Ertan Ünal
Ocak 2004
KÖPRÜYÜ PARÇALAYAN FIRTINA
Kentte 11 Şubat 1936 gecesi patlak veren ve saatteki hızı 90-100 kilometreyi bulan Karayel frtınası, emektar Unkapanı Köprü’nün parçalanarak üçe ayrılmasına neden olmuş, bine yakın ağacı köklerinden sökerek devirmiş, Galata köprüsü batma tehlikesi geçirmiş, başta Ayasofya ve Sultanahmet olmak üzere çok sayıda caminin minarelerinin külahlarını uçurmuş, yüzü aşkın mavna, motor ve sandal batmıştı. Fırtınanın İstanbullulara kabus yaşattığı o gecenin can kaybı blançosu 56 kişi olarak saptandı.
İSTANBUL, tarih boyunca çok şiddetli kışlar yaşamış, bu kışların kimilerinde boğaz, kimilerinde Haliç donmuş, insanlar günlerce evlerinden çıkamamış, şehirde yiyecek ve yakacak sıkıntısı başgöstermiş, bu doğal afet can da almıştı.
Kentin tarihinden bahseden eserlerde Boğaziçi’nin ilk kez miladi 401 yılında yaşanan büyük kış sırasında donduğu belirtilir. Bu yıl, aralıksız 2,5 ay süren şiddetli kış nedeniyle halk günlerce evlerinden çıkamamış, Boğaz da 20 gün süreyle buzlarla kaplı kalmıştı.
Miladi 763 yılının Ekim ayında İstanbul tekrar büyük kışlarından birini yaşadı. Tarihçi Haluk Şehsuvaroğlu konuya ilişkin bir makalesinde 763 yılında Boğaziçi’nin 39 metre derinliğe kadar donduğu belirtilerek şöyle demektedir.
“ İstanbul sayılı karakışlarından birini yaşıyordu. Günlerce süren dayanılmaz soğuklar yüzünden şehir halkından ölenler oldu. İnsanlar, hayvanlar, arabalar Anadolu sahilinden Rumeli sahiline ve Galata’dan Üsküdar’a donan boğazın üzerinden gidip gelmekteydiler. Sarayburnu önündeki buz tabakasının yüksekliği surların boyunu aşmaktaydı.
OSMANLI DÖNEMİNDE
İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından Türk topraklarına katılmasından sonraki yıllar içinde de kent büyük kışlar geçirdi. Bunlardan ilki 1621 yılında yaşanan kıştı.
9 Şubat 1621 sabahı boğaziçi köylerinde yaşayan halk, yeni bir güne başlarken gözlerine inanamadı. Boğaz donmuş, şehrin iki yakası buzdan bir geçitle birbirine bağlanmıştı. Günlerden beri kar yağışı ve şiddetli soğuk nedeniyle çevreyle bağlantısı kesilen kentte, bu alışılmadık görünüm büyük şaşkınlık yarattı. Dondurucu soğuğa rağmen kıyılarda toplanan halk yürüyerek karşıya geçilip geçilemeyeceğini tartışıyordu. Önce gözüpek birkaç kişi buz tabakasının üzerinde yavaş yavaş yürüyerek boğazı geçmeyi denediler. Bu deney sırasında buzların kırılmadığını görenler diğerleri de onları izledi. Bazıları da Fındıklı’dan arabalarla Üsküdar’a, Üsküdardakiler Fındıklıya Tophaneye geçtiler. Bu durum günlerce sürdü. Şair Seyyid Haşimi “ Yol oldu Üsküdar’a 1030’da , Akdeniz dondu” diyerek bu önemli olaya tarih düşürdü.
