Ertan ÜNAL
Nisan 2006
İkinci Dünya Savaşı’nın en kritik günlerinde İngiltere’de yaptırılan 4 denizaltıyı almaya giden denizcileri götüren Refah Gemisi, Kıbrıs açıklarında torpillenerek batırılmış, 167 cana malolan olaydan sonra hep aynı soru sorulmuştu: Refah’ı kim batırdı? Olayın tarafsızlığını koruyan Türkiye’yi savaşa sokmak için Gondina adındaki İtalyan denizaltısı tarafından gerçekleştirildiği kesinlik kazanırken, bazı sorular hala cevap bulamadı.
BİRİNCİ DÜNYA Savaşı’ndan sonra süren 21 yıllık barış dönemi 1 Eylül 1939 sabahı sona ermiş, Hitler Almanyası’nın hazırlıklarını yoğun bir şekilde sürdürdüğü savaş patlamıştı.
Alman Orduları şafakla birlikte 7 koldan Polonya sınırını aşarak ülke içlerine doğru ilerlemeye başlamışlardı. Tanklar, motorize birlikler ülke içine doğru sel gibi akarken “ Yıldırım Savaş “ ı adı verilen yeni bir stratejiyi uyguluyorlardı. Diktatör Hitler “ Büyük Almanya “ için ilk adımı atmıştı. Kısa bir süre sonra savaş giderek büyüyecek ve tam 57 ulusun katıldığı, 55 milyon insanın can verdiği tarihin en kanlı savaşına dönüşecekti.
“ ÇAKMAK HATTI “ KURULUYOR
Türkiye, İkinci Dünya Savaşı başladığı zaman bu savaşa girmemek için tüm önlemleri alırken savaşın ilk etkileri 1940 yılında hissedilmeye başlandı. Muhtemel bir Alman saldırısını sınırda karşılamak amacıyla Kırklareli ve Edirne’den geçen, daha sonra da Çatalca’ya kadar uzatılan, adını Genelkurmay Başkanının soyadından alan ‘ Çakmak ‘ hattı kuruldu. Boğazlar çevresinde 6 ilde olağanüstü durum ilan edilirken, genel karartma uygulanmasına başlandı.
Alman Orduları 1941 Şubatında Balkanlar üzerine bir çığ gibi inerken Türkiye’deki tedirgin bekleyiş son haddini bulmuştu. 1939 yılından bu yana “ Yıldırım Savaşı “ taktiğiyle çeşitli cephelerde peşpeşe zaferler kazanan Alman ordusunun öncü tümenleri Romanya’yı işgal ettikten sonra Bulgaristan içlerinde ilerlemeye başlamışlardı. Takvimler 17 Şubat 1941’i gösterirken öncü birliklerin Bulgaristan- Türkiye sınırına varmasına az bir zaman kalmıştı.
Türkiye’nin etrafındaki ateş çemberi daralıyordu. Ankara, heyecanlı bekleyiş içindeydi. Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Franz Von Papen bu tedirginliği ortadan kaldırmak için ülkesinin Türkiye’ye saldırmayacağı konusunda yetkililere güvence verirken, müttefik ülkelerin temsilcileri de başta İngiltere Büyükelçisi olmak üzere Türkiye’yi kendi saflarında savaşa sokmak için çaba harcıyorlardı. Türkiye, her iki blok için de vazgeçilmez derecede önemli bir ülke niteliğindeydi.
HİTLER’İN MEKTUPLARI VE GÜVENCE
Türkiye savaşa girecek miydi? Yoksa ani bir saldırı ile savaşa girmek zorunda mı bırakılacaktı ? Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Türkiye’yi savaşın dışında tutmak için ince bir politika izliyor, tarafları silah, malzeme gibi isteklerle oyalama yolunu seçiyordu.
Beklenti tüm heyecanıyla sürerken Alman Büyükelçisi Von Papen’in 4 Mart 1941 günü İnönü’ye sunduğu Hitler’in mektubu tedirginliği biraz olsun hafifletti. Almanya’nın en kudretli adamı Hitler, biraz da çalımlı edayla yazılmış bu mektubunda savaşı kendisinin çıkartmadığını iddia ediyor, Almanya’nın Türkiye’ye saldırmayacağına dair güvence verirken “ Bulgaristan’da bulunan Alman birliklerine oradaki mevcudiyetinden yanlış bir anlam çıkarılmaması için Türk sınırından uzak kalmalarını emrettim” diyordu.
İNGİLTERE’NİN TEKLİFİ
Türk – Alman ilişkileri, Cumhurbaşkanı İnönü’nün de diplomatik dille verdiği cevapla yumuşarken, gelişmeleri dikkatle izleyen müttefiklerden İngiltere, Türkiye için tersanelerinde yapılan 4 denizaltının hazır olduğunu açıkladı.
Savaşın başlamasından kısa bir süre önce Türkiye ordusunu güçlendirmek amacıyla İngiltere’den 1930 yılında yapılan karşılıklı yardımlaşma sözleşmesi gereğince bazı taleplerde bulunmuş, 4 denizaltı, 4 muhrip, 12 çıkarma gemisi ve dört uçak filosu sipariş etmişti.
İngiltere, tam bu kritik dönemde Türk Hükümetine bir mesaj göndererek denizaltıların teslime hazır olduğunu bildirdi. “ Burak Reis “, “Murat Reis “ , “ Oruç Reis “ ve “ Uluç Reis “ adları verilen denizaltılar ile 4 uçak filosunu almak üzere gerekli mürettebatın İngiltere’ye gönderilmesi isteniyordu. Dışişleri Bakanlığının, durumu Başbakanlığa bildirmesi üzerine, görev emir- komuta zinciri içinde Milli Müdafaa ( Milli Savunma ) ve Münakalat Vekaleti ( Ulaştırma Bakanlığı’na ) havale edildi.
