mebuslarla ( milletvekilleriyle) işgale uğrayan saltanat merkezinden kurtulup buraya gelen mebuslardan kuruludur. Bu durumda olan ve gelecek milletvekilleriyle birlikte Yüce bir meclis vasfı ile kurulabilmesi ve iş başına gelmesi ancak yeni seçim sistemi ile mümkün olabildi. Bu anda meclis fiilen toplanmıştır. Evvelce seçilen mebusların da aynı yetki ile vazife görebilmesi için bu gerçeği ifade etmek isterim.
Biz burada Heyet-i Temsiliye’nin kabul ve tatbik ettiği seçim sistemi ile milleti gerçekten temsil ederek bir kurucu ve kurtarıcı meclis hüviyeti içinde toplandık. İstanbul’dan gelenler bize katılmış olanlardır. Onları da içimize alarak şekli hüviyeti içinde, ruhi ve felsefi düşünce düzeni olarak da onlar da bize katılmış olduklarını hatırlasınlar. Yani burası Osmanlı Meclis-i Mebusanı ( Osmanlı Millet Meclisi ) değildir. Türk Milleti için İstiklal Savaşı yapacak ve O’nun neticesinde milletin istediği devleti kuracak olan milli meclistir. Onu bu şekilde Padişah vesaire idaresi olmadan temsil eden meclis de bu Büyük Milletin Meclisidir…”
Daha sonra Mustafa Kemal’in önerisi üzerine seçim mazbatalarını incelemek üzere iki komisyon seçiliyor, meclis ertesi gün saat 10.00’da toplanmak üzere oturuma ara veriyordu.
Oturumun kapanmasına rağmen milletvekillerinin çoğu meclisten ayrılmadılar ve binanın girişinden soldan ilk odada yeşil çuhalı bir masa üzerinde hazırlanmış ilk akşam yemeğini topluca yediler. Gaz lambalarının titrek, solgun ışığı altında “ Ekmek, peynir, zeytin ve helva’dan “ oluşan akşam yemeğini yiyen milletvekilleri ülke tarihinde yeni bir dönemi başlattıklarının farkındaydılar.
Bir gün sonraki oturumda Mustafa Kemal, meclisin savunması gereken ilkeleri açıklayacak,” Yeni oluşmakta olan Türk Devletinin anayasası “sayılabilecek bu ilkelerin kabul edilmesinden sonra Mustafa Kemal, Meclis Başkanlığına seçilecekti. Daha sonra yapılan gizli oturumda ise Mustafa Kemal cephelerdeki son durumu ayrıntılı olarak anlattıktan sonra “ Vatanın kurtuluşu için sonuna kadar çalışacağıma mükaddesatım üzerine söz veriyorum “ diyerek yemin edecekti.
Ülkeyi özgür ve güzel günler bekliyordu…
Meclisin açılışını izleyen Amerikalı Gazeteci anlatıyor
“ BU NAMAZIN ÖZEL BİR ANLAMI VARDI “
Tanınmış Tarihçi Naşit Hakkı Uluğ, Hayat Dergisi’nde yayınlanan bir yazısında Ankara’da 23 Nisan 1920 günü yapılan Büyük Millet Meclisi açılışını Amerika’da yayınlanan Chicago Tribune Gazetesi Muhabiri Paul Williams’ın da izlediğini, bu genç gazetecinin Mustafa Kemal’den özel beyanat almayı da başardığından sözeder. Gazetenin 6 Mayıs 1920 tarihli sayısında yayınlanan açılış haberi özetle şöyleydi:
“ Bugün sabah namazına iştirak ettim. Bu namazın özel bir anlamı vardı. Kadim (eski) Merkez camiinin ( Hacı Bayram Camii ) seccadeler serili taşlarının üzerinde generaller, askerler, hiçbir rütbe farkı gözetmeksizin buldukları yerde bağdaş kurarak hocanın sözlerini dinliyorlardı. Hoca, din konuları yerine günün durumunu ele almıştı. Konuşması tam bir saat sürmüştü.
Daha sonra Kongre ( Türkiye Büyük Millet Meclisi ) bir okulda toplandı. ( Muhabir sıralara bakıp buranın okul olduğunu tahmin ediyor.) Delegeler sınıflardan getirilen ve henüz mürekkep kokan ve üstleri talebelerin çakıları ile çizilmiş sıralara oturdular. Geçici başkanlığa Şerif Bey’i seçtiler. Kürsü yanına eğilmiş olarak bir hoca duruyordu. Rahlesinin üzerinde muhafazası içinde sakalı şerif vardı. Hocanın baş ucunda bir besmele asılıydı.
Mustafa Kemal Paşa kürsüye gelerek müttefiklerin Türkiye’ye barış projelerinde Wilson’un prensiplerini dikkate almadıklarını belirtti. Milli hareketin başlamasına sebep olarak müttefiklerin tutumlarını anlattı.
