Mayıs’ta 7 Gün
Ertan Ünal
Nisan 2004
Ankara Garı’nda , 25 Mayıs 1938 günü güney illerine yaptığı geziden dönmekte olan Atatürk’ü karşılamak için toplanan Bakanlar, milletvekilleri ve halktan kişilerin çoğu, O’nu daha vagonun basamağında görür görmez ortak bir şok geçirmiş gibi bir an şaşkınlık ve üzüntüden donakaldı. Şaşkınlıktan, alkışlamak için açılan eller hareketsiz kalırken dudaklardan dökülen “ Gazi Hoş geldin “ sözleri yerini fısıltılara bıraktı:
- “ Gazi’nin yüzünü gördün mü, kül rengine dönmüş… “
- “ Ya hareketleri ? Sanki zorlukla yürüyormuş gibi… “
- “ Hasta olduğunu söylüyorlardı, demek ki gerçekmiş… “
Gerçekten de Atatürk’ün o güzel hatların yeraldığı yüzünde hastalığın izleri iyice belirginleşmişti. Ayakta durmak için insanüstü bir çaba harcıyor gibiydi. Adımları yavaşlamıştı. Trenden inip, protokole mensup karşılayıcılarla birkaç kelime konuştuktan sonra otomobiline binmeden önce gardaki özel dairesinde bir süre dinlenmesi de hasta olduğu yolundaki izlenimleri büsbütün güçlendiriyor, ama kimse O’na hastalık yakıştırmak istemiyordu.
Atatürk’ün Hatay konusunda Türkiye’nin kararlı tutumunu göstermek amacıyla yaptığı ve bir hafta süren gezi O’nun sağlığını iyice tehlikeye sokmuştu. Doktorlar daha sonra bu gezinin O’nun sağlığına “ Ölümcül bir darbe “ indirdiğinden söz edeceklerdi.
SAĞLIĞINI HİÇE SAYDI
Atatürk, hastalığının başlangıcında Profesör Fissenger tarafından yapılan tavsiyelere aynen uymuştu. Kendisine üç ay “ Kesin istirahat “ – ki bunun bir bölümünü köşkten dışarı çıkmadan geçirecekti – ve perhiz tavsiye edilmiş bulunuyordu. Daha iki ay dolmadan bunun olumlu etkileri görülmüş, Atatürk’ün sağlığında gözle görülür, belirgin düzelme olmuş, neş’esi yerine gelmişti. Hatta bundan yararlanarak Ankara çevresinde küçük gezintilere bile çıkmıştı. Çevresindekiler bu gelişmeleri görünce çok seviniyor, “ Allah Gazi’yi bize bağışladı “ diye düşünüyorlardı.
Ancak tam bu sırada beklenmedik bir olay , bu düşünceleri alt üst ettiği gibi Türkiye’yi de muhtemel bir savaşın eşiğine kadar getirdi.
Hatay sorununun çözümünde yine bazı olumsuz gelişmeler başgöstermişti. Daha önce varılan anlaşmaya göre Hatay Sancağında Millet Meclisi seçimlerinin 15 Nisan 1938 günü yapılması gerekirken, çıkan olaylar yüzünden seçim gerçekleştirilememişti. Türkler üzerindeki baskılar yoğunlaştırılırken, onların sesini duyuran Yeni Gün Gazetesi kapatılıyor, Suriye seçimlerde Türkleri azınlığa düşürmek amacıyla konvoylar halinde kamyonlarla Hatay’a insan yığınağı yapıyordu. Anlaşmanın diğer tarafında yeralan Fransa ise bu gelişmelere göz yumduğu gibi, elaltından Atatürk’ün çok hasta olduğu yolundaki haberlerin Suriye basınında yeralmasını sağlıyordu.