Bu arada oluşturulan komisyon, Türk donanmasının en seçkin denizcilerini, sicillerine bakarak saptandı ve İngiltere’ye gidecek olanları açıkladı. Bu büyük görev için 19 deniz subayı, 63 deniz astsubayı, 68 deniz eri seçilmişti. Kafilede ayrıca İngiltere’ye havacılık öğrenimine giden bir hava subayı ve 20 Hava Harp Okulu öğrencisi – Ki bazı kaynaklarda bunlardan 16 sının Kara Harp Okulunu üstün derece ile bitirdikleri için İngiltere’de pilot olarak yetiştirilmesine karar verilen topçu, piyade, süvari, istihkam ve diğer sınıflardan mezun oldukları öne sürülmektedir – yeralacaktı. İngilizler, böylece Almanya’ya karşı kozlarını ortaya koymuş, Türkiye’yi kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlardı. Ama bir şartları vardı. Denizaltıları teslim alacak mürettebatın en geç 25 Haziran 1941 günü Mısır’ın Port Said Limanı’nda olmasını istiyorlardı. Mürettebat, burada kendilerini bekleyecek olan meşhur Quenn Mary transatlantiği ile ve koruma altında İngiltere’ye gideceklerdi.
REFAH YORGUN VE BEZGİN BİR GEMİYDİ
Deniz Askeri Nakliyat Genel Komutanlığı İstanbul’da alelacele yaptığı araştırmada Barzılay ve Benjamen Vapur Kumpanyasına ait Refah adlı şilebi sahipleriyle anlaşmaya vararak kiraladı. Sahiplerine , geminin Mısır’a giderek Milli Müdafaaya ait bazı malzemeleri Türkiye’ye getireceği bilgisi verilmiş, asıl amaç gizli tutulmuştu.
İzzet Dalgakıran’ın kaptanlığını yaptığı, 28 mürettebatı bulunan Refah Şilebi 16 Haziran günü İstanbul’dan hareket etti ve 21 Haziran günü Mersin Limanına gelerek demirledi. Bu arada alelacele Ankara’ya giderek Deniz Kuvvetleri’nden yolluk ve harcırahını alan denizciler de Mersin’e gelmeye başlamışlardı. Ancak 40 yıllık bu eski gemiyi görünce hayal kırıklığına uğradılar.
Refah 1901 yılında İngiltere’de Sunderland’daki tezgahlarda yapılmış, 102 metre 20 santim boyunda, 14 metre 80 santim eninde, 7 metre su çekerinde bir tekneydi. 1 adet 3 genişlemeli buhar makinesi ile 8,5 mil hız yapabiliyordu. Ama son yıllarda eskilikten dolayı hızı daha da düşmüştü, Sunderland adıyla denizlere açılan gemi, birkaç kez sahip değiştirdikten sonra 1931 yılında Barzılay ve Benjamen Firması tarafından satın alınmış, s/s Persevaranza olan adı Refah olarak değiştirilmişti.
Gemi asıl amaç bildirilmediğinden ve alelacele sefere hazırlandığından eksiklikler içindeydi. Gemide sadece 24’er kişilik iki filika vardı. Personelle birlikte 200 kişiyi bulan yolcular için yer de, yatak da, yiyecek de tuvalet de yoktu. Kaynaklarda yeraldığına göre kafile başkanı Yarbay Zeki Işın gemiyi gezdikten sonra sefere elverişli olmadığını Ankara’ya yetkililere bildirmiş, ancak tüm çabaları sonuç vermemişti.
Bu durumda yapılacak şey gemiyi mümkün olduğu ölçüde yolculuğa uygun hale getirmekti. Önce iskele ve sancak taraflarıyla, ambar kapağına büyük boy birer Türk bayrağı resmedildi. Gece projektörlerle aydınlatılacak bu kesimler, geminin milliyeti hakkında bilgi vermeye yeterliydi. Daha sonra yolcular için Mersin’deki Deniz Harp Okulu’ndan ödünç yatak alındı. Güverteye alelacele birkaç tuvalet yapıldı. Yeterli yiyecek ikmali yapıldıktan sonra da gemi harekete hazır hale getirildi.Gemiye son anda bir İngiliz subayı bindi. İrtibat subayı olduğu söyleniyordu. Kaptan İzzet Dalgakıran’ın belirlediği rotayı değiştirerek yeni bir rota verdi.
Denizaltılarla ilgili bu hazırlıklar sürerken politik alanda da beklenmedik gelişmeler olmuş, Türkiye ile Almanya 18 Haziran günü dostluk anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşma İngilizleri çileden çıkarırken , güneyini güvence altına alan Almanya 22 Haziran 1941 günü Sovyetler Birliği’ne saldırarak Barbarossa Harekatını başlatıyor, bu tarihten bir gün sonra da 23 Haziran 1941 günü saat 17.30 da Refah sessiz sedasız Mersin Limanı’ndan demir alıyordu.
MÜTHİŞ PATLAMA
Geminin çeşitli yerlerine Köprü üstüne, güverteye, ambar kapakları üstüne ve arka tarafa yayılmış olan yolcular Mersin’den aldıkları akşam yemeğini yerken, anavatanda bıraktıkları yakınlarını annelerini, babalarını, sevgililerini, eşlerini düşünüyorlardı. Yabancı ülkelere ait denizaltıların, köpek balıklarının kaynaştığı Akdeniz’de tehlikeli bir yolculuğa başlamışlardı. Üstelik denizcilikten anlamayanın bile binmeyeceği, binmekten kaçınacağı bir tekneyle… Bu tekne onları gidecekleri yere götürebilecek miydi acaba?
