Nimet Abla Efsanesi

Nimet Abla

                       EFSANENİN ADI NİMET ABLA

              NİMET ABLA’NIN GİZEMLİ DÜNYASI

              Nimet Abla,1930’lu yıllarda piyango dünyasına girdiği zaman herkes şaşırmış,kimileri onun bu girişimini tepkiyle karşılamış,kimileri bıyık altından gülerek’başaramaz’demişti…Satması için bilet vermek istememişlerdi.Ama Nimet Abla tüm tahminleri alt üst edecek,iletişim,reklam ve promosyonu en iyi şekilde kullanarak Piyango aleminin kraliçelik tahtına oturacaktı.

    Ertan ÜNAL

    İSTANBUL Eminönü’nde küçük bir gişe,yıllardan beri piyango meraklısı insanları,adeta bir mıknatıs gibi kendisine çeker,durur.Genci,yaşlısı,işsizi,emeklisi,kadını,erkeğiyle binlerce kişi yüzlerinde umut ışıltıları,beyinlerinde parayla gelecek güzel günlerin düşüyle yazın sıcağına kışın soğuğuna aldırış etmeden,gişenin önüne yığılıp,itilmeyi,kakılmayı göze alıp bir bilet için bekleşir.İçlerinde İstanbul’luların yanı sıra,Anadolunun dört bir yanından ‘Taşı toprağı altın’ İstanbul’a,yeni bir yaşam,iş,aş umuduyla gelenlerde vardır.Hele büyük ikramiyenin fazla olduğu yılbaşı çekilişleri öncesi insanlar adeta birbirini çiğner.Kimse,gişenin hemen yanında bekleşen seyyar bilet satıcılarına itibar etmez…

    Burası umudun kalbinin attığı yerdir.Burası,geçmişin en ünlü hayal satıcısı Nimet Abla’nın gişesidir.Sattığı biletlerin uğruna ve ikramiye çıktığına inanılan Nimet Abla,aramızdan ayrılalı çeyrek asra yakın zaman geçti ama dedelerimize,babalarımıza aşıladığı bu inanç günümüzde de tüm hızıyla sürüyor.

    Kimdi bu Nimet Abla?O’nunla birlikte piyangonun renkli dünyasında yer alanlar çoktan silinip gittikleri halde o ününü yıllar ötesine taşımayı nasıl başarmıştı?Bu soruların cevaplarını bulabilmek için yıllar öncesine dönelim.

    EŞİ SIKINTIYA DÜŞÜNCE

    1930’lu yılların İstanbul’unda Eminönü Balıkpazarında tütüncülük yapan,bunun yanısıra ek gelir sağlamak amacıyla Tayyare Piyangosu bileti satan İsmail Özden,veresiye sattığı biletlerin parasını esnaf dan toplayabilseydi belki de Nimet Abla efsanesi doğmadan sönecek,o da binlerce İstanbul’lu gibi doğal ömrünü,bir ev hanımı olarak aramızda tamamlayacaktı.Ama bir olay,eşinin sıkıntıya düşmesi,onun piyango dünyasına girmesini sağladı.

   Sultan II.Abdülhamit dönemi şeyhülislamlarından Cemaleddin Efendinin kardeşinin çocuğu olan Melek Nimet Hanım,İstanbul’da doğmuş,iyi yetiştirilmiş,varlıklı bir ailenin kızıydı.Daha küçük yaşlardayken aile büyüklerine ‘neden beni erkek yapmadınız.erkek olsaydım bir camiinin yanında dükkan açar,hem namazımı kılar,hem de işime bakardım.’diyen Melek Nimet Hanım bu sözlerden de anlaşılacağı gibi ileride iş dünyasına girmenin hayallerini kurmaktaydı.

    Melek Nimet Hanım,zamanı gelince Eminönü’nde tütüncülük yapan İsmail Beyle evlendi.Evinin hanımı,İsmail Bey’in gönlünün sultanı olmuştu.Ama bu ona yeterli gelmiyordu.Bir olay,o güne kadar erkeklerin egemen olduğu piyango dünyasına girmesini sağladı.

    Asıl işi tütün satıcılığı olan İsmail Özden Tayyare Piyangosu bileti satışını da üzerine almıştı.O yıllarda idare,piyango bileti satışını teşvik amacıyla veresiye bilet satılmasına izin verdiğinden İsmail Efendi de bu uygulamaya başlamış,ancak esnaftan sattığı biletlerin parasını toplayamadığından büyük zarara gitmişti.

