MÜJDE ! KÖPRÜ PARASI KALDIRILDI !
Ertan ÜNAL
Nisan 2005
İstanbul’da Galata Köprüsü’nden geçenlerden tam 85 yıl boyunca alınan, bu süre içinde 5 paradan 1 kuruşa yükselen köprü geçiş ücreti ! Müruriye ! 1 Haziran 1930 günü kaldırıldığı zaman halk bayram sevinci yaşamıştı. Kabalık ve hoyratlığı ile tanınmış olan tahsildarların maziye karışmasını halk köprüde toplanarak kutlamıştı.
“ Kurtulduk ! “
“ İstanbullulara geçmiş olsun !”
“ Bu da tarih oldu ! “
O sabah İstanbullular, uyku mahmurluğu içinde kimi gazetelerin birinci sayfalarında okudukları bu başlıkları görünce meraklandılar. Bilmece gibi başlıklardı bunlar… Ne oluyordu ? Kim, neden kurtulmuştu ? Geçmiş olsun dileği neden yapılıyordu ?
O tarihlerde – 1930’larda – bile İstanbul’un sorunları bir hayli fazla olduğundan bir tahminde bulunmak güçtü. Ama bilmece, bulmaca çözmeyi sevenler düşünmeden yapamadılar. Ortada önemli bir olay vardı ama neydi acaba ?
Kış ortalarında bile şehri susuz bırakan , bu yüzden sık sık protesto edilen Terkos Şirketi’nin mukavelesi mi feshedilmişti ?
Yoksa, mikrop dolu kaçak süt satıp halkın sağlığını tehlikeye sokan şebekenin elemanları mı yakalanmıştı ? Ya da kesip, şişirdikleri tavukları hindi niyetine hem de Beyoğlu’nda satmaya kalkışanlar mı elegeçirilmişti?
Araçlarına dörder kişi alarak, taksimetrenin yazdığı ücreti dörde bölüp tahsil eden – Daha sonra bu taşıma sistemine bazı değişiklerle dolmuş adı verilecekti – taksi şoförleriyle otobüs ve tramvay şirketleri arasında bu yüzden çıkan tartışma ve kavgalar mutlu bir şekilde mi sonuçlanmıştı ?
İstanbul’un o günlerdeki gündemini özetleyen bu tahminlerden sonra haberi okuyanlar tahminlerinin hiçbirisinin tutmadığına görmelerine rağmen üzülmediler, aksine kısa bir şaşkınlık döneminden sonra sevindiler de …
Şaşırmakta ve sevinmekte de haksız sayılmazlardı. İstanbul köprülerinden tam 85 yıldır alınmakta olan müruriye (geçiş) ücreti 31 Mayıs 1930’u 1 Haziran’a bağlayan gecenin ilk dakikasında kaldırılacaktı.
Yayalar köprüden ellerini, kollarını sallayarak rahatça geçebileceklerdi. Mururiyeci ya da tahsildar adı verilen kişilerin yol kesmesine , markajına , para vermekte geciken kişilerin yakasına yapışmalarına, “ Kokona “ “ Babalık “ şeklindeki hitaplarına maruz kalmadan köprüyü katedeceklerdi. Köprücüler yüzünden vapuru kaçırma endişesi ortadan kalkacaktı. Özetlemek gerekirse gazetelerin yazdığı gibi bu “ Medeni bir devrimdi “
HALİÇ KÖPRÜLERİ
Müruriye’nin tarihi ile Köprülerin tarihi birbirine bağlı olduğundan ikisini bir arada incelemek gerekir. İstanbul ilk köprüye ancak 1836 yılında kavuşmuştu. Batıya dönük reformlarıyla tanınan Sultan II. Mahmut zamanında halkın da israrıyla Haliç’te ilk köprü yapılmıştı. Planlarını Kaptan-ı Derya Vekili Ahmet Fevzi Paşa’nın çizdiği bu köprü, salların birbirine bağlanmasıyla gerçekleştirilmişti. Köprü yanyana iki araba ile iki yüklü beygirin rahatça geçebilmesine olanak verecek genişlikteydi. Köprünün altından gemilerin geçebilmesi için iki büyük göz yapılmıştı. Bizzat II. Mahmut tarafından hizmete açılan köprüden padişahın emriyle geçiş ücreti alınmıyordu. Bu nedenle köprüye “ Hayratiye “ adı verildi. Ancak bu isim, 1864 yılında köprünün bakım ve onarım giderlerini karşılamak amacıyla arabalardan ve hayvanlardan geçiş ücreti alınmaya başlanması üzerine halk arasında yerini “ Mahmudiye “ ismine bırakacaktı.