Hafif bir lodos esiyor, karanlığın içinde sadece gemi motorlarının uğultusu duyuluyordu… Saatler 22.30’u gösterirken gemi korkunç bir patlama ile sarsıldı. Bordasına yediği torpille açılan gedikten içeri hızla su dolmaya başladı.
Gemi, milliyeti belirsiz bir denizaltının attığı torpille tam ortasından ikiye ayrılmış, mevcut iki filikadan biri içinde uyuyanlarla birlikte havaya uçmuş, elektrik düzeneği bozulduğundan ceryanlar kesilmiş, telsiz susmuştu. Güvertedekilerden kimi patlamayla şehit düşmüş, kimileri ise can havliyle kendilerini attıkları denizde köpek balıklarının kurbanı olmuş, diğerleri ise mevcut tek filikanın başına hücum etmişlerdi. Yolculardan Yüzbaşı Nevzat Erül tabancasını çekerek filika başındakileri “Burada kumanda bendedir “ diyerek düzene soktu. 24 kişiyi bindirdikten sonra Kaptan köprüsünde İzzet Dalgakıran ve Zeki Işın’ı filikaya çağırdı. Her ikisi de filikadakileri askerce selamlayarak:
-“ Siz gidin, kurtulmaya çalışın. Biz gemide kalacağız dediler…Bu arada dakikalar geçmesine rağmen geminin batmadığını gören bazı denizciler yeniden gemiye çıkarak sal yapmak amacıyla malzeme aramaya başladılar. Kimileri birkaç saat önce tamamlanan tuvaletlerin ahşap kapılarını sökmeye çalışırken, kimileri ambar kapısını kırmak için çaba harcıyorlardı. Filikaya binenler ise denize inememişlerdi çünkü sandalı indirmeye yarayan matafora çalışmıyordu. Bu yüzden geminin batmasını beklediler ama bu bekleyiş işlerine yaradı. Gemiden aldıkları yiyecekleri sandala doldurdular.
BATTANİYELERİ YELKEN YAPTIK
Bundan sonrasını faciadan kurtulanlardan Muhittin Darga ile 1983 yılında bir roportaj yapan yazar Erhan Demirutku’nun kaleminden okuyalım:
“ Kurtulma ümidimizi kaybetmemiştik. Filikayı kaldıramadığımız için saat 02.00’ye kadar geminin yavaş yavaş batmasını bekledik. Filika su seviyesine gelir gelmez içine atladık. İngiliz sandala atlayamamıştı. Sonradan boğulduğunu öğrendik. Torpillendiğimiz sırada kurtuluruz ümidiyle denize atlayanlar da boğulmuşlardı. Filika ile açıldığımızda denizde yüzenlerden rastladığımız 3-4 kişiyi de sandala aldık. Küreklerden direk yaparak battaniyeleri de yelken şeklinde kullandık. Ben köprü üstündeyken harita ile küçük pusula almıştım. Bunun bize çok yardımı dokundu. Kıbrıs’a gitmemiz yakınlığı yüzünden daha elverişliydi. ( 10 mil ) ama lodos bizi Türkiye kıyılarına doğru sürüklüyordu.
Emektar Refah, tam 4 saat süreyle su üstünde kaldıktan sonra tam ortasından ikiye bölünerek batıyor, Türk donanmasının yıllarca emek vererek yetiştirilen kıymetli denzialtıcılarını, hava kuvvetlerinin müstakbel pilotlarını ölüme götürüyordu.
SANDALDAKİLER
Yaptıkları bir sal üzerinde kendilerini denize atan Abdullah Şay, Kamil İnan ve Kadir Karaül bu sırada bir yandan deniz ve bir yandan da soğukla mücadele ediyorlardı. Sabaha karşı hava iyice soğumuş, üçünün de dişleri takırdamaya başlamıştı. Bunun üzerine Abdullah Şay çenesi donmasın diye atletini çıkarıp yemeye başladı. Diğerleri de onu taklit ettiler.
25 Haziran sabahı güneş onları denizde karşıladı. Artık dayanacak halleri kalmamıştı. Bir ara Kadir Karaül “ Bakın geliyorlar, bizi kurtarmaya geliyorlar “ diyerek anında kendini denize attı ve dalgalar arasında kayboldu. Kadir Karaül gördüğü serapın kurbanı olmuştu.
Saatler sonra iki denizci , kendilerini ölümün kucağına bırakmaya hazırlanırken , hızla yaklaşan bir motor ikisini de alıp yaşama döndürdü. Bu arada bir başka motor da bir kapı üstünde hayatta kalmaya çalışan havacı öğrenci Haydar Gürsan’ı sulardan çekip alıyordu.
Yedi denizci ise, Refah’ın üzerine Türk bayrağının resmedildiği ambar kapağı üzerinde kıyıya ulaşmaya çalışıyorlardı. 8 metre eninde ve 12 metre boyundaki kapak emniyetliydi ama yol alamıyorlardı.
Sabah güneşin ilk ışıklarıyla birlikte içlerinden 6 ‘sı “ Biz yüzerek gideceğiz “ deyip kendilerini denize attılar, geride kalan er Rahmi onları bir süre gözleriyle izledi. Kısa bir süre sonra dalgaların arasında kaybolduklarını gördü.
Er Rahmi, kapağın üstünde tek başına aç, susuz ne yapacağını kara kara düşünürken bir mucize gerçekleşti. İstanbul’dan İskenderun’a gelmekte olan Doğan gemisi aldığı telsiz emri üzerine rotasını değiştirmiş, Refah’ın battığı bölgeye gelmişti. Rahmi kurtarılırken baygın haldeydi.