. . . . . Kongre’de (Mecliste) içlerinde İstanbul’dan kaçak olarak gelen 50 üye ile 120 delege hazır bulunuyordu. Mebuslar İstanbul hükümetinin mebus seçiminde tatbik ettiği bir sisteme göre seçiliyordu. Aralarında İstanbul Parlementosu sözcüsü (Reisi) Celalettin Arif Bey de bulunuyordu. Bu zat 120 kilo ağırlığında olmasına rağmen bütün yolu at sırtında katetmişti. Neticede meclisin ikinci başkanı oldu. Fevzi Paşa ise Savunma Bakanı seçildi.
“ SULTAN İNGİLİZLERİN ESİRİDİR “
Paul Williams, Mustafa Kemal’den almayı başardığı beyanatı gazetesine iletirken girişinde “ Mustafa Kemal’in bana ilk sözü şu oldu: (Hala İngiltere ve Müttefiklerinin tatbiki imkansız ve gülünç olan barış şartlarını geri alacaklarını ümit etmekteyiz. Fakat bu ümidimizi kaybedersek,dışardan bir yardım görmesek bile bu şartları isteğimizle kabul edecek değiliz ) ifadesini kullanmıştı. Muhabir daha sonra kendi deyimiyle Türk lidere şu soruyu yöneltmişti:
-“ Milliyetçiler İstanbul’daki Türk Hükümetini nasıl görüyorlar?
-“ İngilizlerin hakimiyeti altındadır. Biz bu hükümeti tanımıyoruz. “
– “Ya sultan?”
-“ Sultan İngilizlerin esiridir. Çıkardığı her emir burada bir İngiliz emiri olarak kabul edilmektedir. Büyük Britanya ise bizim düşmanımızdır. Bir hükümdar hür olmadan halifelik salahiyetini kullanamaz. Çıkardığı fetvalar İslam dünyasında birer İngiliz hükmü olarak telakki edilmektedir. Sultan bu durumu biliyor. Bugün bulunduğu duruma düştüğü taktirde salahiyetini kullanamayacağı kendisine Anadoludaki milliyetçi dini liderler tarafından evvelce bildirilmişti. Şimdi halifenin yerine bir başkasını aramanın zamanı değildir. O’nu Avrupa’nın tesirinden kurtarmaya çalışmalıyız.”
İLK MECLİSTEN ANILAR
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURULUŞUNA GİDEN YOLDA İLK ADIM
ANKARA’da 23 Nisan 1920’de başladığı çalışmalarını 21 Mayıs 1923’te tamamlayan ilk Büyük Millet Meclisi çeşitli özellikleriyle de tarihe geçmiştir. Bu tarih, aynı zamanda ülkemizde demokratik yaşamın başladığı gün olarak kabul edilirken o karanlık günlerde bir umut ışığı gibi doğan meclise katılanlar güç şartlar içinde özveriyle çalışmışlar, kutsal vatan topraklarının düşmandan kurtarılmasında ve daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolda geceyi gündüze katarak çaba harcamışlardı. Aralarında posta müvezziinden dava vekiline, üreticisinden aşiret reisine kadar değişik meslekten kişilerin bulunduğu TBMM üyeleri bu tarihi görevlerini yerine getirirken türlü sıkıntılar içindeydiler.
AYLARCA MAAŞ ALAMADILAR
Seçildikten sonra kimileri halkın topladığı parayla, kimileri de bağını, bahçesini satarak Ankara’ya gelen ilk meclis üyeleri, TBMM hükümetinin parasal kaynaklarının kıt oluşu nedeniyle aylarca maaş alamadılar. Ankara halkından ve yurdun diğer yerlerinden toplanan paralarla Ulusal mücadeleyi sürdürmeye çalıştılar. Bu durum 8 ay sürdü. Daha sonra ise bütçe açığının kapatılması için özveride bulundular ve 100 lira olan aylıklarının beşte bir oranında indirilmesi için yapılan teklifi kabul ederek uygulanmasını sağladılar.
İLK YASA : KÖYLÜ YARARINA
Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Ankara’da çalışmaya başlaması İstanbul’daki Padişah ve onun taraftarlarıyla işgal güçleri arasında endişe yaratmıştı. Çıkardıkları türlü söylentilerle meclisin çalışmasını baltalamaya, halkı meclis aleyhine çevirmeye çalışıyorlardı. Bunlar arasında da yeni meclisin, hayvan başına alınan vergiyi arttıracağı söylentisi başta gelmekteydi. Bu söylenti halk arasında tedirginlik yaratırken, meclis tek cümlelik yasa çıkararak hayvanlar için alınan verginin eskiden olduğu gibi tahakkuk ettirilmesini karara bağladı. Bu TBMM’nin çıkardığı 1 numaralı yasa olurken, bunu meclisin meşruluğu açılan tartışmaları önlemek, vatan hainlerine verilecek cezaları belirtmek amacıyla çıkarılan “ Hıyanet-i Vataniye “ Yasası izledi.
