ATATÜRK’LE KARŞILAŞMASI TÜM YAŞAMINI DEĞİŞTİRMİŞTİ
Ertan ÜNAL
Ekim 2002
Gazi Mustafa Kemal, O’nu 1929 yılının Eylül ayında Yalova’da bir gezi sırasında çobanlık yaparken tanımış, zekasını ve dürüstlüğünü takdir ederek okutmaya karar vermişti. Çevresindeki bazı kişiler “Çoban hiç okur mu, adam olur mu? “ diyerek O’nun boşuna çaba harcadığını öne sürünce Atatürk kendisini örnek göstermiş “ Canım ne uzağa gidiyorsunuz ? Ben de bir zamanlar tarlada kargaları beklerdim. Çobanlar okumaz diye bir nazariye yoktur” diyerek herkesi susturmuştu. Çoban Mustafa da Ata’yı mahçup etmedi, okuyup subay çıktı.
ATATÜRK’ün Latife Hanım’la yaptığı ve kısa süren evliliğinde çocuğu olmamıştı. Ama Kurtuluş Savaşı’yla esaretten kurtarıp, özgürlüklerini sağladığı tüm ulusu O’nun çocukları sayılmaz mıydı ? Bunlar arasında bazıları zekaları, özel konum ve şartlar nedeniyle Atatürk’ün özel ilgisine mazhar olmuş, O’nun tarafından manevi evlat edinilerek okutulmuş, yetiştirilerek topluma kazandırılmış, Türkiye Cumhuriyet’ inde çağdaş Türk kadın ve erkeğinin öncüleri olmuşlardı. Atatürk, gerçek bir baba gibi onların her şeyiyle ilgilenmiş, özellikle evlat kız çocuklarının ölümünden sonra bile sıkıntı çekmelerini önleyecek tedbirleri vasiyetnamesine yazdırmıştı.
Yakınlarıyla yaptığı bir sohbet sırasında “Bir Çocuğum olsaydı büyük sevinç duyacaktım. Milletime benden sonra, benim neslimden, bana benzer bir evlat bırakmayı çok isterdim.” diyen Atatürk , bilindiği ve kayıtlara geçtiği kadarıyla yaşamı boyunca ikisi erkek, yedisi kız dokuz çocuk evlat edinmişti. Bunlar Sığırtmaç Mustafa (Sonraları Binbaşı Mustafa Demir) , Afet Hanım (Prof. Afet İnan ), Sabiha Hanım (Türkiye’nin ilk askeri kadın pilotu Sabiha Gökçen), Abdürrahim (Elektrik Mühendisi Abdürrahim Tuncak), bazılarını kendilerinin evlendirip düğünlerini yaptırdığı Nebile, Rukiye ve Afife Hanımlarla, gençliğinin baharında trenden düşüp ölen Zehra Hanım, Ata’yı son yıllarında sevgisi, afacanlığıyla yaşama bağlayan, önce alfabe kapaklarından tanıdığımız Ülkü’den oluşmaktaydı. Atatürk’ün manevi çocukları diyebileceğimiz bu grupta yer alanlar başarıları ve yaşantılarıyla O’na layık ve topluma örnek birer insan olduklarını göstermişlerdi.
BİR TESADÜF VE ÖTESİ
Gazi Mustafa Kemal – o tarihte henüz Atatürk soyadını almamıştı. Sığırtmaç Mustafa’yı nasıl tanıdı ? Hangi tesadüf onları adeta dağ başında karşılaştırarak küçük bir çoban çocuğuna okumanın, yükselmenin yolunu açtı ? Bu ayrıntıları öğrenebilmek için o yıllara, 1929 yılına dönmemiz ve o tarihlerde yayınlanan gazete haberlerine bakmamız gerekiyor.