KARATAŞ SAHİLLERİNDE
Filikaya binen 28 kişi ise tam 20 saat 9 dakika süren yolculuktan sonra 24 Haziran pazartesi saat 19.10’da Karataş Feneri yakınlarında karaya ayak bastılar. Onları ilk gören fenerci oldu. Önce yabancı zannederek ihtiyatlı davranan fenerci, daha sonra olayı öğrenince onları fenere götürdü ve durumu ilgililere haber verdi.
Türkiye acı gerçeği böylece öğrendi! Olay öğrenilince askeri uçaklar havadan, motorlar denizden kazazede aramaya başladılar. Günboyu süren aramalarda yukarda öyküsünü anlattığımız sadece 4 kişi bulunabildi.
15 deniz subayı, 16 Hava Harp Okulu öğrencisi, 48 denizaltı astsubayı, 63 deniz eri ile 25’i gemi mürettebatından olmak üzere toplam 167 kişi şehit olmuştu. Gemide üzerinde daima can yeleğiyle dolaşan İngiliz subay da boğulmuştu.
KİMSE ÜZERİNE ALMIYOR
Olay, tüm ülkede büyük üzüntü yaratırken, tam onbir kez tarafsızlığını ilan etmiş olan Türkiye’nin bir gemisine karşı girişilen saldırıyı kimse sahiplenmedi. Olaydan birgün sonra İngiliz Büyükelçisi Sir Knutchebull Huggessen yaptığı açıklamada “ Olayı Akdenizde bulunan Alman ya da İtalyan denizaltıları meydana getirmiştir “ derken, Alman Resmi DNB Ajansı da “ İngilizlerin garip açıklaması vicdan rahatsızlıklarını kanıtlıyor. İtalya’nın ve bizim olayla ilgimiz yok “ şeklindeki açıklama ile bu iddiayı yalanladı.
Daha sonra bir Fransız savaş gemisinin, Refah’ı Mısır gemisi zannederek batırdığı öne sürüldü. Oysa kurtulanlar ortalıkta gemi görmemişlerdi. Bundan sonra suçlamalar İngiltere’ye yöneldi. Acaba İngiltere, denizaltıları vermemek için, daha da önemlisi Türkiye’yi müttefikler safında savaşa sokmak için mi Refah’ı torpillemişti?
Son zamanlarda bulunan bazı İtalyan ve Alman belgeleri ise Refah’ın İtalyan bandralı Gondina adlı denizaltı tarafından batırıldığı iddialarını güçlendirmiştir. İtalyan Deniz Kuvvetleri tarafından yayınlanan İkinci Dünya Savaşına ait bir raporda Gondina’nın batırdığı geminin yerinin koordinatları da verilmektedir ki bu Refah’ın battığı bölgeye uymaktadır.
“ SUÇLU KİM ? “
Refah faciasıyla ilgili olarak adli soruşturma açılırken, olay CHP grubunda tartışma konusu olmuş, sert tartışmalar üzerine dönemin Münakalat Vekili ( Ulaştırma Bakanı ) Cevdet Kerim İncedayı ile Milli Müdafaa Vekili ( Milli Savunma Bakanı ) Saffet Arıkan görevlerinden istifa etmişlerdi. TBMM tarafından bu konuda açılan soruşturma 18 Aralık 1941’de sonuçlandı ve Bakanlar suçsuz görüldü. Daha sonra ikinci derecede sorumlu kişiler için açılan dava da beraatle sonuçlandı.
Refah Faciasının üzerinden tam 65 yıl geçmiş olmasına rağmen bazı sorular cevap arıyor. Refahın batışından ihmalin ne derece büyük rol oynadığını gösteren sorular şöyle sıralanıyor:
- Bu önemli sefer için neden Refah gibi eski yaşlı gemi seçildi? ( Daha sonra mahkemede yetkililer düşman casuslarının dikkatini çekmemek için bu yola başvurulduğunu bildireceklerdi.
- Refah’ın, Kaptan İzzet Dalgakıran tarafından saptanan rotası neden gemiye binen İngiliz irtibat subayı tarafından değiştirildi?Refah’ta sadece mürettebat için iki filika bulunuyordu. 200 kişinin yolculuk yapacağı gemideki filikaların sayısı neden çoğaltılmadı?Refah yola çıkarken neden Akdenizdeki hava ve deniz keşif raporları verilmedi?Refah yola çıkmadan önce gemide herhangi bir olasılığa karşı can kurtarma ve tahliye tatbikatı neden yapılmadı?Refah’ın telsizi eski ve gemi elektriğiyle çalışan cinstendi. Gemide elektriğin kesilmesi, Refah’ın telsizinin de susmasına ve çevreyle bağlantısının kopmasına yol açmıştı. Geminin telsizi çalışsaydı Kıbrıs ve Mersin’den yardımın gelmesi mutlak olduğundan can kaybı büyümeyecekti. Gemiye neden yeni bir telsiz konullmadı?
- Olay sırasında Akdeniz’de gerek müttefik ve gerekse mihver devletlerinin savaş gemileri ve denizaltıları cirit atıyordu. Refah’a -yanlışlıkla da olsa – olası bir saldırıdan korumak için neden bir refakatçı savaş gemisi verilmedi? Ya da bir denizaltı koruma görevini üstlenmedi?
Görüldüğü gibi soruların ardı arkası kesilmiyor. Cevap da verilemiyor. Ama olan olmuş, Türkiye 167 vatan evladını kaybetmişti.
Refah Faciasının 65. yıldönümünde şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyoruz.