BORÇLA YAPTIRILAN KÖPRÜ
Sultan Mahmut’un ölümünden sonra tahta çıkan Sultan Abdülmecit, Topkapı Sarayı yerine Yıldız ve Dolmabahçe Saraylarında oturmayı tercih ettiğinden köprü trafiği artmış, günden güne eskiyen Haliç Köprüsü de ihtiyacı karşılıyamaz olmuştu. Taht sarayını, yani Topkapıyı bu saraylara yaklaştırmak isteyen Sultan Abdülmecit bu amaçla Eminönü’yle Karaköy arasına bir köprü yapılmasını emretti. Ancak hazinede bu inşaat için para yoktu. Buna rağmen Sultan Abdülmecit kararında direndi ve şehirdeki tüccar ve sarraflara başvurarak onlardan borç almak suretiyle – Borca karşılık olarak köprüden alınacak müruriye gösterilmişti – inşaat için gerekli parayı sağladı. 22 Kasım 1845 günü hizmete giren bu köprüden ilk üç günün sonunda – 25 Kasım 1845 – günü Bahriye Nezaretine bağlı olarak görevlendirilen “ Tahsildar “ ya da “Müruriyeci” adı verilen kişiler tarafından geçiş ücreti alınmaya başlandı.
YAYALARDAN 5 PARA ALINIYORDU
Bu amaçla belirlenen ilk geçiş tarifesine göre piyadekesan’lardan (yayalardan) 5 para alınacaktı.Yüklü hamal 10 para ödemek zorundaydı. Beygirlerden ise boşsa 20 , yüklüyse 40 para alınıyordu. Koyun, kuzu ve keçinin herbirinden alınacak ücret ise 3 paraydı.Tarifeye göre en yüklü ücret at arabalarında saptanmıştı. Boş olan arabalar 100 , içinde yolcu olan arabalar ise 200 para ödeyecekti.
Köprü parasından muaf tutulan kesimde ilk sırayı milletvekilleri alıyor, onları askerler, polis, jandarma, gümrükçüler, postacılar ve 10 yaşına kadar çocuklar izliyordu.
Bu ilk tarife, aynı zamandaki şehirdeki ulaşım durumunu da ortaya koyan bir belge niteliğindeydi. Görüldüğü gibi kentte at arabaları ve sürücü beygirleri adı verilen beygirler Beyoğlu’nda ise “ Sedye”lerle ulaşım sağlamaktaydı. Henüz ne tramvay , ne otomobil, ne de otobüs vardı.
MÜRURİYECİ’LER GÖZ AÇTIRMIYOR
İstanbul Halkı bu emirvakiye karşı koyamadı. Emir yüksek yerden, Sultandan geliyordu çünkü. Bu yüzden buradan geçmek zorunda olanlar bütçelerine yıllara göre değişkenlik gösteren “ Köprü geçiş parası “ kalemi eklemek zorunda kaldılar. Müruriyeciler de İstanbulluların yaşamına böylece girdi.