    İşte bu günlerde eşinin uyuyamadığını,sıkıntıdan kıvrandığını gören Melek Nimet ‘İsmail,bu kadar parayı nasıl batırdın,bak ben bu işi yapayım da gör’ diyerek kolları sıvadı.Evde de sözü geçen bir kişi olduğu için bu isteğini eşine kabul ettirdi.

     TEPKİLER

     Türkiye’de Cumhuriyet ilan edilmiş,Cumhuriyetin temel taşları olan devrimler peşpeşe gerçekleştirilirken,yıllarca kafes arkasında yaşamaya mahkum edilen kadınlara önce medeni,daha sonra da siyasal hakları verilmişti.Ülke bir geçiş dönemi yaşıyordu,kadınlar çeşitli kuruluşlarda başlamışlardı ama yılların birikimi,silinmemişti henüz.Bu yüzde Nimet Abla’nın piyangoculuk yapma girişimi,bu işe meslek edinenler arasında önce şaşkınlık,sonra da tepki yaratmıştı.

     Piyango dünyasında bir kadın?Olacak şey miydi bu?Yıllarca köşe başlarını tutmuş serbayiler (başbayiler) bu girişimi bıyık altından gülerek karşıladılar.Erkeklerin bile zorluk çektiği,bilet paralarını toplayamadığı için güç durumda kaldığı bu işi bir kadın nasıl başaracaktı acaba?Ama iş ciddileşince,bu kez bilet vermeyerek engellemek istediler.

     PROMOSYONLU SATIŞLAR

     Ama Nimet Abla,tüm bu çelmeleri,engellemeleri aşmayı başardı.Nasıl mı?Bunu da ondan dinleyelim:

      “Kati kararımı verir vermez hemen işe giriştim.Önce Eminönü’nde kendi malım olan dükkanı açtım.Pangaltı’daki evimi boşaltıp dükkanın üzerine taşındım.Tütün,kırtasiye ve bilet satışına başlayınca ser (baş) bayiler,küçük bayiler ‘Aman bizim müşterimizi almasın’ diye rekabete başladılar.O kadar ileri gittiler ki bilet vermediler bana…Binbir müşkilatla 1500 bilet alıp sattım arkası gelmeyince piyango müdüriyetine başvurdum.Önce serbayiden almamı söylediler.Nihayet ‘Vermezseniz Ankara ya gideceğim ‘ deyince 10 bin biler vermeye mecbur oldular.Biletleri aldıktan sonra Lion fabrikasına gidip 30 kuruştan 250 gramlık kutular yaptırdım.Bir bilet alana bir kutu şeker veriyordum.Bu şekilde 10 bin bileti kısa zamanda sattım.”

      HEMEN ÖDEME

      Reklam,iletişim ve promosyonun önemini anlayan Melek Nimet Hanım,piyango dünyasın ki ilk girişiminden zaferle çıkmış,bu zafer ona şöhret yollarını da açmıştı.Hele büyük ikramiyelerden bazılarını sattığı biletlere çıkması ününü iyice pekiştirdi.En büyük rakibi kapı komşusu Tek Kollu Cemal’in karşısına geçip ‘ Siz bilet satışında beni geçemezsiniz’ demesi de onu yıldırmadı.Sürekli yenilik arayışı içindeydi.Sattığı biletlerin kaybolmasını önlemek amacıyla ön yüzünde kendi fotoğrafının yer aldığı ‘ Bilet zarfları’ bastırmış,Anadolu da ki müşterileriyle mektupla iletişim kurmuş,ödeme zorluğu olanlar için taksitle bilet alma olanağı sağlamıştı.

    Melek Nimet,kendisinden bilet alanların adresini bir deftere kaydediyor,daha sonrada tüm çekilişleri izliyor,sattığı bilete ikramiye çıkması halinde peşindeki gazetecilerle birlikte talihlinin evine gidiyordu.Kapıyı açanın karşısında Nimet Abla’yı görünce kapıldığı sevinci düşünün.Daha çekiliş listesini gazetelerde yer almadan,resmi liste yayınlanmadan Nimet Abla,gıcır gıcır banknot destelerini –komisyon ya da o zamanki adıyla bahşiş almadan-talihliye uzatıyor,talihliyle birlikte çekilen fotoğraflar ertesi gün gazetelerde yayınlanıyordu.Nimet Hanım bununla da yetinmiyor,Cumhuriyet ya da Son Posta gazetelerinin arka sayfalarına tam sayfa ilan vererek talihlileri halka duyuruyordu.O bunu yapınca en büyük rakibi Tek Kollu Cemal durur mu? Hemen arkasından onun ilanını yayınlanıyordu.Ama ikramiye çıktığını-Tek tük de olsa-ailesinden saklamak isteyenler de oluyordu tabii.Bir talihli tam 5.5 ay saklanmış,ama Nimet Özden bir dedektif gibi çalışıp onu bulmuş ve ikramiyesini vermişti!