GENELKURMAY BAŞKANI ÇAKMAK’IN MESAJI
Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, tüm Türkiye’de büyük üzüntü yaratan olaydan sonra bir taziyet mesajı yayınlamıştı. Ankara’da, 29 Haziran 1941 günü açıklanan mesajın içeriği şöyleydi:
“ Memleket müdafaası için kıymetli harp vasıtalarını anavatana getirmek vazifesini alan ve Refah Vapuru’nda şehit düşen kahraman denizaltıcı ve havacı evlatlarımın manevi huzurunda tazimle eğilir, deniz ve hava mensuplarına en kalbi taziyetlerimi sunarım.
168 CANA MALOLAN DENİZALTILARINDAN BİRİ BATTI, ÜÇÜ TÜRKİYE’YE TESLİM EDİLDİ
CUMHURİYET tarihinde denizaltı filosunun ilk ve en büyük kaybının yaşandığı Refah Faciası olayıyla ilgili soruşturma sürdürülürken , gemilerin Türkiye’ye nasıl getirileceği yetkililer arasında görüşme konusu oldu. Uzun süren görüşmelerden sonra Akdeniz’de tehlikenin halen sürmekte olduğu gözönünde tutularak yapımı tamamlanan ilk iki denizaltının , İngiliz mürettebat tarafından İskenderun limanına getirilmesine karar verildi.
Ünlü Türk denizcilerinin adlarının verildiği denizaltılardan ilk gelen Oruç Reis oldu. Vickers Armstrong tezgahlarında inşa edilen ve 19 Temmuz 1940 tarihinde denize indirilen dönemin en modern denizaltısı 61,40 metre uzunluğunda, 6,80 metre genişliğinde olup su üstünde 13,5 mil hız yapabiliyordu. 26 Mart 1942 günü hareket eden denizaltı 9 Mayıs 1942’de İskenderun’a geldi ve Türk Sancağı toka edildi.
Oruç Reis’le aynı özellikleri taşıyan Murat Reis denizaltısı da yine İngiliz mürettebat tarafından İngiltere’den aynı gün hareket etti. Akdeniz’de durumun daha da karışması nedeniyle gecikti ve Oruç Reis’ten 16 gün sonra 25 Mayıs 1942 günü İskenderun limanına gelerek Türk Denizaltı Filosuna katıldı.
“ İKİ DENİZALTI ÖDÜNÇ ALINDI “
Diğer iki denizaltı, “ Burak Reis “ ve “ Uluç Reis “ İngiltere Hükümeti tarafından diplomatik dille “ Ödünç alma “ adı altında müsadere edildi ve İngiliz Bayrağı altında düşmanla savaştı.
Bunlardan Burak Reis denizaltısı 19 Ekim 1940 tarihinde denize indirilmiş, 10 mart 1942 günü, H.M.S. P614 adıyla İngiliz beşinci denizaltı filosunda hizmete girmişti. Akdeniz ve Afrika kıyılarında konvoylara refakat görevini üstlenen ve bu arada savaşa da giren Burak Reis, 1943 günü onarım için İngiltere’ye döndü. Onarımdan sonra görevini sürdüren Burak Reis , savaşın bitmesinden sonra Türkiye’den gönderilen mürettebat tarafından teslim alınarak 19 Ocak 1946 günü Türk donanmasına katıldı.
Uluç Ali Reis denizaltısının akibeti ise kardeşlerininki gibi olmadı, Türk Bayrağını toka edemedi. İngilizler bu denizaltıyı da “ Ödünç alma “ adı altında H.M.S. P615 adıyla 1942 yılının Mart ayında donanmalarına katmışlardı. Uluç Ali Reis’e Kuzey Rus Filosuna refakat görevi verildi. Ancak bu görevi fazla sürdüremedi. 1943 yılı Nisanının 18. günü Alman denizaltısı U-23 tarafından Afrika’nın batı sahili açıklarında batırıldı.
REFAH FACİASI’NDAN KURTULDULAR AMA…ÖLÜM PEŞLERİNİ BIRAKMADI
REFAH Faciasından mucize şeklinde sağ olarak kurtulan, Makine başgedikli Ziya Lodos , Makine Gd. Onbaşı Kemal Dağaşan , Makine Onbaşı Cemal Bahar arkadaşlarının acısını yüreklerine gömerek , yeni atandıkları Atılay Denizaltısı’nda göreve başlamışlardı. Yaşadıkları korku dolu anları unutmamalarına rağmen mesleklerini sürdürme konusunda bir an bile tereddüt etmeyen bu üç gözüpek denizaltıcıyı ölüm bu kez Atılay’da yakaladı. 14 Temmuz 1942 günü, Çanakkale Boğazı açıklarında dalış yapan Atılay, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir mayına çarparak battı. Kazada 3 denizcinin de aralarında bulunduğu 39 denizci şehit oldu. Şehit olanlar arasında dönemin ünlü sanatçısı Hamiyet Yüceses’in eşi Fethi Yüceses de bulunmaktaydı.
Astsubay Kıdemli Başçavuş Sürmeneli Mehmet oğlu Ömer Öney de Refah Faciası’nda kurtulanlar arasında yeralmıştı. Ama o da “ Denizci denizde ölür “ sözünü doğrularcasına bir deniz kazasına kurban gitti. NATO tatbikatından dönen Dumlupınar denizaltısı’nın 4 Nisan 1953 gecesi Çanakkale Boğazı’nda Naraburnu açıklarında bir İsveç şilebiyle çarpışarak batması sonucu ölüme giden 81 denizcinin arasında Ömer Öney’de vardı…
SAVAŞA GİRMEDİK AMA KAYIP VERDİK
Türkiye, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün usta politikası sayesinde İkinci Dünya Savaşı’na girmedi ama özellikle denizlerde kayıplar verdi. Bu kayıpların bazılarını Uluslar arası sularda, bazılarını karasularımızda hangi ülkeye ait olduğu belirlenemeyen denizaltıların batırdığı gemiler oluşturuyordu. Kimi gemiler ise tabiat şartlarına yenik düşerek battı. Ancak hükümetin aldığı kararlarla – “ Türk gemilerinin yabancı limanlara gitmesinin yasaklanması, Ege’de yolcu seferlerinin durdurulması, 150 tonun üzerindeki Türk gemilerinin yabancı limanlara girişinin Ulaştırma Bakanlığının iznine bağlanması “ – bu kayıpların büyümesini önledi.