Müruriyeciler genelde tahsil durumuna bakılmadan güçlü,kuvvetli eski deyimle tuttuğunu koparan kişilerden seçilmişti. Kalabalık arasında seçilebilmeleri için beyaz bir elbise ya da önlük giyer, bellerinde birer çanta ile köprünün iki başında mevzilenirdi. Kimseye göz açtırmayan müruriyeciler cebinde 5 parası olmayanı kesinlikle köprüden geçirmez,koşarak geçmek isteyeni izleyip yakasına yapışır, kaba konuşmalarıyla , hatta küfürleriyle herkesi rahatsız ederdi. Bu yüzden çıkan tartışmalar kimi zaman kavgaya dönüşür, daha sonra taraflar köprübaşındaki Aziziye Karakolu’nda barıştırılırdı.
Tahsildarların bu tutumu dönemin gazeteleri ve mizah dergilerinde eleştri ve bazan da alay konusu olmaktaydı. Örneğin Aydede Mizah Dergisi’nin 2 Şubat 1922 tarihli sayısında çıkan bir yazıda şöyle deniliyordu:
“ Köprü tahsildarlarının vazife sırasında şunun, bunun yakalarını çekerken yırtmaları, şikayetleri arttırmış ve şehremanetinin dikkatini çekmiş, yapılan inceleme sonunda ancak Arif Zeki terzihanelerinde yapılan elbiselerden başkasının , bu tahsildarların amansız ellerine mukavemet edemedikleri, binaenaleyh en sağlam elbiselerin Arif Zeki terzihanesinin olduğu anlaşılmıştır.“
“BİZİMLE BAŞEDEMEZSİNİZ “
AKBABA Dergisi de 31 Aralık 1923 tarihli sayısında tahsildarların hoyratlığını şu espriyle dile getirmişti:
“ Şehrimize gelen Macaristan futbolcularından bir kısmı dün Köprüden geçerken bizim beyaz göğüslüklü köprücüleri görünce kulüplerden birine mensup beyaz formalı oyuncular sanmışlar ve bunlara bir maç yapmayı teklif etmişlerse de köprücüler “ Siz bizim markaj (!) ve göğüs çarpmamıza tahammül edemezsiniz, Bizimle başedemezsiniz, Vazgeçin bu işten “ cevabını almışlardır. “
Yazar Ahmet Rasim, “ Şehir Mektupları “ adlı eserinde müruriyecilerin bu tutumuna sık sık değinerek eleştirmişti. Yazar, bu yazılarından birinde şöyle diyordu:
“ Köprücüler arada sırada yine azdırıyorlar. Fakir olup da hatta verecek 10 parası olmayan, hal ve kıyafetinden müslüman olduğu anlaşılan kadınlara uzun dilleriyle kötü muamelede bulunuyorlar. Geçen gün siyahi bir kadına köprücünün söylediği söz o derece ahlaka aykırıydı ki insan söylemekten utanır. Köprü, hayırlı işlerden olduğundan parası olanın vermesi gereklidir ama olmayanlardan hükümet sadakası olmak üzere aldırılmamalıdır.
PADİŞAHA ŞİKAYET
Müruriye, Sultan Abdülaziz tarafından yaptırılan ikinci Galata köprüsü’nde de devam etmiş, ancak tahsildarların yolsuzluk yaptıkları yolundaki şikayetlerin Padişaha aksettirilmesi üzerine bazı tedbirler alınırken tarife de yeniden düzenlenmişti. Yeni tarifede yayalardan alınan ücret değiştirilmemiş, buna karşılık küçükbaş hayvanların beherinden alınan ücret 3 paradan 5 paraya, eşya taşımaya mahsus manda ve öküz arabalarından alınan ücret 10 kuruşa çıkarılmıştı.
1875 yılında George Wels adında bir İngilize yaptırılan üçüncü köprü hizmete girdiği zaman yayaların müruriye ücreti yüzde yüz zamla 10 paraya yükseldi. Aradan geçen süre içinde vapurların da çalışmaya başlaması, vapurların iskelelerinin köprüde bulunması yaya trafiğini arttırmış bulunuyor, bu arada yolsuzluk iddialarının ardı arkası kesilmiyordu.