   NİMET HANIMDAN NİMET ABLA’YA

   Nimet Abla,o yorucu yılları daha sonra kendisiyle 1952 yılında röportaj yapan Akın Gazetesi muhabiri Burhan Rıza Aköz’e kısaca şöyle anlatacaktı:

     “O yıllarda çok çalıştım,çok didindim,çok yoruldum.Dükkanın üzerinde yattığım için sabah 6 da kalkıp gece yarısına kadar karda kışta çalışıyordum.Hakikaten bu mücadele çok çetin oldu ama Cenabı Allahın da yardımı ile muvaffak oldum.Ne kadar şükretsem azdır.işte bu satışlarda biletlerimin bir çoğuna büyük ikramiyeler çıkmıştı.Ben de reklam olsun diye ikramiye çıkan biletleri dükkanıma astım.Bu vaziyeti gören halk o günden sonra bana Nimet Abla demeye başladı.O gün bugündür herkesin Nimet Ablasıyımdır.”

       “GİZLİ HAYIRSEVER”

      Eminönü’ndeki “Talihli gişenin” adı “Nimet Abla” gişesi olarak değiştirilirken,istimlak nedeniyle işyeri de değiştirildi.Nimet Abla gişesi 1938 yılında bugünkü yerine taşındı.En büyük rakibi Tek Kollu Cemal de hemen bitişiğindeki yeri tuttu.

      Gençliğinde görenlerin “Alımlı,çalımlı,boylu,poslu bir güzel” olarak tanımladıklar Nimet Abla’nın bir özelliği de hayırseverliğiydi.Ama günümüzde kimilerinin yaptığı gibi bunu göstere göstere yapmıyordu.Kendisine bilet değil de para için uzanan elleri geri çevirmiyor,yoksul çocukları giydiriyor,parasız gençleri üniversite de okutuyor,çocuğu olmadığından manevi evlat edindiği kızların herşeyiyle yakından ilgileniyordu.Bunları gizlice yapıyordu ama kulaktan kulağa tüm İstanbul’a yayılıyor,ününe ün katıyordu.

       “ATATÜRK HAYRANI”

       Piyango işine başlarken,dönemin Diyanet İşleri Başkanından ‘Piyango’nın haram olmadığı’ yolunda görüş alan,iki kez hacca giden ve yaşamının son yıllarında Esentepe’de bir camii yaptıran Nimet Abla,gerçek bir Atatürk hayranıydı.Herşeyini Atatürk’e borçlu olduğunu belirten Nimet Abla,duygularını şöyle ifade etmişti:

        “Fakiri,fukarayı,işçiyi,hastayı,ihtiyarı sevindirmek onlara para kazandırmak ve bu şekilde vatandaşlarıma yardım etmek bana manevi hazların en büyüğünü veriyor.Bana bu hazları veren,bu şöhreti,bu şerefi kazandıran rahmetli Atatürk’tür.Eğer o bizlere hürriyetimizi vermeseydi bende kafes arkasında kalır,vatanıma faydalı bir insan olamadan senelerimi geçirip dururdum.Herşeyimi o büyük insana borçluyum.”

       Nimet Abla,herşeyini borçlu olduğu Atatürk için 1939 yılında mevlit okutmak istemiş,buna karşı çıkan CHP İstanbul İl Başkanı ile kavga etmiş,ama sonuçta istediğini gerçekleştirmişti.1939 yılı Kasım ayında büyük yankı uyandıran bu olayın öyküsünü Nimet Abla’nın eşi İsmail Özden gazetecilere şöyle anlatmıştı:”O zamanlar Halk Partisinin İstanbul İl Başkanı Reşat Bey vardı.Eski Şura-yı Devlet Reisi.Mevlit içim izin vermek istemedi.Hanıma ‘Sen kim oluyorsun da Atatürk’e mevlit okutuyorsun’ dedi.Hanım da ona ‘Ben onun bir evladıyım.Siz okutmadınız,ben okutacağım’ dedi.Daha sonra izin için yanına gittiğinde Nimet’e tabanca çekmiş.Hanım da ‘çek tetiği,vurmazsan erkek değilsin’ demiş.Reşat Bey beni aradı ‘Gel hanımını buradan al’ dedi.Ben de ‘İzin vermezsen öldürmen lazım,kafasına koyduğunu yapar’ dedim.Böylece izin çıktı.Çok güzel mevlit oldu,bütün köprü tıkandı.”