Olay, daha sonraları kanlı bir ihtilalle tahtından ve canından olan Genç Osman’ın saltanat yıllarına rastlamıştı. Devrin müneccimlerine göre bu olay büyük bir felaketin habercisiydi. Bu sözler kulaktan kulağa yayılarak halkı tedirgin ederken buzlar nedeniyle limana gemi giremeyince şehirde yiyecek ve yakacak sıkıntısı başgösterdi. Ekmek ve çeşitli yiyecekler bulanamaz, bulunabilenler ise ateş pahası oldu. Devrin yöneticileri narh koyarak pahalılığı önlemeye çalıştı ama çabalar sonuç vermedi. Bu arada yakacak sıkıntısı da had safhaya ulaştığından halk çevredeki ağaçları keserek, bulamayanlar evlerinden tahtaları sökerek ısınmaya çalıştı. Ve bu sıkıntı dolu günler buzlar çözülünceye kadar sürdü.
BU KEZ HALİÇ DONUYOR
1657 yılında da İstanbul sayılı kışlarından birini yaşadı. Bu kez Haliç tamamen donmuş, halk defterdar ve Sütlüce arasında denizi yürüyerek geçti. İstanbul’da denizin donması halkı ve şairleri büyük heyecana düşürmüş, adı bilinmeyen bir halk şairi “ Buz üstünden geçen geldi bana yaz dedi tarihi Deniz altmışsekizde dondu buzdan bendeniz geçtim “ satırlarıyla bu olayı ebedileştirmişti.
Osmanlı döneminde 1823, 1862 ve 1878 kışları da şiddetli ve çok etkili oluşu nedeniyle İstanbul tarihine geçmişti.
CUMHURİYET DÖNEMİNDE
Cumhuriyet döneminde de İstanbul gelişen teknolojinin getirdiği tüm olanaklara rağmen kara yenik düşmekten kurtulamamış, ilk büyük kış hava sıcaklığının sıfırın altında 16 dereceye kadar düştüğü 1929 yılında yaşanmıştı. Şehirde ulaşım tümüyle dururken, arabalar çalışmadığından “ kızakla nakliyat “ gündeme gelmiş, Levent ve Kısıklı’ya kurtlar inmiş, daha da önemelisi kurtlar güpegündüz Hürriyeti Ebediye Tepesi’nde iki kişiyi parçalamıştı.
Halkın günlerce evlerinden çıkamadığı, şehirde ulaşım aracı olarak sadece tramvayların çalıştığı bu kışın ilginç bir özelliği de Boğaz’ın Tuna’dan gelen buzlarla kaplanması olmuştu. 2 Mart 1929 günü Boğazı istila eden, herbiri en az 10 metre büyüklüğünde ve 3 metre kalınlığındaki buzlar öğle saatlerine doğru tüm boğazı ve limanı kaplamış, bu nedenle Boğaza gemi seferleri iptal edilmiş, bazı vapurlarda buzlar arasında mahsur kalmışlardı. Bu arada kimi meraklılar da kıyıya yakın buzların üzerine çıkarak hatıra fotoğrafı çektirmişti. Bunların söylediğine göre buzların üzerinde Macar kadanalarının nal izleri bulunmaktaydı. Aynı durum – Boğazın buzlarla kaplanması olayı – 1954 kışında bir kez daha yaşanacaktı.
İSTANBUL, BÖYLE FIRTINA GÖRMEDİ !
Karakışa da, kışın getirdiği zorluklara alışarak yaşamlarını sürdüren İstanbullular 1936 yılına eskilerin deyimiyle “ Mülayim” bir kışla girmişlerdi. Ne boğaz, ne Haliç donmuş, en uzun süreli kar yağışı bir günlük olmuştu. Bu durum herkesi şaşırttığından, gazeteciler durmadan Kandilli Rasathanesi Müdürü Fatin Hoca’nın eşiğini aşındırıyor, gazetelerde “ Baharın kapısı aralandı” şeklinde haberler çıkıyordu. Bu iyimserlik Şubat ayının 11’ ine kadar sürdü.