O tarihte Sığırtmaç Mustafa 9 yaşındaydı. Ailesi maddi olanaksızlık nedeniyle onu okula gönderememiş, babası tarafından Süleyman adındaki bir şahsın çiftliğine 75 kuruş haftalıkla çoban olarak çalışmak üzere verilmişti. Okuma-yazması yoktu ama çok zeki ve çalışkandı. Tüm dünyası çiftlik ve hayvanları otlatmaya götürdüğü yemyeşil tepelerdi. O tepelerin ardındaki dünyayı çok merak ediyor, okuyup büyük adam olmanın düşlerini kuruyordu. Ama bu, içinde bulunduğu şartlar nedeniyle gerçekleşmesi olanaksız bir hayaldi. Bunun için bir mucize gerekiyordu.
“ Dağılan sürümü toplayarak Balaban Deresinden çıktım. Sığırları otlata otlata çiftliğe geliyordum. Derken uzaktan yirmi kadar atlı belirdi. Sık sık böyle atlara rastladığım için aldırmayarak yoluma devam ettim. Fakat baktım, en öndeki atlı bana doğru geliyordu. Yaklaşınca attan indi, çiftliğe nereden gidildiğini soruyordu. Elimle işaret ettim:
-Siz yanlış yoldan gelmişsiniz. Çiftliğin yolu şuradadır
Bu atlı benden adımı da öğrenmek istedi:
-Mustafa diye cevap verince gülümsedi.
-Benim de adım Mustafa. Demek adaşız. Sonra birdenbire :
-Gazi’yi tanır mısın ? diye sordu.
-Tanırım dedim
-O’nu sever misin ?
-Severim.
-Niçin seversin ?
O günkü sığırtmaç aklımla şu cevabı verdim :
-Paşa olduğu için severim.
Tekrar gülmeye başladı. Ben o tarihte cılız, sevimsiz , hasta bir çocuktum. “ Bu adam benimle eğleniyor galiba” dedim. Fakat o sorularının arkasını kesmiyordu, bir aralık sordu :
-Sen ne iş görürsün ?
Adeta canım sıkıldı.
-İşte şu gördüğün sığırları güderim dedim.
-Ne kazanırsın ?
-Ayda 3 lira.
-Peki, söyle bana, ayda üç lira senede kaç lira eder ?
Kendisinin ve yanındakilerin yardımıyla ayda 3 liranın bir senede ne ettiğini hesaplayarak cevap verdim:
-36 lira.
-Sana bu 36 lirayı versem naparsın ?
-Hiç ! Almam ki …
-Neden almıyorsun ?
-36 lira çok para … sonra biraz düşünerek ilave ettim :
-Nereden aldın ? diye sorarlar.
Tanımadığım yolcu tekrar gülümseyerek :
-Aferin oğlum,dedi. Böyle olmalı. Fakat bu parayı yol gösterdiğin için veriyorum sana. Kimse bir şey demez.
Hala benimle alay ettiğini sanıyordum. 36 lirayı kabul etmeye bir şartla razı oldum. Yolda yemek için getirdiğim yarım okka kadar ceviz vardı.
-Bu cevizleri alırsan ben de senin paranı alırım dedim
O bana bir avuç para verdi. Ben O’na bir avuç ceviz verdim. Böylece ödeşmiş olduk. Ayrılacağımız sırada tekrar adımı sordu. Söyledim.
-Benim de Mustafa ama yanında “Kemal”i var. Mustafa ile Kemal bir araya gelince ne olur ?
İlk defa olarak kendi kendime:
-Sakın dedim. Bu atlı Mustafa Kemal Paşa olması ?
Giderken sordu:
-Beni başka yerde tanır mısın ?
-Tanımaz mıyım ya … Sen Gazi Mustafa Kemal Paşasın.
Atlarını dörtnala sürüp gittiler. Ben de sığırlarımı alarak çiftliğe döndüm.”
GAZİ’NİN ÇAĞRISI
Sığırtmaç Mustafa, Gazi’yi tanımanın verdiği mutlulukla uçarcasına cebinde 36 lirayla evine döndüğü zaman herşeyi babasına anlattı. O anda bu tesadüfün tüm yaşamını değiştireceğini bilmiyordu, bilemezdi de … O, bu karşılaşmanın öyküsünü arkadaşlarına nasıl anlatacağını düşünüyordu.