CEPSİZ GÖMLEK DİKTİRİLİYOR
1909 yılı Nisan ayında gazetelerde yeralan bir haberde “ Şehir Meclisi tarafında verilen bir kararla Galata Köprüsünün iki cihetinde para toplayan memurların gömleklerinin değiştirilmesine başlandığı “ açıklanıyor, bunun gerekçesi ise şöyle izah ediliyordu:
“ Köprünün iki başında köprü parası toplayan memurların gömlekleri çok çabuk kirlenmekte ve eskimektedir. Buna da sebep köprüde fayrap eden vapurlardan çıkan daimi duman ve istir. Bu suretle çok çabuk kirlenen ve sık sık yıkanması icap eden gömlekleri bir müddet sonra pıllım pıllım sarkmaktadır. Bu kerre yeni diktirilen gömleklerde eskisi gibi hiçbir cep bulunmayacaktır. Bu gömleklerle suistimal – yolsuzluk – ihtimalleri de azalmaktadır.
Malum olduğu üzere bugün köprüye daha ilk adımınızı atar atmaz memurlar hemen avuçlarını uzatmaktadır. İsterseniz vermeyiniz. Memur efendilerin hepsi güçlü, kuvvetli kimseler… “
Bahriye Nezaretinin kaldırılmasından sonra köprüler şehremanetine – belediyeye – devrediliyor, böylece şehir hizmetleri için ek bir gelir sağlanıyordu. 31 Mayıs 1918’de İstanbul’da meydana gelen büyük yangında evlerini yitirenlere yardım amacıyla yaya geçiş ücretleri bir katı daha arttırılarak 20 paraya çıkarıldı.
KALDIRILMASI GÜNDEME GELİYOR
Uygulamaya başlandığı günden itibaren şikayet konusu olan Köprü parasının kaldırılması konusunda II. Meşrutiyetin ilanından (1908 ) sonra bazı kişiler tarafından girişimlerde bulunulmuşsa da bir sonuç alınamamış, ancak ilk fiili hareket 1926 yılında gerçekleştirilmişti.
Bu süre içinde köprü tahsildarları nelere tanık olmamışlardı ki ? Koca bir şehir halkı hergün sel gibi önlerinden akıp giderken, İmparatorluğun adım adım çöküşe gittiğine tanık olmuşlar, işgalin acılarını tüm vatanseverler gibi yüreklerinde duymuşlar, Kurtuluş sevincini, yaşamışlardı. Sonra büyük zaferle Büyük Devrim gerçekleşmiş, Cumhuriyetin aydınlık yüzü doğmuştu.
Ülke sürekli bir değişim içindeydi. Peşpeşe yapılan devrimlerle fesleri çapkınca yana eğilmiş, eli bastonlu kalem efendileri, çarşaflı yeldirmeli İstanbul kadınları yerini modern giyimli insanlara bırakmış,taşıt evrimi de hızlanmıştı. 19. yüzyılın sonlarında görülmeye başlanan ve halk arasında önceleri “ şeytan icadı “ olarak nitelenen otomobillerin sayısı artmış, kamyonet ve pikaplar, manda ve öküz arabalarının yerini almış, ilk kez 1914 yılında köprüden geçen elektrikli tramvayların müşterisi bir hayli çoğalmış, buna karşılık müruriyecilerin görevlerinde ve tutumlarında bir değişiklik olmamıştı. Hatta daha fazla yoruluyorlardı, çünkü ‘ anaforcu ‘ adını verdikleri bazı kişiler köprü başında tramvayın geçişini bekliyor. Tam geçerken atlayıp parmaklıklara asılıyor, müruriyeciye de onu arkadan kovalayıp yakalamak düşüyordu.