      AKLINA KOYDUĞUNU YAPARDI

      Eşinin ifadesine göre Nimet Abla’da kendisi gibi içki ve sigara kullanmaz,piyango bileti de almazdı.Sadece çay tiryakisiydi.Eminönü’ndeki küçücük gişede sabahtan akşama kadar kocaman bir semaver kaynar,karı koca işten zaman buldukça bardak bardak çay içerdi.

      İsmail Özden,Nimet Abla’nın kimi özelliklerini,ölümünden önce Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan bir röportajda şöyle anlatmıştı: “ Evde onun sözü geçerdi.Ben doğru söylerim.Kılıbık da değildim ama…Ben insanları üzmek istemem.Bu da benim tuhaf tabiatım.

  -Nimet Hanım eğlenceyi sever miydi?

  -Reklam için herşeyi yapardık.Mesela Taksim Belediye ya da Maksim Gazinosuna giderdik.Tekmil garsonlar el-pençe dururdu bize.Hepsine para dağıtırdı.’Bunlar gazeteye verilen reklamlardan daha güzel ‘ derdi.Eğer o zamanlar kazandığımız para banka da kalsaydı beş para etmezdi.Apartıman aldı,ödedi.Büyükdere de yalı aldı,ödedi.Küçük Bebek de çok büyük arsa vardı,onundu.O zamanlar 100 bin liraya almıştı.Sonra birgün satıverdi.Birgün de satıverdi.Aklına koyduğunu yapardı.

  -Yalıda şimdi kim oturuyor?

  -Çoktan gitti.200 bin liraya satmış.İki ay sonra hasta oldu.4 milyon verdim,sahibi bana geri satmadı.Gerisini sen hesap et.Sattığına acımazdı.Kısmetimden çıktı derdi.”

    KADERİN OYUNU

    Nimet Abla,ileri yaşlarına kadar bilet satışını sürdürdü.Bu arada kendini iyice hayır işlerine vermiş,Esentepe de bir camii yaptırmaya başlamıştı.İstanbul’un nüfusu iyice artmıştı,artık kazanan talihlilere evinde ikramiyelerini ödemek zor oluyordu,önce bu yöntemi kaldırdı.Zaten piyango idaresi de bayilerin ödeyeceği miktara kısıtlama getirmişti.

    Sonra birgün Nimet Abla,ortadan kayboluverdi…O’nun uğurlu elinden bilet almak isteyenlere gişede eşi ve yeğenleri karşılıyordu…Hacca gittiği söylentileri yayıldı.Oysa Nimet Abla evinde hasta yatıyordu.Geçirdiği rahatsızlık sonucu inme inmiş,o hareketli,hayat dolu kadın yatağa mahkum olmuştu.Herkese bilet uzatarak şans dağıtan elleri artık kımıldamıyordu.Ama beyni tüm gücüyle çalışıyor,eşinden ve yakınlarından mesleğini devam ettirmelerini istiyordu.Bu durum tam iki yıl sürdü.

    Nimet Abla, 27 Temmuz 1978 günü,kimi kaynaklara göre 83,kimi kaynaklara göre de 85 yaşında hayata gözlerini yumarken adı çoktan efsane olmuştu bile…O’nu sonsuzluğa,ondan bilet alıp şanslarını deneyen binlerce İstanbul’lu uğurladı.

    Eşi İsmail Özden ise 1992 yılında hayata veda edecekti…

    Nimet Abla gişesini,bugün onunla aynı adı taşıyan yeğeni Nimet Özden ve kuzeni İsmail Özden’in de aralarında bulunduğu akrabaları çalıştırıyor.Duvar da asılı fotoğraflarda Nimet Abla,yılların ötesinden,dudaklarında bir tebessüm sessizce izliyor onları…Gişelerin önü yine kalabalık,yine dolu.Yüreklerde umut çiçekleri açmış,yeni bir çekilişe kadar…

     Şair ne demiş “İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar…”