Bu olumsuz gelişmeler sürerken, “ Ben milletime sözverdim. Bu meseleyi çözeceğim. 40 asırlık Türk yurdu yabancıların elinde kalamaz.” diyen Atatürk’ün sessiz ve hareketsiz kalması elbette düşünülemezdi. Türkiye’nin gerekirse askeri bir müdahale ile bu sorunu çözebileceğini, bu konuda kararlı olduğunu tüm dünyaya göstermesi gerekiyordu. Kararını vermişti.
18 Mayıs 1938 günü Çankaya Köşkü nöbetçi yaverliğinden, protokole mensup ve aynı zamanda Atatürk’ün çevresinde her zaman yer alan bazı önemli kişilere telefon edildi. Yaver, telefona çıkanlara Atatürk’ün şu emrini bildiriyordu:
-“ Yarın Mersin’e hareket edilecek. Hazırlığınızı yapınız.Hareket saati daha sonra bildirilecek. “
SON BAYRAM, SON KONUK
Hastalığını ve dinlenme tavsiyelerini hiçe sayan Atatürk, 19 Mayıs günü, Mersin’e hareket etmek üzere Ankara Garı’na giderken, yeni açılan stada da uğradı. İdman Şenlikleri’ni – Henüz Gençlik ve Spor Bayramı adı verilmemişti – izlemek isteyen Ankaralılar stadı tıka basa doldurmuşlardı. Hasta olduğu yolundaki söylentileri işiten halk birden O’nu karşısında görünce çoştu, stattan yükselen ve gök gürültüsünü andıran sesler çevreye yayılırken, Atatürk bir süre gösterileri izledi, daha sonra Ankara’da bulunan Yugoslavya Hariciye Nazırı ( Dışişleri Bakanı) General Meriç’i kabul ederek kendisiyle bir süre görüştü. Halkın kendisine gösterdiği ilgiden çok memnun kalan Atatürk, stada 19 Mayıs Stadyumu adını verdi. Bu gösteriler o’nun izlediği son şenlik, General Meriç ise Ankara’da kabul ettiği son yabancı konuk olmuştu.
“ TÜRKİYE SAVAŞA MI GİRİYOR “
Beyaz Tren, gecenin karanlığı içinde demirden bir kırkayak gibi hızla Mersin’e doğru yol alırken, bu gelişmeyi tüm ajanslar dünyaya ‘Flaş’ haber olarak duyuruyor, hemen ardından ‘Türkiye, Hatay için savaşa mı giriyor ?‘ yorumları yapılıyordu. Fransa’nın da Hatay için Türkiye ile sıcak bir çatışmayı almayacağı da merak konusu olmuş, bu yüzden tüm gözler gelişmelerin odak noktası Mersin’e çevrilmişti.
Bu tartışmalar sürerken, Atatürk, trende neş’e içinde çevresindekilerle konuşuyordu. Bir ara karnını göstererek:
- – “ Şişmanladım, bakın . Pantolonlarım dar gelmeye başladı. Onun için hepsini bollaştırmaya mecbur kaldım “ dedi.
Oysa doktorlarla sürekli konuşan çevresindekiler, bu şişmanlığın hastalığından kaynaklandığını biliyorlardı. İçleri kan ağlasa da onun bu sözlerine tebessüm etmek, O’nun neş’esine katılmak gereğini hissettiler.
MERSİN’DE GEÇİT TÖRENİ
Güneyin şirin kenti Mersin, 20 Mayıs sabahı yeni bir güne uyanırken gelen bir haberle sevinçten sarsıldı. Atatürk geliyordu !
Halk ellerinde bayraklar sokaklara dökülmüş, istasyon kalabalıktan mahşer alanına dönmüştü. Atatürk ise daha trenden iner inmez burada bekleyen askeri birliklere geçit töreni yapmasını emretti. Atatürk geçit törenini ayakta izliyordu. Bir süre sonra çevresindekiler Atatürk’ün önce benzinin sarardığını, daha sonra ayakta durmakta zorluk çekmeye başladığını gördüler. Bir saate yakın süren geçit töreni boyunca ayakta durmak, zaten hasta olan Atatürk’ü sarsmıştı. O da bu durumu farkettiğinden geçit çabuk bitmesi için askere “ marş marş “ komutunu verdi.