Şehremaneti – Belediye – 1926 yılında bir komisyon oluşturarak köprü parasının kaldırılması konusunun etraflıca araştırılmasını istedi. Hazırlanan rapor aynı yılın Kasım ayında görüşüldü. Rapor, köprü parasının kaldırılmasıyla belediyenin büyük bir gelir kaybına uğrayacağını belirtiyor, bunun karşılığı olmadan kaldırılmaması tavsiyesinde bulunuluyordu. Bu rapor üzerine köprü parasının kaldırılması için bir süre daha beklenmesi kararı alındı, ama zamlı yeni bir tarife hazırlanarak açıklandı.
Yeni – ve son – tarifeye göre yayalardan 1 kuruş, iki kişilik otomobillerden – yolcu olsun olmasın – 10 kuruş, boş kamyonetten 15, dolusundan 20 kuruş, otobüs ve omnibüs’ten boşken 15, doluyken 20 kuruş,motosikletten 5, bisikletten 2 kuruş geçiş ücreti alınacaktı.
Yeni tarifede hayvanlar için de ücretler yeralmıştı. Buna göre koyun, kuzu, keçi, tazı ve maymun için birer kuruş, yüksüz develerden 7,5 yüklü develerden 15 kuruş, Fil için 50 kuruş, hindi ve kazlar için de her birinden 20 para alınacaktı. Taşıtla geçenlerin müruriyesi bilet ücretine eklenecekti.
SÜREYYA PAŞA’NIN TEKLİFİ
İstanbul’a gelen turistlerin bile şaşkınlıkla karşıladıkları müruriye ücretinin çeşitli gerekçeler öne sürerek bir türlü kaldırılmaması üzerine o dönemde İstanbul Milletvekili olan Süreyya ( İlmen ) Paşa, TBMM Başkanlığına bir kanun teklifi sundu. Süreyya İlmen teklifinde köprü parasının dayanağı olan özel bir yasa bulunmadığını belirtiyor, halkın belediyelerin görevini yapması için gerekli vergileri ödediğini hatırlatıyor ve “ Hükümeti Cumhuriyetimiz de şehremanetinden köprülere ait hiçbir vergi talep etmemekte olduğundan İstanbul’da yarüağyara ( Dosta, yabancıya) karşı pek fena bir tesir icra eden ve dünyanın hiçbir tarafında mevcut olmayan bu müstesna ve çirkin teamülün ( eskiden beri yapılagelen ) ortadan kaldırılması hakkında bir kanın neşri zamanı artık gelmiştir “ diyordu.
5 Aralık 1928 tarihinde verilen bu teklif, bilinmeyen bir nedenle iki yıl bekletildikten sonra Bakanlar Kurulu tarafından kanun tasarısı olarak TBMM’ye gönderildi. Bu süre içinde köprü parasının kaldırılmasıyla belediyenin yılda uğrayacağı 750 bin liralık gelir kaybının biletlere yapılacak birer kuruş zamla karşılanması konusunda anlaşmaya varılmıştı.
Yasa, meclisin 24 Nisan 1930 tarihli oturumunda kabul edildi., 3 Mayıs 1930 tarihli Resmi Gazete’de yayınlandı. Buna göre köprülerden yürüyerek geçenlerden 31 Mayısı 1 Hazirana bağlayan gece saat 24.00’ten itibaren müruriye alınmayacak, herhangi bir taşıtla geçen ise zamlı bilet alacaktı.
Köprü parası tam tamına 84 yıl, 11 ay 8 gün sürmüştü…. Bir Pazar günü konulmuştu ve yine bir Pazar günü kaldırılıyordu.