                               KAPIYLA GETİRİLEN BİLET

     Milli Piyango İdaresi’ne “Kapıyla bilet getiren” talihlinin öyküsü kuşaktan kuşağa anlatılır durur.Adı gazetelerde yer almayan bir talihli,unutkanlığından olacak biletinin kaybolmasına önlemek için odasını kapısına yapıştırmış.Bilet heran gözünün önünde.Kaybolma,yırtılma tehlikesi yok.Çekiliş sonrası büyük ikramiyelerden birini kazandığını görünce sevinçten havalara uçmuş.Sonra özenle kapıyı söktürüp bir hamala yükletmiş.çocuğunun üstüne titreyen bir baba gibi,özenle “aman dikkat,destur,açılın” diyerek…Koca kapı sırtında hamal önde,o arkada Bahçekapı’da bulunan Piyango İdaresinin yolunu tutmuşlar.

     Herkes de bir merak.Talih kuşunun konduğu koca kapı hamalın sırtında,talihli idarenin kapısına dayanmış,idaredekilerde şaşkın.Bugüne kadar çok talihli görmüşler ama hepsi biletleri cebinde gelmiş.Böylesi ilk görülüyor.

     Talihli,deste deste paraları bir an önce kucaklamanın sabırsızlığı içinde “İşte kapı,işte bilet” demiş.Ama görevlilerden biri “Olmaz,biz ödeme yapamayız.Biletin arkasını da bir görelim hele” demez mi?

     Bilet,talihlinin “Aman dikkat,yırtılırsa gitti gider bizim paracıklar” uyarısının ışığı altında sıcak suyla ve özenle yerinden çıkarılmış.Arka yüzü de kontrol edildikten sonra heyecandan nerdeyse ölecek hale gelen talihliye ikramiyesi ödenmiş!

        Nimet Abla’nın yaşadığı yıllarda en az onun kadar ünlü başka piyango satıcıları da vardı.Bunlar Eminönü’nde kapı komşusı tek kollu Cemal,Köprüaltı..nda uzun Ömer ve Türkiye’nin ilk gezici bayii olan Cüce Simon’du.

        Tek kollu Cemal,kimilerine göre astsubayken bir kolunu Kurtuluş Savaşı’nda muharebe alanında bırakmış,kimilerine göre de geçirdiği bir kaza sonucu yaşamına da veda etmiş,geçinebilmek için bu işe başlamıştı.Eminönü’nde küçük gişesinde hanımıyla birlikte bilet satar,çekiliş sonunda kazanan talihlileri bulur,yanından ayırmadığı gıcır gıcır banknotları avucuna sayar,sattığı biletlerden hangilerine ikramiye çıktığını belirledikten sonra bunu gazetelerde verdiği ilanlarla halka duyururdu.O da Nimet Abla gibi reklamın önemine inanmıştı.O’nun şöhretinden yararlanmak isteyen kimileri isimlerinin başına ekledikleri ‘Alil’, ‘Malul’ gibi sıfatlarla bilet satış gişeleri açmış,buna çok kızan tek kollu Cemal,hemen gazetelere ilan vermişti:’Taklitlerinden sakınınız’.

                                                                                               GERÇEK BİR DEV

          Önceleri Karaköy’de daha sonraları Köprüaltı’nda Adalar iskelesinde bilet satan ve 2 metre 40 santimlik boyuyla gerçek bir dev olan Uzun Ömer de piyango dünyasının efsanevi kişileri arasında yer almıştı.Annesi,babası ve beş kardeşi normal boyda kişiler olan Uzun Ömer’in boyu 15-16 yaşlarındayken uzamaya başlamış,bir süre tedavi edilmesine rağmen bu büyümenin önü alınamadığından 2 metre 40 santimi bulmuştu.Bilecikli olan Uzun Ömer birkaç başarısız iş girişiminden sonra İstanbul’a gelip piyango bileti satıcılığına başlamış.boyu nedeniyle halk ona ‘Uzun’ sıfatını vermişti.Efendi yaradılışlı,yumuşak başlı,terbiyeli ve konuşmayı pek fazla sevmeyen bir insandı.Aslan pençesini andıran kocaman elleriyle bilet destesini müşterilerine uzatırken hal hatır sorar,Ada Vapuru iskelesinden çıkanlar O’na uğramadan yapamazlardı.Gördüğü ilgiye rağmen boyundan şikayetçiydi Uzun Ömer.Otomobile binemediğinden işine yürüyerek gidip gelir.8 metre kumaştan yapılmış elbise,yeni doğmuş çocuk boyunda özel yapım ayakkabı giyer,boyuna posuna uygun bir eş bulamamaktan yakınırdı.Ne yazık ki ömrü boyu kadar uzun olmadı.2 Şubat 1960 günü 41 yaşındayken kalp yetmezliğinden hayata veda etti.