Dosta düşmana ilk mesaj Mersin’den böylece verildi. Türkiye sorunu siyasi çözüm olmazsa , askeri yöntemle halledecekti.
Atatürk, daha sonra Vali Konağına gidip bir süre dinlenmek istedi. Ama Mersin’li yetkililer O’nun yeni yapılmış olan şehrin girişindeki “Şimendifer Makas tertibatını ( Tren makas düzeni ) “ görmesini istemişlerdi. O da onları kırmadı. Bunaltıcı sıcağa rağmen yürüyerek gittiği tesisi gezdikten sonra Vali konağına döndü. Ancak Mersinlilerin sevgi gösterisi bitmiyordu. Bu kez akşam yapılan fener alayını izledi.
O sırada yabancı ajanslar “ Mersin’de askeri güç gösterisi. Türkiye güneye asker yığıyor… haberlerini geçmekle meşguldüler.
MERSİN’DEN SONRA ADANA
Hastalık sinsi sinsi bünyesini kemirse, O’nu her geçen gün biraz daha güçten düşürse de doktorların tavsiyelerini dinlemeyen Atatürk, ertesi gün Mersin’e 20 kilometre uzaklıktaki Viranşehir harabelerini gezdi, daha sonraki günlerde ise Tarsus’a ve oradan da Adana’ya geçti.
Boğucu bir sıcağın hüküm sürdüğü Adana’da da Mersin’deki geçit töreni tekrarlandı. Heykeli önünde, piyade ve topçu birliklerinin tam 1 saat 40 dakika süren geçit törenini ayakta izledi. Hastalığın etkisindeki vücudunun bu yorgunluğa isyan etmesine rağmen, ıstırabını yüzüne aksettirmeden, tıpkı eski günlerin, savaş alanlarının Mustafa Kemal’i gibi sağlıklı görünmeye çaba harcadı. Bunda da başarılı oldu.
Tüm hazırlıklarını tamamlayan ordu, O’nun Hatay yönündeki bir işaretini bekliyordu ! Mesaj çoktan ilgili devletlere ulaşmıştı bile.
Atatürk, daha sonra otomobille Adana’yı dolaştı. O kadar yorulmuştu ki, Seyhan Nehrine bakan Belediye bahçesinin içinde oturacağı masanın yanına kadar otomobille geldi. Burada bir kahve içen Atatürk, Portakal suyu ikramını – doktorunun zararlı olacağını söylemesi üzerine – geri çevirdi.
Akşam saatlerinde beyaz tren Ankara’ya dönerken Atatürk gezisinin amacına ulaştığını düşünüyordu. Gerçekten de Türkiye’nin kararlı tutumu sayesinde Fransa yeni bir antlaşma imzalamaktan başka çare bulamayacak, bu antlaşma uyarınca ilk Türk askeri birlikleri 5 Temmuz 1938 günü Hatay’a gireceklerdi. Bu olay tüm Türkiye’de sevinç ve çoşkuyla karşılanırken daha sonra gerisi de gelecek, 1939 yılında Hatay Anavatana kavuşacaktı. Ancak Hatay uğruna sağlığını hiçe sayan Atatürk bunu göremeyecekti…
ANKARA’YA VEDA
26 Mayıs 1938 akşamı Ankara Garı’nda yine hareketli dakikalar yaşanıyordu. .. Birgün önce güney gezisinden dönen Atatürk, bu kez İstanbul’a hareket etmek üzereydi. Başta Başbakan Celal Bayar olduğu halde bakanlar, milletvekilleri, askeri ve mülki erkanla binlerce Ankara’lı O’nu uğurlamak üzere garda toplanmıştı…
Atatürk, gezisinin yorgunluğunu üzerinden atamamış gibiydi… Buna rağmen uğurlamaya gelenlerin tek tek ellerini sıkıyor, içlerinde uzun zamandır görmediği kişiler varsa hal, hatırlarını soruyor, kimseyi ihmal etmiyordu. Atatürk’ün elini sıkmak isteyen vatandaşların tehacümü ise güçlükle önleniyordu.