İSTANBULLULAR BAYRAM YAPIYOR
Gazeteleri dikkatle izleyen İstanbullular, 31 Mayıs gecesi bir bayram sevinci içinde köprünün iki yakasında toplandılar. Onlara, parasız ilk geçişin mutluluğunu yaşamak isteyen sürücüler de eklenince kalabalık büyüdü…Kalabalıktan kimi kişiler köprüden geçmek isteyenleri acele etmemesi için uyarıyor “ Biraz beklersen parasız geçersin “ diyordu. Taksilerin oluşturduğu konvoy giderek büyürken son geçiş ücretini Çarşıkapı’da kunduracılık yapmakta olan Nuri Bey ödedi. Nuri bey, çevredekilerin “ Bekle “ uyarısına aldırış etmeden kuruşu bastırıp yürüdü gitti.
Saatler geceyarısını 24.01’i gösterirken tahsildarlar iki yana çekildi. Köprünün iki başında toplanan kalabalık, “ Hurra “ , “ Yaşasın “ sesleri arasında şapkalarını sallayarak koşmaya başladı. Buna taksilerin klakson sesleri de karışınca gece yarısı İstanbul ayağa kalktı. Olaydan haberi olmayanlar meraklandı.
Köprüden parasız ilk geçen kişi olma onurunu Tuvan Efendi kazandı. Köprüyü boydan boya koşarak rakiplerine fark atan Tuvan Efendi, cebinde kalan bir kuruşu ne yaptığını soranlara “ bir bardak buzlu su içtim “ cevabını verdi. Bu arada bazı kişilerin , tahsildarlara ait kulübelerin güneşliklerini ve oturma mahallerini yaktıkları görüldü.
Evet, köprü parası da tarih olmuş, maziye karışmıştı… Ertesi sabah gazete okumadıkları için olaydan haberi olmayanlar köprü başına geldikleri zaman şaşırıp kaldılar. Yıllardan beri alıştıkları tahsildarlar ortada yoktu… Kimse yollarını kesmiyor, kimse yakalarına yapışıp “ kuruş vermeden adım atamazsın “ demiyor, tartaklamıyordu. Daha bir gün önce tahsildarların bıyıklarını burup İstanbullulara meydan okudukları yerde çocuklar çember çeviriyor, seyyar satıcılar buzlu limonata satıyordu. Köprü her zamankinden ziyade kalabalıktı.
Çok değil, bir hafta sonra gazetelerde yer alan bir haber İstanbulluların bu parasız geçişten başka türlü yararlandıklarını açıklıyorlardı. Haberin başlığı şöyleydi: “ Köprü deniz hamamına döndü “ Köprüye gelen özellikle gençler, tam ortada soyunup kendilerini Haliçin serin sularına atıyorlardı. Köprüdeki deniz hamamlarına giriş ücreti ise 5 kuruştu.
Ve Haliç o yıllarda bir başka güzeldi.
HİKMET FERİDUN ES’İN İZLENİMLERİ
GRETA GARBO’NUN İSTANBUL’A GELDİĞİ GECE !
O dönemin tanınmış gazeteci- yazarlarından Hikmet Feridun Es, bazı meslekdaşları gibi “ O gece “ yi izlemiş, izlenimlerini yıllar sonra Hayat Dergisinde şöyle anlatmıştı:
“ 1930 yılı Mayısının son akşamı bitmek üzere… Cumartesiyi Pazara, mayıs ayını da Hazirana bağlayan sıcak bir yaz gecesi yaşanıyor. İstanbul halkı Galata Köprüsü’nün iki tarafına doğru akın etmekte…
Henüz saat dokuz olmadan Eminönü cihetine büyük bir kalabalık toplanmış. Ne oluyor? Köprü üstünde gece yarısı gelecek birisi mi karşılanacak ? Yoksa çok defa olduğu gibi Eminönü Meydanı’nda bir idam hükmü mü yerine getirilecek ? Hayır, bunların hiçbirisi değil. Ama yine de gazeteciler – O zamanlar şimdiki gibi küçük makineler olmadığı için – sandık kadar büyük fotoğraf makineleri ile bekliyorlar. Yine bugünkü gibi otomatik flaşlar bulunmadığı için ellerinde bir takım kocaman kocaman sırıklar, bunların baş taraflarındaki çanakların içinde magnezyum tozları. O mühim an gelince hemen kibritler çakılıp magnezyumlar alevlendirilecek ve çat, çat fotoğraflar çekilecek. Fakat vaka nedir ? Beklenen kimdir ?