Ancak sabahın erken saatlerinde kapıyı polisler çalınca baba-oğulu bir korku aldı. Acaba Mustafa bilmeden Gazi’ye karşı bir suç mu işlemişti ? babası “ benim oğlum kötü bir şey yapmaz “ diyerek onu savunmaya çalışırken, polisler neden geldiklerini söylediler. Gazi, küçük Mustafa’nın kaplıcalara gelmesini istemişti. Hem de çoban kıyafetiyle. Bu sözleri duyunca rahatlayan baba-oğul polislerle birlikte Termal’in yolunu tuttu.
Gazi, geleceği hakkında önemli kararlar vereceği küçük konuğu sınamak istiyordu. Bu neden bir gün önce ayrılırken ona “ Beni başka bir yerde görürsen tanır mısın ?” diye sormuştu. Bu yüzden, küçük Mustafa’nın karşısına kendisine çok benzeyen bir kişiyi çıkarttı. Bu kişi Mustafa’ya “ Beni tanıdın mı ? dün seninle konuşmuştuk” diye sordu. Ancak küçük Mustafa karşısındakinin Gazi olmadığını hemen anlamıştı : “Hayır siz o değilsiniz” karşılığını verdi. Bu sırada Gazi içeri girdi, konuşmaları dinlemiş olmalı ki” Bravo çok parlak bir zekan var” diyerek ona iltifat etti. Mustafa da hemen koştu, eline sarılıp öptü. Bir yandan da onun kendisini neden çağırttığını merak ediyordu. Merakı fazla sürmedi. Gazi, yanındakilere onunla ilgili bazı sözler söyledikten sonra Mustafa’ya döndü :
-Mustafa. Seni çiftliğime kahya yapacağım, ister misin ?
-Kahya ne demek ?
-Çobanların en büyüğü.
Mustafa cevap vermedi. Gazi tekrar sordu:
-Kahyalık işi için ayda 4 lira versem yetişir mi ?
-Sizi bilirsiniz.
-Hayır Mustafa. Seni kahya yapmayacağım, okula göndereceğim. Orada okuyup yazma öğreneceksin!”
Bu sözler üzerine Mustafa’nın sevinçten adeta dili tutuldu. Güçlükle açılan dudaklarından “ Mektebe gönderiniz. Bu daha iyi” sözleri döküldü.
İnsanların kaderinde talihin kendilerine gülümsediği anlar vardır. İşte o an Mustafa için de öyle oldu. Çünkü Gazi, bu dürüst ve zeki çocuğu himayesine almaya karar vermişti. Küçük Mustafa, O’nun “Seni okula göndereceğim. Orada okuma yazmayı öğreneceksin” sözlerini sevinçle dinlerken, gözleri parlıyordu.
HASTANEDE ZİYARET
Ancak Küçük Mustafa hastaydı. Gazi önce O’nun Şişli Etfal (Çocuk) Hastanesine yatırılarak tedavi edilmesini sağladı. Hastanede yattığı sırada da ilki 21 Eylül 1929 gecesi saat 02.00’de, ikincisi 22 Eylül akşamı saat 18.30’da olmak üzere iki kez ziyaret ederek sağlık durumu hakkında doktorlardan bilgi aldı. Bu ziyaret, gazetelerde “ Gazi Hazretlerinin şefkati” başlığı altında şöyle yer aldı :
“Sığırtmaç Mustafa rahatsız olduğu cihetle Şişli Etfal Hastanesinde tedaviye alınmıştır. Reisicumhur hazretleri evvelki gece saat 02.00’de, dün akşam da saat 6,5’da Etfal Hastanesine giderek Mustafa’yı ziyaret ve sağlık durumu hakkında izahat almışlardır. Sığırtmaç Mustafa yakında iade-i afiyet ederek (iyileşerek) hastaneden çıkacaktır. Gazi Hazretlerinin bu küçük çocuğu karşı gösterdiği afiyet ve muhabbet büyük Reisicumhur’un ne büyük ve alicenap bir kalbe ve hakiki demokrat bir ruha sahip olduklarını göstermesi itibariyle milletin her ferdini ağlatacak bir hadisedir.”