11 Şubat gecesi saatler 22.10’u gösterirken patlayan Karayel Fırtınası, büyük doğal bir afetin başlangıcı oldu. Saniyedeki hızı 25 metreyi bulan ve ilerleyen dakikalarda daha da artan fırtınayla birlikte tipi halinde kar yağışı da başladı.
Fırtına şehrin üzerinde ıslıklar çalarak dolaşırken, İstanbul’un kendine özgü ahşap evleri sanki zelzele olmuş gibi sallanıyor, işyeri tabelaları havalarda uçuyor, o saatte dışarıda olanlar yüzlerinde kırbaç gibi patlayan rüzgardan kurunabilmek için sığınacak yer arıyordu.
DENİZDE PANİK
Geceyarısına doğru saatteki hızı 100 kilometreyi bulan fırtına, denizde olanlara da korkulu anlar yaşatıyordu.
Fırtına patladığı sırada Sirkeci’den, Galata rıhtımında demirli bir gemiye gitmek üzere sandalla açılan 10 kişi, sandalın alabora olması sonucu dalgalar arasında boğularak canveriyor, bu doğal afetin ilk kurbanları oluyordu.
Şirketi Hayriye’nin 23,10 seferini yapmak üzere Üsküdar’dan Köprüye hareket eden gemisi şiddetli fırtına yüzünden yoluna devam edemiyor, yolcuların korku dolu bağırışları arasında güçlükle Beşiktaş iskelesine yanaşabiliyordu.
Limanda imdat düdükleri birbirini izlemekteydi. Beşiktaş önlerinde demirli duran ve bir gün sonra hacı adaylarını Cidde’ye götürmek üzere hareket etmesi beklenen Adana Vapuru, fırtınanın şiddetinden demir tarıyor ve Marmara’ya doğru açılıyordu. Gemide bulunan hacı adayları güverteye fırlamış, bağırarak, feryat ederek kendilerine yardım edilmesini istiyor, ancak sesleri, fırtınanın uğultusu arasında kaybolup gidiyordu. Hacı adayları tipi halinde yağan kardan nereye gittiklerini görmeye çalışıyor, ancak bu sonuç vermiyordu. Adana, başıboş mayın gibi yolalmakta, kimi zaman ipini koparıp açılmış bir sandal ya da motora çarpmasına rağmen yoluna devam etmekteydi.
Mutlu bir tesadüf, hayatla- ölüm arasındaki incecik çizgide gidip gelen hacı adaylarıını ölümün eşiğinden çevirdi. Dalgalar gemiyi Haydarpaşa mendireğinin içine doğru sevkedince büyük tehlike atlatmış oldu.
Hacı adayları tehlikeyi atlatmıştı ama Haliçtekiler için durum böyle değildi.
“ KÖPRÜ PARÇALANIYOR “
Fırtına en ölümcül darbeyi 60 yaşındaki Unkapanı Köprüsüne vurmuş, emektar köprü Haliç çevresinde oturanların duyup korktukları müthiş bir çatırdı ile üç parçaya ayrılmıştı. Sık sık yapılan onarımlarla ayakta durmaya çalışan köprü, fırtınanın şiddetine dayanamamış, parçaları denize açılarak önüne sandal, mavna, motor ne çıkarsa yaslanıp, kimilerini parçalayıp yolalmaya başlamıştı.
Bulunduğu motordan son anda kendini buz gibi suya atarak, köprü parçasının altında kalmaktan kurtulan bir denizci olayı şöyle anlatmıştı:
“ Geceyarısına doğruydu… Çok şiddetlenen tipi 5 metre ilerisini görmek imkanı bile vermiyordu. Bu sırada yakınımızda büyük bir çatırdı koptu ve bunu müteakip bir gürültüyle devasa bir karaltı üzerimize doğru gelmeye başladı. Biraz yaklaşınca köprünün bir parçasının birkaç mavna ve motoru katarak geldiğini gördük. Hemen kendimizi denize attık…”
Köprünün parçaları, İstanbullulara veda eder gibi Haliçte bir süre dolaştıktan sonra biri yemiş iskelesine, diğeri ise Meyve Halinin bulunduğu yere çarparak durabildi. Bu arada taşan Haliç’de Yemiş ve çevresini göle dönüştürmüştü.