Meclis, görev yaptığı süre içinde 19’u gizli olmak üzere 553 oturum yapmıştı. Bu oturumlar içinde ayrıca 170 gizli celse yapılmıştır. İlk gizli oturum ise , açılıştan bir gün sonra 24 Nisan 1920 günü yapılmış, bu oturumda Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışından 23 Nisan 1920’ye kadar yaptığı çalışmaları meclis üyelerine anlatmıştı. Saatler süren bu oturum Mustafa Kemal’in şu sözleri ile sona ermişti: “ Millete istiklal temin edecek güne kadar bir fert olarak bütün mevcudiyetimle çalışmaya mukaddesatım üzerine söz vermişimdir. Bu sözü burada tekrar etmekle şeref duyarım. Yalnız ve yalnız bir şey düşünmeye mecburuz. O da memleketin kurtuluşudur. “
İLK ANAYASA
Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışmaya başladığı tarihten 8 ay 27 gün sonra ilk Anayasayı kabul etti. 20 Ocak 1921 günü kabul edilen anayasa, ülkenin içinde bulunduğu güç koşullar göz önünde tutularak hazırlanmıştı. O zaman ki adıyla Teşkilat-ı Esasiye Yasasına göre tüm yetkiler mecliste toplanıyordu. Buna göre ilk örneği Fransa’da görülen bir sistem “ Meclis – Hükümet sistemi “ uygulanacak, yasama ve yürütme yetkileri meclise verilecekti. “ Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir “ ilkesinin yeraldığı anayasaya göre Bakanlar Kurulu üyeleri de meclis tarafından seçilmekteydi. TBMM’ye olağanüstü yetkiler veren bu anayasa 1924 yılında ikincisi kabul edilene kadar yürürlükte kaldı.
Bu meclisin görevde kaldığı süre içinde 332 kanun ve 389 karar çıkardı. Bunların yanı sıra 12 konuda tefsirde bulunuldu.
KÜRSÜDE KARA ÖRTÜ
Bursa’nın 9 Temmuz 1920 günü Yunanlılar tarafından işgali, tüm yurtta olduğu gibi TBMM’de de büyük üzüntü yaratmış,bu üzüntünün bir nişanesi olarak verilen bir önergeyle meclis kürsüsüne siyah bir örtü konulmuştu. Bu örtü iki yılı aşkın bir süreyle burada kaldı. Başkomutanlık Meydan Savaşı’nın Türk ordunun zaferiyle sonuçlanmasından sonra Türk süvarileri dolu dizgin İzmir’e doğru ilerlerken 6 Eylül 1922 günü kaldırıldı.
BÜYÜK MİLLET MECLİSİ ADINI MUSTAFA KEMAL VERDİ
İlk Meclis toplanırken adının ne olacağı da tartışma konusu olmuştu. Bazı üyeler, bunun bir “ Danışma Meclisi “ olacağı düşüncesiyle “Kurultay “ olarak adlandırılmasını isterken , bazıları da “ Meclis-i Kebir “ (Büyük Meclis) olmasını öngörmekteydi. Bunun yanı sıra “ Kurucu Meclis “İhtilal Meclisi “ isimlerini savunanlar da vardı. Bu sorunu da meclis üyeleriyle yapılan bir saatlik toplantıda Mustafa Kemal çözümledi: Yeni meclisin adı “Büyük Millet Meclisi “ olacaktı. Bu, halkın gerçek temsilcilerinden oluşan bir meclise verilebilecek en güzel isimdi.
Görüldüğü gibi başlangıçta BMM’nin başında Türkiye Kelimesi yoktu. TBMM sözcükleri, 1921 Anayasasının kabulünden önce yalnız bir kere, 21 Teşrinievvel ( Ekim ) 1920 tarihinde yayınlanan bir beyannamede kullanılmıştı. Meclisin 20 Ocak 1921 tarihinde kabul ettiği Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa )’nın 3. maddesi “ Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti Büyük Millet Meclisi Hükümeti ünvanını taşır” hükmünü getiriyordu. Böylece yasa, yarı örtülü bir şekilde yeni Türk Devletine doğru adım atarken onun meclisi de TBMM adını kazanmış oluyordu. Cumhuriyetin ilan edilmesini sağlayan 29 Ekim 1923 tarihli yasa değişikliği Türkiye Reisicumhur’u Türkiye Büyük Millet Meclisi Umumiyesi tarafından seçilir” hükmüyle bir anayasal metinde ilk kez Türkiye kelimesini BMM’nin başına getirdi. Bugün kullandığımız Türkiye Büyük Millet Meclisi sözleri böylece anayasaya ve dilimize de yerleşmiş oldu.