Ankara Garı’nda bu uğurlama ve karşılamalar Atatürk bir geziye çıktıkça yapılırdı. Bu durumlarda garın kalabalık olması normaldi. Ama bugün sanki bir fevkaladelik varmış gibiydi, kalabalık yoğundu, Ankara’lı Ata’sına sevgisini göstermek için birbiriyle yarışıyordu.
O anda kimse bu gidişin dönüşü olmayacağını bilmiyordu, bilemezdi de… Ata, bir kere daha Ankara’ya veda ediyordu. Ama bu son vedaydı.
Beyaz Tren, düdük çalarak hareket ederken Atatürk, pencerede uğurlayıcıları selamlıyordu… Tren uzaklaştıkça O’nun güzel yüz hatları silindi ve nihayet kayboldu…
HAYDARPAŞA’DA BÜYÜK TÖREN
Atatürk’ün İstanbul’a geleceği öğrenilir öğrenilmez Haydarpaşa Garı’nda yoğun hazırlığa başlanmış, gar baştan başa çiçek ve bayraklarla donatılmıştı. Sabahın erken saatlerinden itibaren yüksek ve orta öğrenim gençliğini temsil eden yüzlerce öğrenci kendilerine ayrılan yerleri almış, bunun yanısıra çok sayıda İstanbullu gar çevresine akın etmişti.
Beyaz Tren, satler 10.35’i gösterirken Haydarpaşa Garına girdi. Atatürk, vagonun penceresinden görünür görünmez “ Yaşa Atatürk, Varol Atatürk , Hoş geldin Ulu Gazi “ sesleri bir uğultu halinde gökyüzüne yükselmeye başladı.
Bundan sonrasını Kılıç Ali “ Atatürk’ün Son Günleri “ adlı eserinde şöyle anlatır:
“ İstanbul’a her gelişinde özel tren istasyona girdiği zaman Atatürk, trenin sonunda bulunan vagonlarından iner, gara serilen halılar üzerinden oldukça uzun mesafeyi yürüyerek geçip motora giderlerdi.
Son defaki gelişlerinde ise bu mesafeyi yürümelerinin mümkün olamayacağını anlamıştık. Kendileri de bunu bildikleri için önceden alınan bir tertibatla vagonu, trenin önüne, hemen lokomotifin arkasına alınmış ve Atatürk’ün gardan motora kadar yürüyeceği yol mümkün olduğu kadar kısaltılmıştı…
Her vatandaş gibi, son seyahat sırasında uğradığımız her yerin halkı gibi İstanbullularda Atatürk’ün hastalığından ve neşredilen resmi tebliğden dolayı endişe ve ıstırap içindeydiler. Bunun tesiriyle olacak, Atatürk’ü yakından görmek, teselli bulmak için istasyon civarına toplanan halk her zamankinden daha kalabalıktı.
Atatürk de halkın teessürünü, ıstırabını seziyordu. Bu teessürü gidermek için mümkün olduğu kadar neşeli ve zinde görünmeye çalıştığını farkediyorduk. Bu maksatla motora girdikleri zaman, motorun etrafını kaplayan halkı tatmin için hususi eşyalarının naklini ayakta durarak bizzat takip buyuruyorlardı. Bu eşya nakli tam 20 dakika devam etmişti. Yirmi dakika ayakta durmak için de pek tabii olarak büyük bir enerji sarfetmeleri gerekiyordu. Bundan dolayı yorulduklarını ve ıstırap çektiklerini biz yakından görüyor ve içimiz kan ağlıyordu. Bu halsizlikler içinde saraya gelindi. Atatürk, saraya varır varmaz dinleneceklerini bildirerek özel dairelerine çekildiler. “
Bu, Atatürk’ün İstanbul’a son gelişi oldu…
“ BU BÜYÜK KAHRAMANA NE OLMUŞTU ?”
