Ertan ÜNAL
Ekim 2002
ON YILDA YAPILDI, 7 SAAT İÇİNDE TAMAMEN YANDI
ADLİYE SARAYI YANIYOR !
Ünlü İtalyan mimar Fossati tarafından Darülfunun ( Üniversite ) binası olarak yapılan , Birinci ve ikinci Meşrutiyet yıllarında Millet Meclisi, daha sonra adliye olarak kullanılan muhteşem yapının sonunu yanık bırakılan bir mangal hazırladı. Alevler biranda içi ahşap olan binayı sararken, yanan dosyalar ateşten birer top halinde, kızarmış çiviler ve tahta parçaları da birer ok gibi havalanarak rüzgarın etkisiyle çevredeki evlerin damlarına düşüyordu. Kimi ev sahipleri ateş ve kıvılcım yağmuruna karşı tedbir olarak damlarına, taraçalarına ıslak keçe ve kilim koyarken, kimileri de evlerini bırakıp kaçmıştı.
İSTANBUL, o akşam 3 aralık 1933 akşamı tam 60 yıldır görülmemiş bir poyraz fırtınasının esiri olmuştu. Kış günü hava erken karardığından halk evlerine çekilmiş, sıcak sobalarının başında geceyi geçirmeye hazırlanıyorlardı. Dışarıda ise saniyede 50 metre hızla esen rüzgar bomboş sokaklarda ıslık çalarak dolaşıyor, dükkanların tabelalarını deprem oluyormuş gibi sallıyor, kimi evlerin çatılarından kiremit uçuruyordu.
Saatler 20.30’u gösterirken birden gökyüzü kıpkırmızı ve garip bir ışığa büründü. Neydi bu ışığın sırrı ? Semavi ( Göksel ) bir afet mi geliyordu yoksa ? gözlerine inanamayan İstanbullular ne olduğunu anlamak için fırtınaya aldırış etmeden sokaklara döküldüler. Kızıl ışıklar Sultanahmet tarafında yoğunlaşıyordu.
Aynı anda Boğaziçi, Adalar, Üsküdar , Kadıköy’ de de halk kapılara, sokaklara, balkonlara hucum etmiş, gözleri karşı kıyıya dikili halde, olup biteni çaresizlik ve dehşet içinde izliyorlardı.
Tarihi Ayasofya ile Sultanahmet Camii arasında yeralan Adliye Sarayı alevler içinde yanıyordu ! Binanın Ayasofya tarafından başlayan yangın , daha itfaiyenin müdahalesine meydan kalmadan diğer tarafları da sarmıştı. Alevler aç bir canavar gibi önüne gelen yeri yutarken, yanan kağıt ve kurumuş tahtaların kokusu karşı kıyıya kadar geliyordu….
DEHŞET İÇİNDE
İstanbul sokaklarında şimdi fırtınanın uğultusunun yanı sıra felaketi haber veren telaş dolu sesler yükseliyordu:
- Adliye Sarayında yangın var !
- Binaya kundak sokmuşlar. Görenler varmış !
- Alevler Ayasofya Hamamına yaklaşıyor. Hamam Belediyenin benzin deposu… bir patlarsa ?…
- Adliye Sarayının yanındaki tevkifhaneden tün mahkumlar kaçmış. Mahkumlar şehre yayılmış. Çoğu ipten kazıktan kurtulma kişilermiş!… dikkatli olmalı
Kimisi doğru, kimisi yalan bu sözler telgraf hızıyla mahalleleri dolaşırken, halk Sultanahmet’e akın ediyordu. Tramvayların çalışması durduğundan, halk çoğunlukla yürüyerek özel otomobili olanlar ise otomobille gelmekteydiler. Kısa sürede Sultanahmet Meydanında mahşeri bir kalabalık toplanmıştı.
MERDİVEN ALTINDAN BAŞLADI
Geçmişte salonlarında, Millet Meclisi’nin topladığı, hararetli tartışmaların yapıldığı, Ulusun kaderini etkileyecek nice kararların alındığı Adliye Sarayı’ndaki yangın, Savcılık dairesine çıkan merdiven altında yanık bırakılan bir mangaldan başlamıştı. Alevler biranda, yılların etkisiyle iyice kuruyan tahtaları sarmış,- Binanın içi ahşaptı- ilk müdahaleyi binada bulunan kapıcı Ahmet’le burada yatmakta olan mübaşir Saim Efendi yapmıştı. İki görevli, itfaiyeyi haberdar etmeyi düşünmeden kendi olanaklarıyla yangını söndürmeye çalışırken, büyüyen alevler karşısında çaresiz kalmış, bu kez dışarı çıkıp Ayasofya polis noktasına kadar koşarak buradaki polise yangını haber vermişlerdi.