            Ölümünden sonra bir süre akrabaları,kocaman ayakkabılarını bilet sattığı camekana koyup işi sürdürmeye çalıştılar.Sonra bir gün o ayakkabılar ortadan kayboldu.Kim,neden çalmıştı anlaşılamadı.Daha sonra da camlı tezgahını bulunduğu yerde bir balık lokantası açıldı ve Uzun Ömer’den en ufak bir iz kalmadı.

                                                                                                PARMAK ÇOCUK

            Halkın kendisine taktığı sıfattan da anlaşılacağı gibi Cüce Simon,Uzun Ömer’in tam aksine 1 metreyi bile bulmayan boyuyla adeta bir parmak çocuk gibiydi.O,günümüz seyyar bilet satıcılarının öncüsüydü ve çalışma alanı Beyoğlu’ydu.

            1892 yılında İzmit’te doğan,anne ve babası normal boyda kişiler olan Simon İzmit Lisesinin dördüncü sınıfına kadar okumuş,okulu terkettikten sonra tiyatroya merak sarmış,güldürü ustası Naşit’in Güllü Agop Tiyatrosu’nda sahneye koyduğu Leblebici Horhor operetinde rol almış,birkaç filmde de oynamıştı.Boyunun kısalığına üzülmediğini,ancak ilk kez görenlerin şaşkınlık dolu bakışlarına içerlediğini söyleyen Cüce Simon,sonunda piyango bileti satıcılığında karar kılmıştı.

            Cüce Simon (Sevsay) daima takım elbiseli,yelekli,tiril tiril beyaz gömlekli,cilalı ayakkabılarıyla dolaşır,elinden bastonunu eksik etmezdi.Sürekli işe çıkmazdı.Arada ceplerine doldurduğu biletlerle Taksim’de,Galatasaray’da,İstiklal Caddesi’nde dolaşır,uğradığı içkili yerlerde,Degustasyonda,Çiçek Pasajı’nda müşterilerinin ikramını geri çevirmez,biletleri de birkaç saat için de tükeniverirdi.

             Boyunun kısalığına bakmayın,mangal gibi yürek vardı Cüce Simon’da.Bir keresinde ününü duyup ‘Bunda çok para vardır’ diyerek hırsızlık amacıyla evine giren bir şahsı suçüstü yakalamış,korkutmak içim havaya ateş ederken kurşunun sekmesi sonucu yaralamıştı.Daha sonra mahkemeye verilen Simon,nefsi müdafa’dan beraat edecekti.

             Cüce Simon,1976 yılında 74 yaşındayken kalbine yenik düştü ve o da piyango dünyasının efsane isimleri arasındaki yerini aldı.

              Geçmişin ünlü umut satıcılarını anlatırken “Kör” Hristo ile Sezen Abla’yı da unutmamak gerekir.Bunlardan iki gözü de görmeyen Hristo çalışma alanı olarak Galata’yı,Sezen Abla ise Bakırköy’ü seçmişti.Onları yanı sıra ünlü güldürü ustaları Naşit Özcan ve Hazım Körmükçü de yaşamlarının bir döneminde bilet satıcılığı yapmışlardı.

                                  “KÜFECİYE İKRAMİYE ÇIKINCA…”

         Nimet Abla dan bilet alıp,ikramiye çıkınca günümüz değimiyle köşeyi dönenler arasında kimler yoktu ki?Kuru Kahveci İhsan Bey den pazarda küfeyle yük taşıyıp geçimini sağlamaya çalışanlara kadar pek çok kişi O’nun elinden aldıklara-ı biletlerle yeni bir yaşam kumuşlardı.

          Nimet Abla yaklaşık 50 yıl önce kendisiyle röportaj yapan gazeteci Burhan Rıza Aköz’e bu konuda ki anılarını şöyle anlatmıştı:

          “En büyük ikramiyenin 200 bin lira olduğu zamanlarda bir küfecinin benden aldığı biletine 10 bin lira çıkmıştı.Adresini alıp ta gittiğimiz zaman hepimiz şaşırıp kalmıştık.Şehrin çok fakir bir semtinde ki bir arsada yapılmış odasının polis tarafından yıktırıldığı gün gitmiş,küfeciye müjdeyi vermiştik.Hiç unutmam zavallı adamcağız kazma sesleri arasında bu haberi duyunca sevinçten deliye dönmüştü.Hemen bu para ile üç ev aldı ve beni de evlerine götürüp gezdirdi.