SON VEDA
Atatürk’ü güney illerine yaptığı geziden dönüşte Ankara’da karşılayan ve daha sonra İstanbul’a uğurlayanlar arasında bulunan Eskişehir Milletvekili Prof. Yusuf Z. Özer, 1973 yılında Hayat Dergi’sinde yayınlanan anılarında o iki gündeki duygularını şöyle anlatmıştı.:
“ … Yalova’ya gittikten sonra O’nu bir daha görmemiştim. Hastalığı ağızdan ağıza dolaşıyordu. Ben, ilk günlerde vahim olmayan geçici bir hastalık olduğunu sanıyordum. Günün birinde hastalığın çok vahim ve onulmaz olduğunu söylediler. Bir türlü inanamadım. Hatta söyleyeni azarladım bile. O’na böyle bir hastalık konduramıyordum.
1938 Mayıs ayında Adana seyahatinden Ankara’ya döndü. Karşılamaya koştum. Trenden inerken gördüm. O zaman, korkunç gerçekle karşılaştım. Atatürk, gerçekten hasta idi. Ne olmuştu? Evet, koca bir dünyanın sevgiyle kucakladığı bu büyük kahramana ne olmuştu?
Yanakları sararmıştı. Dermansız ve mecalsiz haldeydi. Yürüyordu, ancak muntazam yürüyebilmek, sendelememek için büyük bir gayret sarfettiği hissolunuyordu. Bu mecalsiz, bu dermansız vücutta eski varlığını muhafaza eden yalnız gözleriydi. Gözlerdeki parlaklık henüz duruyordu. Gerçi muntazam yürüyordu. Ama büyük çaba göstererek. Arkasından dikkat edince, saçlarının arasından görünen tenini bile kehribar rengi kaplamıştı. Bu yüksek ve mukaddes vücudu hangi zehirli rüzgar, hangi sam yeli vurmuştu ? Herkesin gözünden daha çok sakındığı bu kıymetli insana hangi afet dokunmuştu . O’nu bu halde görmekten yüreğim derin surette yaralandı, sızladı. Zehir kadar acı bir şey kalbime akmaya başladı.
Ertesi gün yine İstanbul’a gitmek üzere gara geldi. Renk yine o renk, düşkünlük. Bu mübarek cismin eski canlılığı, eski zindeliği geri gelmeyecek mi?
Kendisini sevgi ve saygı ile uğurlamaya koşan dostları garla tren arasında saf durmuşlardı. Salondan çıkarak ağır ağır yürümeye başladı. İki taraflı mevki almış olanlar kendisini selamlıyorlardı. Bulunduğum nokta hizasına kadar geldi. Bende selamladım, şefkat ve hürmetle elini öptüm. Tam o sırada birkaç kişi bu şereften mahrum kalmamak için acele ettiler. Biraz saf karıştı. O etrafına bakındı. Beni gördü. Elini tekrar uzattı, bende ruhumdan doğan derin bir şefkatle tekrar tekrar elini öptüm. Nihayet trene bindi, hareket etti. Ondan sonra O’nu bir daha görmek nasip olmadı.
İkinci defa elini uzatışı son veda mı idi ? Bir daha görüşemeyeceğimizi mi hissetmişti. Bilmem. Belki de ilk hürmet eserimin farkında olmamıştı. Fakat bu benim için son veda olmuştu. Bu vedanın elemli hatırası benimle beraber mezara kadar devam edecektir. “
KILIÇ ALİ ANLATIYOR
“ KUBBEDE KALAN BİR HOŞ SADA İMİŞ …”
Atatürk’ün güney illerine yaptığı gezi sırasında yanında bulunanlardan yakın arkadaşı Kılıç Ali, Mersin’de tanık olduğu ve kendisini üzen bir olayı, “ Atatürk’ün son günleri “ adlı eserinde şöyle anlatır:
“ Mersin’de bulunduğumuz sırada dikkat çekici bir olay oldu. Bizim gibi Atatürk’ün hastalığından mütevellit acıyı içten duyanlar için yeni ve büyük bir üzüntü kaynağı olan bu manzarayı anlatmadan geçemeyeceğim.