Boğaziçinde ise, fırtınanın şiddetinden İstinye’de boş olarak demirli duran Fenerbahçe Vapuru, kaptan köşküne kadar su alarak batmış, nöbetçi denizci kurtulmayı başarmıştı.
FIRTINA AĞAÇLARI KÖKÜNDEN SÖKTÜ
Denizde bu gelişmeler yaşanırken, karada olanlarda korku vericiydi. Fırtına – Daha sonra yapılan sayımda belirlendiği gibi – 700’ü Karacaahmet Mezarlığı’nda olmak üzere bine yakın yaşlı ağacı kökünden söküp atmış, şehrin çeşitli kesimlerinde 12 ahşap ev yıkılırken, bazı yerlerde de yangın çıkmıştı. Boğaziçi’nde Kireçburnu’nda, Cağaloğlu’nda Kapalıfırın’ın karşısında, Şişli’de Letafet Apartmanında ve Beylerbeyinde çıkan yangınlar çevreye yayılmadan söndürülüyordu.
Fırtına Camiler de büyük zarar vermişti. Tarihi Ayasofya’nın minarelerinin ikisinin külahı kopmuş, kubbedeki kurşunların bir kısmı uçup gitmişti. Sultanahmet Camiinin minarelerinden birinin külahı uçarken, birinin ki de yana kaymıştı. Fırtınadan sonra yapılan hasar tespitinde 151 Camiinin onarıma muhtaç olduğu belirlenecekti.
TRENLER KARA SAPLANIYOR
Dakikalar ilerledikçe fırtınanın yalnız İstanbul’da değil, çevresinde ve özellikle Trakya’da da etkili olduğu ortaya çıkıyordu. Avrupadan gelen Şark Ekspresi ve Edirne’den kalkan yolcu treni kara saplanıp kalmışlardı. Yüzlerce yolcuyu kurtarmak için yola çıkan ekiplerde trenlere ulaşamamıştı. Bu arada görevi gereği bir olayı soruşturmak için Istranca’ya gitmekte olan Çatalca C. Savcısı Hayri Bey, Istaranca İstasyonunda donarak ölmüştü. Daha sonra fırtına nedeniyle telefon hatları koptuğundan gelişmeler de izlenemez oldu.
KÖPRÜ BATMA TEHLİKESİ GEÇİRİYOR
Fırtına dubalar üstündeki Galata Köprüsünü beşik gibi sallarken henüz 24 yaşındaki köprü, Unkapanındaki eski köprüden daha dayanıklı çıkıyor, ancak üzerinde geçmekte olan tramvay ve otobüslerdeki yolcular “ Eyvah, deprem oluyor. Köprü yıkılacak” Bağırışları arasında kendilerini taşıtlardan dışarı atıyorlardı. Fakat burada da dalından kopmuş bir sonbahar yaprağı gibi fırtınaya kapılıp gitme tehlikesi olduğundan yeniden araçlara binmekten başka çare bulamıyorlardı.
ATATÜRK DE İSTANBUL’DAYDI
İstanbul’u birbirine katan fırtına sırasında Atatürk’de kentteydi. Cumhurbaşkanı Atatürk 9 Şubat günü özel trenle Ankara’dan İstanbul’a gelmiş, Haydarpaşa’da törenle karşılandıktan sonra Dolmabahçe Sarayı’nda dinlenmeye çekilmişti. 10 Şubat günü Topkapı Müzesine giderek incelemelerde bulunan Cumhurbaşkanı, daha sonra saraya dönmüştü. Fırtınayı saraydayken izleyen Atatürk’ün daha sonraki günlerde dışarı çıkmadığı O’ndan bahseden eserlerde yeralmaktadır.