             Bir değirmenci çırağının nasıl zengin olduğunu da hikaye edeyim sana.Fakir bir değirmenci çırağı vardı.Bu çocuk ustasından çok dayak yiyormuş.Bir gün para biriktirip bir bilet almaya karar veriyor.Para çıkarsa değirmen alıp yalnız başına çalışacak.Bütün düşüncesi bu…Temiz kalbi varmış ki harp den önceki-İkinci Dünya Savaşı-para ile 8 bin lira isabet etti.Hemen Anadolu da değirmen açtı ve ismini ’Nimet değirmeni’ koydu.

            Bir gün de benden bilet alan bir bahriye askerine ikramiye çıkmıştı.Adamcağız parayı alınca ‘Ekmek mi alsam, peynir mi’ diye diye ve oynaya oynaya gitmişti…”

           İnsanlar yaşadıkça umutlar bitmez…Bugün nasıl bizler,trilyonların düşünü kuruyorsak,geçmişte Nimet Abla’nın şans dağıttığı yıllarda da dedelerimiz,babalarımız aynı hayallerle yaşıyor,talih kuşu’nun başlarına konmasını umutla bekliyorlardı.Bir farkla ki,onlar trilyonlarla,milyarlarla tanışmamıştı henüz.Büyük ikramiye ellibinler,yüzbinler,milyonlar hanesinde gezinmekteydi ama ortalama bir memur aylığının 60-75 lira olduğu yıllar için bu ikramiyeler de çok büyük paraydı.

            Ülkemizde özel kuruluşlar dışında ilk resmi piyangolar 1926 yılında itibaren Tayyare Cemiyeti tarafından düzenlenmeye başlandı.9 Ocak 1926 çıkarılan yasa ile Türkiye’de karşılığı nakit olarak ödenmek üzere piyango düzenleme hakkı Türk Tayyare Cemiyeti’ne verilmişti.Bundan amaç,Atatürk’ün büyük önem verdiği Hava Kuvvetlerini güçlendirmek,piyango geliriyle yeni uçaklar alımına katkıda bulunmaktı.Cemiyetin düzenlediği piyangoya da “Tayyare Piyangosu” adı verilmişti.Bu isim,1939 yılında Milli Piyango idaresi kurulana kadar sürecekti.

                                                                                          BÜYÜK İLGİ

             O dönemde henüz Spor-toto,sayısal loto,şans topu,kazı-kazan gibi şans oyunları ülkemizde henüz ortada yoktu.Bu yüzden Tayyare Piyangosu kısa sürede benimsendi.Bunu temelinde büyük ikramiyeyi kazanmak kadar Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan zaferle çıkmış bir ulusa mensup kişilerin dolaylı da olsa ordunun hava gücünü arttırma isteği de bulunmaktaydı.50 kuruş yada 1 lira karşılığında 30 bin lira gibi –Bu rakam daha sonra sürekli artacaktı-gerçekten o yıllara göre hayli büyük bir ikramiyeyi kazanma olasılığı piyangoya rağbeti arttıran nedenlerin başında geliyordu.

              Günümüzde bir çiklet bile alamadığımız 30 bin lira o dönemde bir servetti.Bunu o yıllara ait birkaç rakamla anlatmaya çalışalım:Bir takım elbisenin fiyatı 10 liraydı.2.5 liraya sağlam,evladiyelik,yani çocuğunuza bırakabileceğiniz sağlam ve uzun ömürlü bir ayakkabı alabiliyordunuz.En iyi etin kilosu değil okkası 70 kuruştu,bir lira bile değil.1 kuruşu yumurta,12 kuruşu ekmek,40 kuruşa pirinç,22 kuruşu 1 kilo fasulye almak kabildi.Akşamcılar için büyük boy rakı 50,tiryakiler için sigara 12 kuruşa satılmaktaydı.

             İstanbul’un bu günkü gibi beton yığınına dönüşmediği günlerde özellikle kalabalık ailelerin oturmayı tercih ettiği bahçeli,konak yavrusu,geniş sofalı iki katlı evlerin kirası ise 7-10 lira arasında değişmekteydi.Ve bir Cumhuriyet Altını sadece 8.5 liraydı.(1930 )Yani 30 bin liralık büyük ikramiye ile tam 3529 altın alınabiliyordu.Günümüzde ise aynı miktar altını alabilmek için yaklaşık 332 milyar lira gerektiği göz önünde tutulursa bu rakım o döneme göre büyüklüğü kolayca anlaşılır.Kaldı ki daha sonraları büyük ikramiye yıllara göre sürekli artış gösterecekti.