1939-1945 arasında meydana gelen olayların can kaybı bakımından en büyüğü şüphesiz ki Refah Faciası olayıdır. Öyküsünü yandaki sütunlarda okuduğunuz bu olayda Türk denizaltıcılığı büyük yara almış, bir bölümünü de staj yapmaya giden Hava Harp Okulu öğrencilerinin oluşturduğu 167 kişi şehit olmuştu.
YENİCE VAPURU BATIRILDI
İstanbul Limanına bağlı Yenice Vapuru 18 Kasım’ 19 Kasım 1941’e bağlayan gece Bulgaristan’ın Burgaz Limanı’ndan İstanbul’a gelirken Vasikilas Burnu açıklarında, milliyeti belirlenemiyen bir denizaltı tarafından torpillenerek batırılmıştı. Yolcu ve yük bulunmayan gemiden yalnız birinci ve ikinci kaptan kurtulabilmiş , 12 mürettebat ise boğularak ölmüştü.
Bu olaydan yaklaşık üç ay sonra Çankaya Motorlu Gemisi İstanbul Boğazı girişine yakın bir yerde 23 Şubat 1942 gecesi bir denizaltı tarafından batırılmış, kaptan ve mürettebat bir filikaya binerek kurtulmuşlardı. Milliyeti belirlenemeyen denizaltı bir torpille gemiyi yaralamış, batmadığını görünce ikinci bir torpil atmıştı. Gemi batarken su yüzüne çıkan denizaltı bu kez sandaldakileri makineli tüfek ateşiyle taramış, ancak mucize şeklinde ölen ve yaralanan olmamıştı.
KURTULUŞ BATTI
Savaş sırasında büyük açlık çeken Yunanistan halkına, Türk halkının yardımlarını götürmekte olan Kurtuluş adlı şilep , 20 Ocak 1942 gecesi Yunanistan’a altıncı seferini yapmak üzere İstanbul Limanından hareket etmiş, ancak kötü hava şartları nedeniyle hedefine varamamıştı. 60 yaşındaki gemi Marmara adası açıklarında kayalıklara bindirerek parçalanmış, gemi mürettebatı ise kurtulmuştu.
Yunanistan’a her gelişi büyük sevinçle karşılanan Kurtuluş’un yolunu gözleyen Yunanlılar battığını öğrenince yasa bürünmüş, ancak Türk Hükümeti batan geminin yerine Dumlupınar gemisini tahsis ederek yardımlarını sürdürmüştü. Kurtuluş’un olağanüstü öyküsü deniz altında da yapılan çekimlerle bir belgesele konu olmuştur.
ATILAY’IN DRAMI
19 Mayıs 1942 gecesi Duatepe Gemisinin İğneada açıklarında batırılması olayı can kaybı olmadan atlatıldı ama 14 Temmuz 1942 günü Türk ulusu büyük bir acıyla sarsıldı.
Deniz Kuvvetlerine ait Atılay Denizaltısı, Çanakkale Boğazı açıklarında 39 mürettebatla yaptığı görev dalışından sonra su yüzüne çıkmamış, yapılan aramalar ise sonuç vermemişti.
Adını ölümünden önce Atatürk’ün verdiği, İstanbul Valde kızaklarında yapılan gemi 1940 yılında donanmaya katılmıştı. Denizaltının battığı yerin derinliğinin 80 metreyi bulması, mürettebatın kurtarılması için çalışma yapılmasını engelliyordu.
Faciadan yıllarca sonra Koç Sanayi Müzesi için yapılan sualtı çalışmaları sırasında denizaltıya ulaşıldı ve batış nedeni saptandı.Atılay, dalış bölgesinde yer alan ve Birinci Dünya Savaşı’ndan kalan bir mayına çarparak batmıştı.
KROM ŞİLEBİ BATIRILDI
Türkiye, 1944 yılının daha ilk aylarında yine bir deniz kazasına tanık oldu. Denizyollarının en yeni ve modern gemilerinden Trak vapuru 18 Ocak 1944 boş olarak Gelibolu’dan İstanbul’ dönerken Bandırma’ya gidip burada bekleyen askerleri alma emrini almıştı. Gemide göreve başlayalı henüz 10 gün olan süvari Nedim Çemşit hava şartlarının kötülüğünü gerekçe göstererek bu seferin tehlikeli olabileceğini bildirmiş, ancak emir değişmemişti. Kaptan, uyarılarına rağmen emrin yinelendiğini görünce rotayı değiştirerek Bandırmaya yönelmiş, ancak saat 22.00 sıralarında gemi kötü hava şartları nedeniyle Ayandreya Feneradası kayalıklarına bindirerek batmıştı. Kazada gemi mürettebatından 26 kişi can verdi. 24 kişi ise kurtuldu. Olayda teselli bulunabilecek tek şey, kaza sırasında geminin boş oluşuydu.