“ FIRTINA İSTANBUL İÇİN TAM BİR AFET OLDU”
14 saat sürdükten sonra dinen fırtınan korkunç blançosu, ertesi gün tüm dehşeti ile ortaya çıktı.
Gazetelerin “ İstanbul için tam bir afet oldu” başlığı ile verdikleri fırtına sırasında İstanbul ve çevresinde 56 kişi donarak, boğularak, enkaz altında kalarak can vermiş, 130’u İstanbul limanında olmak üzere 240 mavna, sandal batmış, 151 Cami ve çok sayıda ev hasar görmüştü.
Baharı beklerken, Karayel fırtınası’yla neye uğradıklarını şaşıran İstanbullular 12 Şubat günü sokağa çıkamadılar. Kar kalınlığı şehrin bazı kesimlerinde 40 santimi bulmuştu, makaslar donduğu için tramvaylar çalışmıyor, devrilen ağaçlar yüzünden bazı yollar kapandığından otobüsler de işlemiyordu. Sıcaklık ise sıfırın altında 6 dereceye kadar düşmüştü.
Kentte ekmek sıkıntısı çekiliyordu. Bu arada bazı mezbaha yolu fırtına nedeniyle kapandığından şehre et getirilememiş, bir gün önce 50 kuruştan satılan kuzu etinin kilosu 80 kuruşa fırlamıştı. Uzunca bir süredenberi işsizlikten bunalan odun ve kömürcülerin keyifleri yerine gelmişti!
Fırtınanın yolaçtığı zararın giderilmesi ise ayları bulacaktı. Fırtınanın bir tek yararı olmuştu. Ayakta duramaz hale gelen Unkapanı köprüsünü parçalayarak yenisinin yapılmasını sağlamıştı. Tek teselli bulunacak nokta da buydu…
FIRTINANIN PARÇALADIĞI KÖPRÜNÜN YERİNE YENİSİ YAPILDI
İSTANBUL’u allak bullak eden fırtınada parçalanan Unkapanı Köprüsü tam 37 yıl boyunca (1875-1912) Karaköy’de İstanbullulara hizmet ettikten sonra yerine bir yenisinin yepılması üzerine Unkapanına götürülerek buraya monte edilen eski, yıpranmış bir köprüydü. Ahşap olması sık sık tamiratı gerektiriyor, belediye bütçesinde gerekli para olmayışı yüzünden onarımlar aksıyor, araçlar burayı tehlikeli buldukları için yeni köprüyü tercih ediyorlardı. 1922 yılında bütçeden sağlanan parayla esaslı bir onarıma gidildi, bazı bölümleri değiştirildi, 480 metre olan boyu kısaltılarak 440 metreye indirildi Ancak onarımdan birkaç yıl sonra yine tehlikeli hale geldiğinden bu kez araç trafiğine kapatıldı, sadece yayaların geçişine açık bırakıldı.
1927 yılında buraya yeni bir köprü yapılması için oluşturulan komisyon çalışmalara başladı. Komisyonun ilk yaptığı iş köprü yapım giderlerini karşılamak için tramvay, tünel ve vapur bilet ücretlerine on para zam yapmak oldu.
KÖPRÜ PARÇALANIYOR
Çalışmalar sürdürülürken 11 Şubat 1936 gecesi meydana gelen şiddetli fırtına yeni köprünün yapımını acil hale getirdi. Fırtına sırasında köprünün açılır kapanır gözlerinden biri koparak dubayı sürüklemiş, bunun sonucu olarak dubaları bağlıyan zincirler kopmuş ve köprünün azapkapı cihetindeki bölümü de sulara gömülmüştü. Köprünün ayakta kalabilen ve serseri bir mayın gibi oradan oraya sürüklenen iki parçası da muhtemel bir tehlikeyi önlemek amacıyla yaslanmış oldukları Yemiş iskelesi önünden alınarak eski yerine yani Galata Köprüsü’ne bağlandı.