             Bütün bunların yanı sıra Türkiye o yıllarda enflasyon canavarıyla tanışmamıştı henüz.Yani,liranın ‘kapı gibi sağlam’ olduğu günlerdi.Hatta bazı Amerikan şirketleri,Türkiye deki şubelerinde çalışanlarının aylıklarını,hayat ucuzluyor diye indirmişlerdi!

                                                                                HER AY BİR ÇEKİLİŞ

             Tayyare piyangosu  önceleri her ay bir çekilişle yaşamamıza girdi ’Keşide’ adı verilen bu çekilişler için tam,yarım,çeyrek,daha sonraları beşde bir ve onda bir biletler hazırlandı.Bu biletlerin bir özelliği de dar gelirliler göz önüne alınarak ortadan ikiye ayrılıp satılacak şekilde basılmış olmasıydı.Tam ve yarım biletlerde numara biletin iki tarafında da yer alıyor,isteyenler 50 şer kuruş bastırıp bileti aldıktan sonra ikiye ayırıp paylaşabiliyorlardı.

              Çekilişler önceleri her ayın 11’inde yapılmaktaydı.Daha sonraları 7’sine alındı.Bir süre sonra da bu tarih 9 olarak belirlendi.Çekiliş sayısı da-özel günler dışında-ayda üçe çıkarıldı.Bazı kaynaklarda 9 rakamının Atatürk’ün yaşamında ki önemi nedeniyle çekilişlerin bu tarihe alındığı belirtilirse de bu iddianın doğruluk derecesi saptanamamıştır.

              Geçmiş de halk arasında büyük heyecan yaratan,adete olay olan çekilişler önceleri İstanbul’da Şehzadebaşı’nda Zeynep Hanım konağının bahçesinde ki konferans salonun da,daha sonraları da Tepebaşı’nda Asri Sinema da yapıldı.İstanbullular çekiliş günü konferans salonunu tıka basa doldurur,geç kalanlar ise çekilişi kapıdan,hoparlörler aracılığıyla izlerlerdi.

              Piyango çekilişinde bugün ki gibi otomatik küreler olmadığından iki büyük dolap kullanılmaktaydı.Bunlar birinde bilet numaraları,diğerinde ise ikramiyeler yer alırdı.Önce dolaptan bir numara çekilir,tüm salon bir heyecan fırtınası ile sarsılırdı.Bakılım bu biletin ikramiyesi ne olacak,talih kuşu ne getirecek derken ikinci dolaba el atılır,böylece ikramiye ile numara eşleştirilirdi.Nimet Abla ile Tek Kollu Cemal de çekilişleri sürekli izleyenler arasındaydı.Bazen çekiliş uzadıkça uzar,ikinci gün devam edilirdi.

                                                                                YILBAŞI HEYECANI

             Büyük ikramiyesi yüksek tutulan yılbaşı çekilişlerinde ise özellikle bugün orta direk adını verdiğimiz kesimde umutlar zirveye çıkardı.Karın lapa lapa yağdığı yılbaşı geceleri,hane halkı nar gibi kızarmış odun yada kömür sobalarının ısıttığı odalarda,lambalı radyolarının başında toplanarak naklen verilen çekilişi ilgiyle izler,çekiliş bitinceye kadar bir hayal denizinde yüzerlerdi.Örneğin evin beyi,o yıllarda (1930),2 bin liraya satılan dönemin gözde otomobili Ford Pheaton almanın hayalini kurarken,evin hanımı da bir soğuk hava dolabı(Buz Dolabı),almayı düşlerdi.Büyük ikramiye yi kazandıktan sonra İstanbul’un en büyük mağazalarından Ekselsiyor’dan tepeden tırnağa giyinmek,Şişli de bir apartman dairesi edinmek,bolluk içinde ve sıkıntısız yaşamak da hayaller arasındaydı.Bu hayaller çekilişle birlik de sona erer,umutlar bir çekilişe kalırdı,tıpkı günümüzdeki gibi…Evet,hiç bitmedi,insanlar yaşadıkça bitmeyecek de…

Yazan: Ertan ÜNAL

Yanıt Yazabilirsiniz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Post