Nihayet birisi :
– İngiliz kralı geliyormuş ! diye ortaya laf attı. Lakin aslı çıkmadı. Bekleyen kalabalık içinde eli şişeli bir takım insanlar da vardı. Zaman zaman şişeler ağızlara götürülüyor, birkaç yudum içiliyor. Herhalde geleceği umulan, mühim bir misafir daha eğlenceli bir kişi olsa gerek… Derken efendim bir rivayet yayıldı:
-İngiliz kralı değil, Greta Garbo geliyormuş !
İşte bu olabilir… Malum a , o zamanlar yeryüzünün en büyük kadın şöhreti Greta Garbo ! Tevekkeli şişeli zevat faaliyette değiller! Herhalde bu ziyaretin heyecanı ile çekiyorlardır. Dünyanın en güzel , en manalı kadınını görecekler, boru mu ? İkide bir saate bakılıyor:
– Daha epey var !
– Yirmi dakika kaldı !
Ben de on dokuz dakika var sözleri ile dakikalar bile hesaplanıyor, zaman geçtikçe heyecan artıyor.
Saatine bakan biri:
– Bu geceyi, bu zamanı ne vakitten beri bekliyordum. Şükür bu günleri daha doğrusu bu geceyi gösterene! Diyor. Bakalım Greta Garbo hangi cihetten boy gösterecek ?
Derken saatin akrep ile yelkovanı onikinin üzerinde birleşti ve bir saniye sonra kumanda verir gibi bir ses:
– Marş ! Marş ! diye bağırdı. Kalabalık köprüye doğru hareket etti. Herkes elini kolunu sallaya sallaya yürüdü. Para toplayıcılar yana çekilip yol verdiler. Yürüyenleri köprüden geçiriyorlardı. Hem de beş para vermeden ! Ve ilk defa, Evet , 1930 yılı haziranının birinci günü birinci dakikasından itibaren İstanbul’un meşhur köprü parası resmen kaldırılmıştı.
“ Greta Garbo’nun İstanbul’a geldiği gece “ diye bir söylenti çıkarılan gece işte böyle tarihi bir gece idi. Vakıa Greta Garbo İstanbul’a gelmemişti, ama köprüden ilk defa parasız geçmek de ondan az daha mühim bir şey değildi. Nitekim sırf para vermeden köprüyü geçmek için büyük bir kalabalık köprüye gelmiş, yasağın kaldırılacağı dakikayı beklemişti. Yalnız Karaköy’de bulut gibi sarhoş bir adam farkında olmadan bir dakika önce yürüyüp para vermeden geçmek istemiş, fakat son saniyeye kadar vazifelerini ihmal etmeyen tahsildarlar hemen yakasına yapışmışlar:
Son bir dakika önce köprüye adımını attın . Sökül parayı, demişler ve almışlardı da !
Burhan Felek köprü parası ile ilgili düşüncelerini anlatıyor
KÖPRÜ BAYRAMI YAPILMALI !