Gazi’nin sabaha karşı saat 02.00’de hastaneyi ziyareti olay olmuş, emektar kapıcı Osman, O’nu karanlıkta tanıyamadığı için kapıyı açmamıştı.” Ben emir aldım, kendiliğinden kapıyı açamam” diye Osman’a Gazi kızmamış, nöbetçi doktora haber vermesini istemişti. Kapı nöbetçi doktorun gelip Gazi’yi görmesinden sonra açılmış, Ataya karşı fevkalade mahçup olan kapıcı Osman özür üzerine özür dilerken, Gazi kızmadığını, onun görevine bağlılığını takdir ettiğini söylemişti.
“BEN DE KARGALARI BEKLERDİM”
Mustafa Kemal’in, Sığırtmaç Mustafa’ya gösterdiği bu alaka, çevresindeki bazı kişiler tarafından hayretle karşılanmıştı. Bu kişiler, bir çobanın okuyamayacağını, O’nun boş yere çaba harcadığını, hem de yüzüne karşı söylemekten hiç kaçınmıyor “ Paşam boş yere emek veriyorsun. Çoban hiç okur mu, adam olur mu ?” diyorlardı. Yine bir gün yemekte görüşülürken Gazi dayanamadı :
-Canım ne uzağa gidiyorsunuz ? Ben de bir zamanlar tarlada kargaları beklerdim. Dayımın çiftliğinde onun koyunlarını güttüm. Beni biraz zeki gören dayım “ Bu çocuğu okutmalı” dedi. Bundan sonra beni askeri okula yazdırdılar. Ben okudum, gördüğünüz yere geldim. Çobanlar okumaz diye bir nazariye yoktur. Bu çocuk da okur. Belki büyük bir adam da olur. Onu da zaman gösterir” dedi.
Gerçekten de Çoban Mustafa, kendisine güvenen Atatürk’ü mahçup etmedi. 4 aylık bir tedavi dönemiyle sağlığına kavuştuktan sonra Beşiktaş’taki 19. İlkokula yazdırıldı. Fevziye Mektepleri Vakfı Işık Lisesi’nin orta bölümünü bitirdikten sonra girdiği Kuleli Askeri Lisesi sınavlarını kazandı. Kuleli Askeri Lisesi’nde okurken izinli çıktığı zamanlar Atatürk İstanbul’daysa mutlaka onu ziyaret edip, elini öpüyordu. Ata, çevresindekilere onu “ Ordumun subayı” diye tanıtıyor, onu anlattıklarını ilgiyle dinliyor, başarılarını gururla izliyordu.
Atatürk, 10 Kasım 1938 günü tüm ulusu derin acılara boğup ebediyete göç ettiği zaman O’nun naaşı önünde saygı duruşunda bulunanlar arasında gencecik bir Kuleli Lisesi öğrencisi, dünün Çoban Mustafa’sı da vardı.Ona okumanın, ilerlemenin toplumda saygın bir insan olmanın yolunu açan, bir baba gibi sevdiği Atanın ölümüyle kahrolmuş, ama ona verdiği sözü unutmamıştı. Okuyup subay çıkacaktı. Sözünü de tuttu. Kara Harp Okulu’nu da 1941 yılında bitirip tank subayı olarak orduya katıldı. Daha sonra yüzbaşı rütbesindeyken tanıştığı Rukiye Hanımla evlendi ve Binbaşılığa kadar yükseldi. Ancak 1960 yılında kalp rahatsızlığı nedeniyle ordudan ayrılmak, emekli olmak zorunda kaldı.