Bu olay devrin ünlü yazarlarının eleştirilerine yolaçtı. Herkes Karaköy’de eskiyen köprülerin buraya monte edilmesini eleştiriyor, yeni bir köprünün biran önce yapılmasını istiyordu. Bu arada bazı yabancı uzmanlar yapımı düşünülen asma köprünün buraya yapılması görüşünü savundular. Güzel Sanatlar Akademisinden Prof. Egl, Süleymaniye ile Galata Kulesi arasına yapılacak bir asma köprünün bölgenin sınai bakımdan gelişmesine büyük katkıda bulunacağını açıkladı. Ancak bu görüşler dikkate alınmadı. Eski, parçalanmış köprünün onarılarak Eyüp Sultan’a nakledilmesi üzerinde durulurken, yenisinin yapına başlandı.
Aynı yılın Ağustos ayında başlayan çalışmalar yaklaşık 3 yıl sürdü. Köprü, Cumhuriyetin ilanının 16. yıldönümünde Vali ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar tarafından törenle hizmete açıldı. 29 Ekim 1939 günü açılan köprünün yapımı için 2 Milyon 300 bin lira harcanmış, 477 metre uzunluğunda ve 25 metre enindeki köprüye “Gazi” Köprüsü adı verilmişti. Köprü, daha sonra bölgeye Üçüncü Haliç Köprüsü’nün yaptırılmasına rağmen trafik bakımından yoğunluğunu sürdürmektedir.
HİKMET FERİDUN ES YAZIYOR “ BİR AŞK SAHNESİ “
AKŞAM Gazetesi yazarlarından Hikmet Feridun Es, Unkapanı Köprüsünün kopan parçalarının – tehlike yaratmaması için – Galata Köprüsü’ne bağlanması üzerine şu satırları kaleme almıştı:
“ İstanbul halkı dört-beş gündenberi gayet ateşli bir aşk sahnesi seyrediyor. Bu aşk sahnesi tam Karaköy Köprüsünün üstündedir. Eski ihtiyar köprü kendisinden çok genç olan sevgilisi Galata Köprüsü’nün yanına sokulmuş, onun kulağına aşıkane sözler fısıldıyor gibi:
‘Sevgilim, uzaktan sana yıllarca baka baka, hasretini çeke çeke bak ne hallere geldim. Uzaktan sana kaç yüzlerce gece, binlerce gece kırmızı – beyaz ışıklarımı titreterek göz kırptım. İşte nihayet şöyle kuvvetli bir fırtına kopar kopmaz beni senden uzak tutan bütün zincirleri parçalayarak, koparak sürükleyerek koştum, geldim. Yüzümü yüzüne sürdüm. Sevgilim emin ol ki Unkapanı köprüsünün öteki parçaları da senin hasretinle yanıp tutuşuyorlar. İnşallah ilk fırtınada diğer parçalar da zincirlerini sürükleyerek gelecekler, senin dizinin dibine boylu boyunca uzanacaklar. Ah Galatacığım sen ne kadar genç ve cazipsin.’
Galata Köprüsü kırıtarak Unkapanına:
- “ Ah… Ah… Unkapanıcığım sen benim bu genç ve dinç halime bakma Hani bende senden pek üstün değilimdir. Dubalarım, romatizmalı sancılar içinde kıvranıp duruyorum. Eğer fırtına biraz daha kuvvetli esseydi belki beni burada bulamazdın. Ne ise dağ dağa kavuşmaz ama demek köprü köprüye kavuşurmuş..”