Yangın İstanbul itfaiyesine 20.40’ta haber verilmiş, 20.44’te de Beyazıt Kulesi gözcüleri tarafından görülmüş, ancak itfaiyenin haberdar edildiği saatte söndürülmeyecek kadar büyümüştü. Olay yerine çevre itfaiye ekipleri de sevkedilmiş, bu arada bir tesadüf eseri itfaiyenin iki gün önce aldığı 26 metre uzunluğundaki otomatik merdivenler de ilk kez burada kullanılmıştı.
EN BÜYÜK TEHLİKE: BENZİN DEPOSU
İtfaiyeciler, canlarını dişlerine takarak alevleri söndürmeye çalışırken Vali Muhittin Bey , Vali muavini Ali Rıza Bey, 3. Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa, müddeiumumi Kenan Bey , Polis Müdürü Fehmi Bey, polis şube müdürleri ve adliye görevlilerin çoğu olay yerine gelmişlerdi. Olay yerine polislerin yanı sıra güvenliği sağlamak ve itfaiyelerine yardımcı olmak için bir tabur asker sevk edilmişti.
Binlerce dava dosyası cayır cayır yanar ve külleri fırtınanın etkisiyle havada uçışurken , alevler Ayasofya hamamı tarafında yoğunlaşıyordu. İddiaya göre, Belediyenin Levazım deposu olarak kullanıldığı hamamda tam 30 bin ton benzin vardı!
Alevlerin buraya ulaşması ihtimali korkudan herkesin tüylerini ürpertiyor, böyle bir ihtimali düşünmek bile istemiyorlardı. Yangının hamama ulaşması halinde yıllardır büyük bir titizlikle korunan Ayasofya’dan iz kalmayacağı gibi, çok sayıda kişi de ölecekti!
Alevlere rağmen içeri girmeyi başaran bazı itfaiyeciler kurtarabildikleri dosyaları dışarı çıkarırken, Dokuzuncu ihtisas Mahkemesi zabıt katibi Muzaffer Bey de kendi mahkemesine ait bütün dosya ve defterleri yanmaktan kurtarmış, ama bu arada saçları ve yüzünün bir kısmı yanmıştı.
ÇEVREYE TEHLİKE SAÇIYOR
Saat 22.00 sıralarında yangın şiddetini büsbütün arttırmış, alevler binanın denize bakan kısmını da iyice sarmıştı. Bu sırada 4. Hukuk Dairesinin bulunduğu kısım büyük bir gürültüyle birden bire çöktü. Burada bulunan itfaiye erleri, birkaç dakika önce dışarı çıktıklarından mutlak bir ölümün eşiğinden dönerken, çöken enkazın altında kalan iki itfaiye aracı büyük hasar gördü.
Yangın, yalnız Ayasofya Hamamı’ndaki benzinliği değil, çevredeki mahaleleri de tehdit ediyordu. Nasıl mı? Bunu o geceyi yaşayan bir gazetecinin kaleminden okuyalım :
“ Yağlı boya tahta alevlerine karışan milyonlarca dosya kağıdı bir alev parçası halinde havalarda uçuşuyor, yumruk büyüklüğündeki yanar tahta parçaları da haceri semavi ( göktaşı) gibi Ahırkapı’dan Cinci Meydanı’na kadar bütün evlerin üzerlerini ve sokaklarını kaplıyordu.
Bu civardaki bütün mahalleler halılarını, keçelerini iyice ıslatarak damlara ve taraçalarına sermişlerdi. Havadan uçarak gelen alev dalgaları binanın çevresindeki yaş ağaçları bile çıra gibi tutuşturmuştu. Sarayburnu’ndan Kumkapı’ya kadar denizin yüzü uçan kömürlerle dolmuştu.
Bir ejder gibi kükreyen yangın dilini o kadar çabuk uzatıyordu ki binanın saçaklarına sığınan binlerce güvercinden pek azı canlarını kurtarmak için havalanabildi. Diğerleri yanarak telef oldu.”
TUTUKEVİ BOŞALTILIYOR
Yıllarca İstanbul’un siluetinde yer eden, tarihçi yazar Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul sınırları içinde kışlalardan sonra en büyük bina olarak nitelediği muhteşem yapı artık tamamen alevler içindeydi. Ama herkesin kafasında aynı soru şekillenip cevapsız kalıyordu: Alevlerin önü hamama ulaşmadan önce kesilebilecek miydi ? Alevler her geçen an o bölgeye yaklaşırken, bir emniyet tedbiri olarak polis ve askerler meydanda toplanan kalabalığı dağıtmaya çalışıyor, ama kimse de olay yerinden ayrılmak istemiyordu !