Evvelce Riyaseticumhur ( Cumhurbaşkanlığı) alaturka musiki grubunda hanende Hafız Mehmet isminde biri vardı. Bu Hafız Mehmet’in sesi çok içliydi. Onun söylediği gazeller Atatürk’ü fevkalade mütehassıs ederdi. Zavallı Hafız Mehmet son zamanlarda vefat etmişti.
Mersin Limanında bir motor gezisi yapılırken Atatürk emrettiler, gramofon kuruldu ve Hafız Mehmet’in plakları çalınmaya başlandı. Atatürk bu plakları dinlerken dalgın, bir şey düşünüyor hissini veriyordu. Fakat biter bitmez – kendilerine mahsus bir iç çekiş tarzı vardı- derin bir iç çekişten sonra bize dönerek:
-“Çocuklar “ dedi. Bu kubbede kalan meğer yalnız bir hoş sada imiş !”
Sonra da gözlerini kapatıp tekrar derin derin düşünmeye başlamışlardı. Bana öyle geldi ki Atatürk, o gün yakın bir tarihte bu fani dünyadan çekilip gideceğini düşünüyordu.
Bu manzarayı ve bu sözü hatırladıkça hala derin bir sızı duyarım ve gözlerim yaşarır.”
ATATÜRK, HATAY İÇİN SAVAŞI GÖZE ALMIŞTI
Atatürk, Hatay sorununa kendi kişisel davası gözüyle bakıyordu. Nitekim, sorunun giderek büyüdüğü, Türkiye ile Fransa’yı bir çatışmanın eşiğine getirdiği günlerde Fransa Büyükelçisi Ponsot ile yaptığı görüşmede “ Ben toprak büyütme dileklisi değilim. Barışı bozma alışkanlığım yoktur. Ancak anlaşmaya dayanan hakkımızın isteyicisiyim. Onu almadan edemem. Büyük Meclisin kürsüsünden milletime söz verdim. Hatayı alacağım dedim. Milletim, benim dediğime inanır, sözümü yerine getirmezsem onun huzuruna çıkamam. Ben şimdiye kadar yenilmedim, yenilmem, yenilirsem bir dakika bile yaşayamam “ demişti.
Hatay sorununun askeri bir harekatla çözümü üzerine komutanlarla yaptığı toplantıda, komutanlardan bazıları İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasının yakın olduğunu’ belirterek, Türk ordusunun gücünü bu savaş için saklaması gerektiğini öne sürmüşlerdi. Atatürk, böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde kişisel hareket tarzını saptamış, bunu genel sekreterliğini yapan Hasan Rıza Soyak’a şu sözlerle anlatmıştı:
“ Şayet böyle bir zaruret karşısında yani işi silahlı bir hareketle halletmek zorunda kalırsam, tutacağım yolu da çoktan kararlaştırmış bulunuyorum. Böyle bir durumda derhal devlet reisliğinden, hatta mebusluktan istifa edeceğim, serbest bir Türk vatandaşı olarak bu işte çalışan arkadaşlarla beraber Hatay topraklarına geçeceğim. Bildiğin gibi bunun her zaman imkanı ve çok emin yolları vardır. Oradaki mücahitlerle ve Anavatandan kaçıp bize katılacağından şüphe etmediğim kuvvetlerle meseleyi yerinden ve içten halletmeye çalışacağım. İsterse Türkiye Hükümeti beni ve arkadaşlarımı asi ilan eder ve hakkımızda takibat yapar “
Evet, o büyük insan böyle diyordu. Onun kararlı tutumu, Hatay’ın savaşa gerek kalmadan Türk topraklarına katılmasını sağladı. Ama O, bunun için savaşı bile göze almıştı. Şimdi O’nun yüceliğini bir kez daha anlıyoruz….