Hüseyin Rahmi Gürpınar “Fırtına Gecesinin Hatırası“
KANATSIZ TAYYARE, YELKENSİZ GEMİ
Bilmece yazmıyorum. Bizim Heybeli’deki evden bahsetmek istiyorum. Çamlığın yüksek yamacında dört yanı her rüzgara açık bir kaya üzerine kuruludur. Gelen ahbap, ne güzel havadar yer diye beğenirler. Bina yalınkat ahşap, binaenaleyh yazlıktır. Kışın havayı ısıtmak için evin kerestesine muadil (eşit) odun yakmakla beraber gene boynunuzu, kulağınızı yünlerle sarıp sarmalamadan bir ılık köşe bulup oturamazsınız. Bu mahzuru, havasının saflığı öder.
Yazın püfür püfür, kışın aman allah gümbür gümbür her ufuktan patlayan bora hızını bizim evde alır.
Fırtına gecesinde ne yaptık? Bütün adalı bildikler de işte bunu merak etmişler. Bir gün sonra sabah çarşıya indiğimde bazılarının taaccübleri (şaşırmaları) ile karşılaştım.
-Hani ya diyorlardı. Topallamıyorsunuz. Bir kolunuz boynunuza asılı değil. Yüzünüz, gözünüz sargısız.
Cevap veriyordum:
-Ucuz kurtulduk.
-Vallahi öğle. Bütün gece sizi düşündük. Mahalle içinde sekizi bir sıraya sımsıkı birbirine yaslanmışken bile bizim evler iki yanlarına sallanan cezbeli dervişler gibi çatır çatır zikrettiler.
-Bizim ev zikretmedi, dansetti. Çetin bir çarliston oynamak için meğerse o vahşi orkestrayı bekliyormuş.
Lütfen hayatımızla alakadar olup da hengameyi nasıl geçirdiğimizi merak edenlere anlatıyorum:
Yatak odam garbe, karayele pehlivanca göğüs germiş bir vaziyettedir. İlk tatlı uykuya dalışım. Rüya görüyorum. Çürük bir teknenin içinde dağlara çıkan fırtınalı bir denize açılmışım. Orsa boca müthiş sallanıyordu. Bu korkunç rüyanın verdiği halecanla gözlerimi açtım. Aaa, yalan değil, rüya hiç değil… Sahiden sallanıyorum. Acaba bir kabus mu geçiriyorum. Bir sar’a nöbetine mi tutuldum.?
O aralık bir çatırdı oldu. Arkama birşey almadan kendimi yataktan attım. Baktım, pencerelerden birinin pervazı fırlamış. Hemen çerçeveye abandım. Bir metro (metre) murabbaında ( kare biçiminde ) ağır bir çerçeve kısmı. Çerçeve beni geri geriye tarif olunamaz bir hızla itiyor. Çıtasız yerden hucum eden karlar suratımı kamçılıyor. Dişarısı, bir metreden ötesi seçilmez, dondurucu ayaz bir gece. Pancur yapraklarının herbiri başka türlü ıslık çalıyor. Rüzgarın saniyede 30-40 metre bir çılgınlıkla koşmasının ne demek olduğunu benim bu dağ tepesindeki penceremden görüp dinlemeliydiniz. Uçuyoruz! Sanırsınız ki dışarda sıralanmış 50-60 koç, durup durup kaplamalara tos vuruyorlar. Bütün ev motoru yeni işlemeye başlayan bir tayyare gibi ha havalandı, ha havalanacak vaziyette. Kuvvetli bir çıma bulsam uçmasın diye evi çamlara bağlayacağım. Biz böyle evcek tam takım Büyükada’ya mı, Kartal’a mı, daha ötelere mi nakli mekan ediyoruz. Yoksa nefes almadan doğruca cenneti alaya mı?”
YAZAR NACİ SADULLAH’IN İZLENİMLERİ
“FIRTINANIN ALT ÜST ETTİĞİ İSTANBUL’DA NELER GÖRDÜM?”
“Benim ilk tuhafıma giden şey vahşi memleketlerde bile tabii sayılan karın bir semavi (gökle ilgili) bir afat gibi bizi alt üst edişiydi.
Avrupalıların bayram gibi bekleyip, bayram gibi karşıladıkları kar, İstanbul’u çorba kazanı gibi allak, bullak etti.