Bu arada olası bir sıçramaya karşı İstanbul Tevkifhanesinde ( Tutukevi ) bulunan 377 kişi sıkı güvenlik önlemleri arasında binadan çıkarılarak güvenli yerlere götürüldü. Nakil sırasında fırsattan yararlanıp kaçmak isteyen bir tutuklu ayağından vurularak yakalandı.
BİR MİLYONA YAKIN DOSYA
Saatler sabaha karşı 03.00 ‘ü gösterirken, o ana kadar ecel teri döken herkes rahat bir soluk alıyordu. Yangın, Ayasofya hamamına sıçramadan kontrol altına alınmıştı ve koca binayı dört duvara çeviren alevler de söndürülmek üzereydi.
Yangın sırasında binanın üçüncü katında bulunan vezne odacısı Mehmet Ağa, alevlerin arasından çıkamamış, diri diri yanarak can vermişti. 350 bini icra dosyaları
( 1933’te İstanbul’un nüfusu 600 bindi ) olmak üzere bir milyona yakın dosya yanmıştı. Kurtarılan dosyalar ise kullanılmaz haldeydi. İçinde para ve kıymetli kağıt bulunan 5 kasada alevler arasından çıkarılmış bulunuyordu. Bir yazarın deyimiyle “ Azgın bir fırtınanın korkunç bir yanardağ haline getirdiği bina ile birlikte İstanbul’un bütün adalet mekanizması yanmıştı.” Yanan eşyalar arasında beş asırlık adliye tarihini yansıtan mühim vesikalar, vakfiyeler, kadılık defterleri ile hakim ve avukat cübbeleri de yer almaktaydı.
7 saat süren yangın söndürüldükten sonra çıkış nedeni araştırılmaya başlandı. Önce “ Kundak” ( sabotaj ) olasılığı üzerinde duruldu, ancak daha sonra yapılan araştırma bu ihtimali ortadan kaldırırken, yangının yanık bırakılan bir mangaldan çıktığı tespit edildi.
Adliye Sarayı’nın sol tarafındaki girişinde bulunan pabuççu ( Ayakkabı satıcısı ) Aran Ethem efendi akşam 17.30’da işlerini bitirmiş ve gündüz yaktığı mangalı sönmüş zannederek Savcılık dairesine çıkan merdiven altındaki dolaba koyup gitmişti. Ancak mangalda mevcut ateşten sıçrayan kıvılcımlar önce yağlı boya ve ahşap dolabı daha sonra merdivenleri tutuşturarak binanın tamamının yanmasına neden olmuştu.
İDDİALARI REDDEDİYOR
Evinde uyurken gözaltına alınan Aran Ethem Efendi ise bu iddiaları reddetti. Aran Ethem şunları söyledi:
“ Yangın günü, gündüz saat 15.30‘ da ateşi tamamen sönmüş olan mangalı artık beni ısıtmadığı için kaldırdım ve merdiven altına bıraktım. Saat 17.30’da da işim bitti. Evime gittim Mangalımda ateş kalmadığına eminim. Şayet yangın benim mangalımdan çıktıysa orda bulunduğum müddet zarfında ( süre içinde ) saat 15.30’dan 17.30’a kadar hiç olmazsa bir tütme eseri veya koku olurdu. “
Belediye yetkilileri ise yaptıkları açıklamada Ayasofya Hamamının Levazım deposu olarak kullanıldığını kabul etmekle birlikte olay sırasında gazetelerin bahsettiği kadar çok benzin olmadığını öne sürdüler. İtfaiye yetkilileri de kendilerine çok geç haber verildiğini ileri sürdüler.
Yapılan soruşturma sonucu kapıcı Ahmet, Odabaşı Mehmet, papuççu Ethem, geçici olarak adliye haline dönüştürülen İstanbul Tevkif evi’nde çıkarıldıkları mahkemede tutuklandılar.
Yangının yol açtığı zarar ise gazetelere göre değişiyordu ! 300 milyon ile 500 milyon lira ( o tarihte bir Amerikan doları 136 kuruştu ) olarak açıklanırken, binanın sigortasız olduğu da vurgulanıyordu. Bir yandan da yeni adliye için yer aranıyordu. Sirkeci’deki Liman Han ve Büyük Postane ilk akla gelen yerler arasındaydı. Ama o binanın yerini hangisi tutabilirdi ki ?
Orada yanan basit bir bina değil, tarihin sessiz bir tanığıydı. Yıllarca İstanbul’un siluetinde yeretmiş, vazgeçilmez bir parçası olmuştu. Anısı şimdi, zamanın soldurduğu eski kartpostallarda yaşıyor.