Devlet Denizyollarına ait Krom şilebi ise Marmaris yakınlarında ve Türk karasularında bir denizaltının kurbanı oldu. 30 Mart 1944 günü saat 10.30 sıralarında Kızılada yakınlarında meydana gelen olayda İskenderun’dan yüklediği 3500 ton arpa ve yulafı getirmekte olan Krom Şilebi, ülkesi belirlenemeyen bir denizaltının attığı torpille yaralanmış ve 10 dakika içinde sulara gömülerek batmıştı. Olay sırasında üçü ağır yaralanan 43 mürettebat kurtarılarak Muğla Devlet Hastanesinde tedavi altına alınmıştı. Olayda can kaybı olmamasına karşılık Türk karasularında meydana gelmesi büyük tepki yaratmış, “ geminin battığı yere dalgıç indirilerek bulunacak torpil parçalarından denizaltının hangi ülkeye ait olduğunun belirlenmesi “ kararı alınmıştı. Bu kararın uygulanıp uygulanmadığı bilinmezken, Almanlar yaptıkları açıklamada bu olayla ilgilerinin olmadığını öne sürmüşlerdi.
RÖPORTAJ
REFAH ŞEHİTLERİNDEN İ. EKİCİGİL’İN KARDEŞİ ANLATIYOR
“ SON MEKTUBU ÖLDÜKTEN SONRA GELDİ “
Ertan ÜNAL
Nisan 2006
İSTANBUL, 19 Haziran 1941 günü mevsimin en sıcak günlerinden birini yaşıyordu. Üsküdar’ın Toygarhamza Mahallesi’nde bahçesindeki çiçeklerin gözaldığı mütevazi bir evde ise telaş ve hüzün bir arada yaşanmaktaydı.
Evin küçük oğlu denizaltıcı İbrahim Ekicigil uzak diyarlara uzanan bir sefere çıkıyordu. Bu sefer için ‘ Özel ‘ olarak seçilenler arasındaydı. Nereye gideceklerini söylememişlerdi ama bir İngiltere lafı dolaşıp duruyordu ortalıkta… Bu doğruysa eğer, savaşın en kritik günlerinde düşman savaş gemilerinin ve denizaltılarının cirit attığı Akdeniz’i boydan boya katedip, açık denizlere çıkacaklardı…
Anne Fatma Hanım, alışık hareketlerle oğlunun küçük valizini hazırlarken, bir yandan da ona öğütler veriyordu. O, Fatma hanımın ilk gözağrısıydı. Anneler evlat ayırımı yapmaz derlerdi ama İbrahim bir başkaydı. Gedikli okulunu bitirip bembeyaz üniforması içinde elini öpmeye geldiği zaman nasıl da sevinç gözyaşları dökmüş, her sefere çıkışında arkasından dua etmişti.
… Ve şimdi İbrahim gene gidiyordu. Ne zaman döneceği ise belli değildi. Aile fertleri kapı önüne dizilerek O’nu gözyaşları arasında uğurladı. Biri arkasından bir tas su döktü… İbrahim köşeyi dönerken elini kaldırıp gülümseyerek selam verdi. Son görüntüsü de bu oldu. Daha sonra herkes O’nu bu güleç görünümüyle anımsayacaktı.
“ ANNEM İNANMAMIŞTI “
İbrahim Ekicigil’in anne bir, baba ayrı kardeşi Erdoğan Özekici o tarihlerde yaşça çok küçük olduğu için olayları anımsamadığını, ancak ablasından ve diğer aile büyüklerinden dinleye dinleye büyüdüğü için adeta ezberlediğini söylüyor. Telekomünikasyon sanayi dalında faaliyet gösteren bir şirketin sahibi olan, işlerini oğlu Alp’le birlikte sürdüren Erdoğan Özekici, ağabeyinin denizci üniformalı fotoğraflarını masasından eksik etmiyor. Kendini bilecek yaşa gelince Refah Faciası ile ilgili bütün yayınları okumuş, gazeteleri taramış, “ Onları neden böyle çürük bir gemiyle yola çıkarmışlar, hala anlamış değilim “ dedikten sonra olayın yolaçtığı aile dramını şöyle anlatıyor:
“ Annem İbrahim’i çok sever, benim ilk gözağrım dermiş. Onun denizci olmasından büyük mutluluk duymuş ama her sefere çıkışta çok heyecanlanır, bahçesindeki çiçeklerle meşgul olarak kendini oyalamaya çalışırmış. Bu sefer de öyle olmuş… Ama radyoda ajansları ( haberleri ) hiç kaçırmıyor, dinliyormuş sanki felaket içine doğmuşçasına…
26 Haziran günü bahçede çalışırken açık pencereden yine radyoyu dinliyormuş. Radyo, birden normal müzik yayını kesmiş, haber yayınına geçmiş. Heyecan dolu, hüzün dolu bir ses Refah Gemisinin Akdeniz’de torpillenerek batırıldığını duyurmuş, daha sonra şehitlerin isimlerini sıralamaya başlamış. Annem bir anda çılgına dönmüş, gözyaşları sel gibi inerken “ Allahım, ne olur oğlum bu gemide olmasın “ diye yalvarıyormuş. Ama İbrahim’in adını duyunca pat diye düşüp bayılmış… Zor ayıltmışlar ama bir garip olmuş. Ağzından oğlundan başka laf çıkmıyormuş, yemekten, içmekten kesilmiş. “
Savaşın o çetin günlerinde yalnız İbrahim’in evinde değil, çeşitli yerlerdeki tam 166 ailenin evinde, hatta tüm Türkiye’de büyük bir yas vardı. Daha yapacak çok şey varken gençliklerini doyasıya yaşamadan Akdeniz’in mavi sularında yitip giden denizciler için ağıtlar yakılıyordu.