Tramvaylar, otomobiller, otobüsler, arabalar işleyemedi. Vapurlar sandallar battı. Köprüler seyahate çıktı.Minareler külahsız kaldı, çatılar uçtu, binalar çöktü, insanlar dondu, dükkanlar, yollar, kapılar ve gönüller kapandı.
Mamafih ben arkadaşların yazdıkları ‘Tahribat’ listelerine göz gezdirince bu kopan fırtınanın ‘Şuurluluğuna ‘ bile hükmettim.
Mesela şu Unkapanı Köprüsünün parçalanışına ve dükkan tabelalarının uçuşuna ne dersiniz.
Şu fırtına bizim senelerdenberi kopardığımız sayısız fırtınalarla bir türlü biçime sokturamadığımız Unkapanı Köprüsü’nün tamirini emir vaki haline getirmiş değil mi?
Gene şu fırtına kargacık, burgacık yazılı, acayip dükkan tabelalarını uçurmakla bizim ezeli şikayetlerimizi dinlemiş olmuyor mu ?
Bunlara bakılırsa İstanbul’un bu kabil müzmin dertlerden kurtulabilmesi için ikide bir fırtına duasına çıkmamız lazım gelecek.
Diyorum ya şu bembeyaz kar, İstanbul’a kapkara bir afet gibi indi. Garplı hemcinsleri gibi oynayıp, gülüşleri lazım gelen çocuklar birbirlerine bir tek kartopu atmadılar. Bu bizde eğlence bilgisinin de top attığını gösterir (Daha sonra kartopu oynanmasını belediyenin yasakladığı görülecekti.)
Vakıa şehir sokaklarında sky’lerle dolaşanlar bile görüldü. Fakat bu Uludağ’ı ayaklarına getiren açıkgöz kayakçılar dünkü fırtınada kayıp kazaya uğramayanlar kadar azdı.
Ve uzun bir hasretten sonra ağızları hakkıyla kulaklarına varan oduncular, kömürcüler, kahveciler, sinemacılar ve meyhanecilerdi…”
Naci Sadullah
“ Son Posta “ , 13 Şubat 1936
FATİN HOCA NE DİYOR ?
“ BEN GAYRİTABİİLİK GÖRMÜYORUM”
1930’lu yılların İstanbul’unda en az film yıldızları kadarpopüler halk arasında sevilen ve sayılan iki uzman vardı. Bunlardan ilki Doktor Mazhar Osman’dı. Günümüzdeki Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin kurucusu Mazhar Osman… Halk sokakta, dairede davranışlarını beğenmediği, başka bir değişle aklından şüphe ettiği birini gördüğü zaman “ Gözün kör olmasın Mazhar Osman… Nasıl görmedin bunu “ derdi. Davranışları nedeniyle “ Mazhar Osmanlık Vak’a” diye damgalananlar da olurdu.
İkinci Popüler kişi ise Kandilli Rasathanesinin kurucusu ve Müdürü Fatin Hoca idi. Atatürk’ün de sevdiği, işinin ehli bir insandı. O zamanlar hava durumu da rasathaneden sorulurdu. Hararet kaç derece olacak, tazyik (basınç) ne durumda? Fırtına çıkacak mı? Fatin Hoca bunlara tek tek bıkmadan, usanmadan cevap verir, tahminlerin büyük bölümü de doğru çıkardı.
Şiddetli fırtınadan sonra gazeteciler, her zaman olduğu gibi açıklama almak için Fatin Hoca’ya koştular. Fatin Hoca şunları söyledi:
“ Bu kışı fevkalade hale getiren fırtınadır. Fırtınanın yaptığı tahribat yüzünden karın ehemmiyeti artmış, halka bu kışı şiddetli hale getirmiştir. Ben bunda bir gayritabiilik bulmuyorum. Nitekim bugün kar yağmayacaktır.”