KAYNAK: Cumhuriyet dönemi Türkiye ansiklopedisi cilt 10.
ATATÜRK’ÜN TÜRK ÇOCUKLARINA ARMAĞANI
23 NİSAN NASIL BAYRAM OLDU ?
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çalışmaya başladığı 23 Nisan gününün “ Milli Bayram “ olarak kutlanmaya başlanması, bir yıl sonra aynı tarihte kabul edilen bir yasayla gerçekleşmişti.
Sinop Milletvekili Sami Hakkı, Saruhan Milletvekili Refik Şevket ve 18 arkadaşı imzaladıkları ortak önergeyle bu günü ( 23 Nisan ) “ Millet hatırasında devamlı olarak yaşatmak için 23 Nisan gününün Milli Bayram olarak kabul edilmesini istemişlerdi. Önerge 1921 yılının 23 Nisan günü Meclisin 24. birleşiminde görüşülmeye başlandı.
Önergeyle ilgili olarak söz alan bazı milletvekilleri , “ Bu gibi bayramların milletin kalbinden doğacağını , Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği günlerde 23 Nisanın bayram olarak kabulünün erken olacağı “ yolunda görüş belirttiler. Onlara göre bu, ancak düşman ülkeden tamamen temizlendikten sonra gerçekleştirilebilirdi.
Ancak Saruhan Milletvekili Mahmut Celal ( Bayar ) Bey, yaptığı konuşmayla önergenin kabulünü savundu. Mahmut Celal Bey, “ Bu öyle bir bayram ki bunun üzerinde hiçbir bayram düşünülemez. İnsafla düşünmeli. Bugün öyle bir gün ki burada yüksek meclisiniz toplanmıştı. İşte millet kurtuluş ve mutluluk beratını o gün almıştı. Ve inşallah bu sonuna kadar devam edecek, İzmir’i de alacağız “ dedi. Diğer bazı milletvekillerinin de aynı yönde görüş belirtmesi üzerine önerge kabul edildi ve 23 Nisan gününün “ Milli Bayram “ olarak kutlanması kesinleşti.
Tarih 23 Nisan 1921’di. Türk’ün Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın tüm hızıyla sürdüğü , Türkiye Cumhuriyeti’nin henüz kurulmadığı günlerde ilk meclisin açılış tarihi “ Ulusal Bayram “ olarak kabul ediliyor, bu yönüyle de milli bayramlarımızın en eskisi olma niteliğini kazanıyordu.
Mustafa Kemal TBMM’nin açılışının milli bayram olarak kabulü nedeniyle Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti örgütüne şu telgrafı çekti:
“Yeni ve yüce bir tarihe başlangıç olan bu kutlu günü milletin hatırasında ebediyen yaşatmak üzere meclisimiz bugün 23 Nisan tarihinin milli bayram sayılmasına bir özel kanunla kabul etmiştir. Bu mukaddes tarihi oluşturan milli mücadelenin en canlı ve fedakar etkeni bulunan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Heyetlerini coşkuyla tebrik ederim.”
ÇOCUKLARA ARMAĞAN
Ulusal Egemenlik Bayramının aynı zamanda Çocuk Bayramı olarak kutlanmaya başlanması ise bu tarihten 6 yıl sonra 1927 yılında gerçekleşti. Çocukların toplumun en değerli, üzerinde titrenilmesi, özenle yetiştirilmesi gereken bir parçası olarak gören, iyi eğitilmesini isteyen Atatürk, 1927 yılında Ulusal Egemenlik Bayramının aynı zamanda Çocuk Bayramı olarak kutlanmasını istedi. Bu isteğini yine kendisinin kurduğu Çocuk Esirgeme Kurumu bir bildiri ile ülkeye duyurdu.
1928 yılından itibaren 23 Nisanın yıldönümleri “ Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı “ olarak kutlanmaya başlandı. O yıldan başlanarak “ Çocuk Haftaları “ düzenlendi. Hafta boyunca şenlikler yapılıyor, çocuk baloları düzenleniyordu. Bundan bir süre sonra da çocukların o gün sembolik olarak yöneticilik yapması uygulaması başlatıldı.
Türk çocuklarının bayramı 1979 yılından başlayarak evrensel bir nitelik kazandı. UNESCO topluluğu içinde bulunan ülkelerde de 23 Nisan gününün “ Çocuk günü “ olarak kutlanması kabul edildi. Böylece 23 Nisan evrensel bir bayram niteliği kazanırken, TRT’nin düzenlediği çocuk şenliğinde dünya çocukları dilleri, dinleri, ırkları ne olursa olsun o gün bir araya gelip kardeşlik ve sevgi duyguları içinde bu bayramı birlikte kutlamaya başladılar.