“ ÖLÜDEN GELEN MEKTUP “
Erdoğan Özekici sözlerini şöyle sürdürdü:
“ Annem ağabeyimin öldüğüne bir türlü inanmadı. Hatta Deniz Kuvvetleri’nden durumu bildirmek ve başsağlığı dilemek için gelen subaylara (Niye geldiğinizi biliyorum ama boşuna, beni oğlumun öldüğüne inandıramazsınız ) demiş. Bu inancını sürdürmesi üzerine ev halkından biri Kasımpaşa’daki Deniz Komutanlığının kapısına asılan kayıplar listesine bakmış ve İbrahim’in adını görmüş.
Gelip anneme söylemişler ama annem kimseyi dinleyecek halde değil. Evde girişi, yani bahçe kapısını gören pencerenin önüne koltuğunu çekmiş, bütün gün orada oturup oğlunun yolunu gözlemeye başlamış, zannediyor ki İbrahim daha önceki seferlerden dönüşte olduğu gibi güllerin, çiçeklerin arasından koşarak gelip kendisine sarılacak. Her zaman olduğu gibi deniz kokulu İbrahim “ Anam, seni çok özledim “ diyecek… Ama bütün bunlar bir hayal… “
Evet, o sırada Akdeniz İbrahim ve 166 arkadaşını çoktan bağrına almış, üzerlerini atlas bir yorgan gibi usulca örtmüş… Ama bunu, yüreği evlat acısıyla yanan bir anneye nasıl anlatacaksınız?
Erdoğan Özekici, ağabeyinin fotoğrafına bakarken üzüntülü bir sesle devam etti:
“ Sonra bir gün oradan, solmuş çiçeklerin arasından birisinin geldiğini görünce heyecanlanmış annem, ama gelen İbrahim değil postacıymış. “ İbrahim’den mektup var “ diye fırlamış yerinden… Önce mektubu açmadan, evin içinde sevinçle dolaşıyor, herkese duyurmaya çalışıyor. Evdekiler “ Acaba İbrahim gerçekten yaşıyor mu? “ diye birbirine soran gözlerle bakarken, biri mektubu annemin elinden kapmış ve açıp önce tarihine bakmış:
22 Haziran 1941 ! İbrahim’in ölümünden 36 saat önce bir otel odasının yalnızlığı içinde, ayağının tozunu bile silmeden alelacele annesine yazdığı mektup savaş nedeniyle geciktiğinden ölümden günler sonra yerine ulaşmış.
O, halen titizlikle sakladığımız mektupta şunları yazmıştı:
22/6/1941 Pazar
Mersin
Anne,
Ankara’dan Mersin’e birkaç gün sonra geldik. Mersin’de hepimiz oteldeyiz. Buradan ne günü hareket edeceğimizi bilmiyoruz. Bu şimdi yazdığım mektubu alır almaz hemen iki satırlık mektup yazdırıver. Hemen atıver, Ben almazsam da geri gelir.
Buralar çok sıcak. Daha da sıcak oluyormuş. Yerliler bizim çok sıcak dediğimiz havaya bizim kışımız diyorlar. Burası çok güzel yer. Ne ararsan bulunuyor. Domates, patlıcan, yazın da, kışın da varmış.
Fahri Ağabeyimin ablasını daha bulamadım, yarın filan bulurum. Şimdi saat 12.00’de Adana’ya gideceğiz. Başka yazacak bir şey yok. Mektubumu alır almaz cevap yaz.
Adres:
İbrahim
Erceyiş Otelinde
MERSİN
Komşuların hepsine çok çok selamlar, sizinde ellerinizden öperim“
Tam 65 yıllık mektup bu… Gerçi kağıdını zaman soldurmuş ama üzerinde genç şehidin parmak izleri hala duruyor sanki… Birşeyler hissedebilir miyim acaba diye düşünerek uzanıp mektubu alıyorum. Gözlerimin önünde Cumhuriyetin aydınlık yüzlü, pırıl pırıl denizcileri beliriyor. Sonra yıldızların bile küsüp bulutların arkasına saklandığı , kapkara bir gecede sulara gömülen bir gemi.
ŞEHİTLİĞİ 10 YIL SONRA KABUL EDİLDİ
Erdoğan Özekici “ Zaman her derde devadır derler doğruymuş. Annemde aylar sonra ağabeyimin öldüğünü kabullenmek zorunda kaldı. Bazan onu evde hep kapalı kalmasın, biraz hava alsın diye Üsküdar sahiline götürürdük. Gitmek istemezdi. Gittiği zaman da denize küskün küskün bakardı. “ diyor.
Alp ve Özlem Şentürk adlarında iki çocuk babası olan Erdoğan Özekici “ Onlar da denizci amcalarıyla gurur duyuyorlar. Hatta Alp askerliğini denizci olarak Gölcük’te yaptı. Bir anlamda ağabeyinin yarım kalan görevini dedikten sonra tamamladı” dedikten sonra “ Ama burada geçmişte hepimizi çok üzen bir meseleden bahsetmeden geçemeyeceğim. Bu olayda ölenlerin şehit sayılması için 10 yıl beklediğimizi biliyor musunuz ? diye soruyor.
Gerçekten de yaptığımız araştırmaya göre olayın meydana geldiği 1941 yılında ölenlerin ailelerine , geminin batış nedeninin belirsiz olduğu, bu nedenle olay kurbanlarının şehit sayılamayacağı bildiriliyor.Bunun üzerine kimileri mahkemeye başvuruyor dava açıyor, kimileri ise beklemeyi tercih ediyor. Yıllar birbirini kovalıyor, CHP iktidardan düşüyor.Demokrat Parti iktidarının ikinci yılında, TBMM’nin 27 Haziran 1951 tarihinde kabul ettiği 5795 sayılı yasa ile Refah kurbanları şehit olarak kabul ediliyor.
Erdoğan Özekici “ Niye 10 yıl beklediler” diye soruyor.
Biz de ilgililere ve yetkililere bu soruyu iletiyoruz.