1930’lu yıllarda Milliyet Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapan üstad Burhan Felek, 1 Haziran 1930 günlü yazısında köprü parasının kaldırılması ile ilgili duygu ve düşüncelerini şöyle dile getirmişti:
“ Ey İstanbul’un köprü geçmeye alışık halkı : Bugünden itibaren bütün köprüler sana açıktır. Koyu kurşuni renkli ve bez önlüklü tahsildarlar 40 para için ( 1 kuruş ) yakana yapışmayacak ve sen Eminönü’den Karaköy’e gitmek için 1 kuruş tedarikine mecbur olmayacaksın. Artık irili ufaklı köprü yolcularından anafor yapmak isteyenler tramvay basamağına asılmak zaruretinde kalmayacak ve siz sıkı sıkı vapura koşarken cebinizde 40 para ufaklık olmadığından para bozdurmaya ve bunun için vapuru kaçırmaya mecbur olmayacaksınız. Elhasıl ( sözün kısası ) 80 bu kadar senedir ( toplam 85 sene ) İstanbul halkının bir kısmından bila merhamet ( merhametsizce ) bila tecil (ertelemeden , geciktirmeden ) , hiç bakaya ( artan, kalıntı ) kalmayarak tahsil edilen bu ayakbastı artık kalkıyor ve İstanbul Köprüleri de dünyanın diğer köprüleri gibi serbest oluyor. Dünyada para ile geçilen köprü yalnız bizde vardı. Bu meraklı hususiyeti kaybettiğimize hiç müteessir değilim. İstanbullular 1 Haziran tarihini her sene bir köprü bayramı yapıp köprüde ziyafetler verseler yeridir ! “
MAHMUT YESARİ’NİN İZLENİMLERİ
YILBAŞI GECESİ GİBİ…
Türk Edebiyatının değerli isimlerinden Mahmut Yesari de köprü parasının kalktığı gece olup bitenleri izlemiş, izlenimleri Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanmıştı. Görüşlerini verdiğimiz diğer iki yazarın aksine, olaya araç sürücüleri yönünden bakan Mahmut Yesari şunları yazmıştı:
“ Onbirde rüzgar çıktı. Eminönü Meydancığının kaldırımlarındaki tozları, süprüntü parçalarını küçücük kasırgalar halinde süpürüyor. Hafif yağmur çiseliyor. Birden ince, toz gibi bir yaz yağmuru serpiştirmeye başladı. Latif bir Mayıs gecesi…
Köprü memurları hala aynı ciddiyet ve aynı hararetle el açıyorlar. Gecenin tarihiliğine rağmen onlarda hiçbir hareket yok. İtiyat (Alışkanlık) sinirlerine o kadar hakim. Saat onbirbuçukta Eminönü’ndeki sol gişe yıkılmaya başlandı. İşsiz kalan tahsildarların bir kısmı enkaz parçalarını yakıp gözlerini ısıtıyorlar. Şehrayini ( Donanma ) onlar yaptılar.
Köprü başında otomobillerin şöförleri vakti bekliyor ve bağırıyorlar:
- – Dayan … Dayan…
Cesur bir şoför ilerliyor, kontrol peşinde koşuyor:
- – 824
- – Son ceza
Şoförler bağırışıyor:
Tramvay geliyor… Tramvay geliyor…
– Dayan… Haydi bas !
Fakat numara okundu mu bağrışmalar başlıyor:
– Bas geriye !
Birçok arabalar, otomobiller köprü önüne gelince şoförler, şoför muavinleri yol kesiyorlar:
– Ulan 5 dakika bekle be ! Para verme !
Ne de kurnazları var : Arkadaki numara levhalarına ( plakalara ) kağıt, çuval,, vs. sarıyor – Günümüzde de bazı araç sürücülerinin Boğaziçi köprüsünde yaptığı gibi – hız verip kaçıyor. Etraftan sürekli alkışlar…
Arasıra tahsildarlara da iltifatlar (!) var:
– Avallere bak, avallere. Babaları ölmüş gibi ne de kederli duruyorlar.
Saat onikiye on kala , on dakika evvel karşıdan gelen Bebek – Eminönü tramvayı gitti. Bu İstanbul’da köprüde mururiye bileti kesmeyerek karşıya geçen ilk tramvaydı.
En son mururiyesini kesmiş olan tramvay ise Fatih – Harbiye tramvayı idi.
Saat oniki. Yılbaşlarında vapur düdükleri çalar gibi otomobiller hep birden korna çala çala köprüden geçiyorlar.
Onikiyi beş gece sağdaki kulubenin sundurma direğine bir tahsildar ilk darbeyi vuruyor…