“BENİ ATATÜRK SEVGİSİYLE YETİŞTİRDİ”
Atatürk’ün ölümünden bir süre sonra kız kardeşi Makbule Atadan Mustafa Demir’i mahkeme kararıyla evlatlık edindi. Demir, bundan sonra Ata’nın anılarıyla yaşadı. 1987 yılında aramızdan ayrılırken, geride şiirlere, piyeslere konu olan, bir insanın istediği ve azmettiği takdirde neler yapabileceğini gösteren dopdolu bir yaşam öyküsünü bırakıyordu. Sığırtmaçlıktan subaylığa uzanan bir öyküydü bu …
Binbaşı Mustafa Demir’in, adını Makbule hanımın koyduğu kızı Tacinur Hanım O’nun son yıllarını şöyle anlatmıştı :
“Ölünceye kadar Atatürk’ü dilinden düşürmedi. O’na toz kondurmaz aleyhine bir tek söz söylemeye kalkışanı hemen sustururdu. Beni de yüreğini dolduran Atatürk sevgisiyle yetiştirdi. Atatürk’ü daha çocukken o’nun anlattıklarıyla tanıdım, sevgi, saygı duydum. Atatürk’te en beğendiği tarafları kahramanlığı,dürüstlüğü ve verdiği sözü yerine getirmesiydi …”
Tacinur Hanım, Yalova’da her köşesi babasının anılarıyla dolu olan mütevazi evinde yaşıyor. Atatürk’ün “manevi” torunu olduğunu, en yakınları dışında kimse bilmiyor. O da bunu bir gurur vesilesi yaparak övünmekten kaçınıyor. Atatürk’e duyduğu büyük hayranlık ve babasının anısını yaşatmak amacıyla oğluna Mustafa adını vermiş. Lise birinci sınıfta okuyan Mustafa da dedesine layık olmanın çabası içinde…
GENÇ YAŞTA ÖLDÜ
ZEHRA’NIN DRAMI
Atatürk manevi evlatları arasında yer alan Zehra’yı İstanbul Kağıthane’deki Yetimler Yurdu’nu gezerken görmüştü. Anne, baba sevgi ve şefkatine susamış, onların sıcaklığını arayan bu boynu bükük çocuklar arasındaki solgun benizli, ufak tefek ve mahzun bakışlı bu kız çocuğu o’nu çok duygulandırmış, okutup yetiştirmeye karar vermişti.
Küçük Zehra bir anda, kendini Yetimler Yurdu’ndan Ankara’da Çankaya Köşkü’nde buldu. Üstelik kendisini orda yeni kardeşler, arkadaşlar bekliyordu. Ata’nın manevi kızlarından Rukiye ve daha sonra gelen Sabiha (Gökçen) ile hemen kaynaştı. Birlikte okula başladılar. Gazi her akşam “ Bugün neler öğrendiniz bakalım” diyerek onları imtihan ediyor, kimi zaman gezmeye götürüyordu.
Yıllar böylece gözaçıp kapayana kadar hızla geçti. Atatürk, Zehra’nın da Sabiha (Gökçen) gibi havacılık eğitimi yapmasını istemiş, ancak Zehra başarılı olamamıştı. Ata, bunun üzerine Zehra’yı öğrenim için Londra’ya gönderdi. Zehra burada Hampstead’da St.Hilda Okulu’nda öğrenime başladı. Ama yüreğini dolduran vatan ve Atatürk sevgisiyle burada fazla kalamayacağını anladı, Atatürk’e mektup yazarak dönmek istediğini bildirdi. O’nun olumlu cevap vermesi üzerine 21 Kasım 1935 Günü yurda dönüş için Calais – Paris seferini yapan trene bindi.
Yolculuk sürerken bir ara Zehra sıkıldığını söyleyerek kompartımandan koridora çıktı. Yardımcısı onun uzun süre geri dönmemesi üzerine telaşa kapıldı, tuvaletlere, oradan yemek vagonuna koştu. Hayır, hiç kimse Zehra’yı görmemişti. Bunun üzerine zaman kaybetmeden durumun trendeki yetkililere bildirdi. Tren durduktan sonra görevliler yarım saat süren bir arama sonucu onu Amiens Gölü civarında demiryolu kenarında buldular. Genç kız son anlarını yaşıyordu. Hemen alelacele bulunan bir araçla Zehra Amiens Hastanesi’ne kaldırıldı. Ama tüm çabalar boşunaydı. Zehra, kısa bir süre sonra yaşama gözlerini kapadı.
Genç kızın Atatürk’ün manevi evladı olduğu öğrenilince olay daha da büyüdü. Fransız yetkililer yaptıkları soruşturmada olayın bir kaza sonucu meydan gelmiş olması ihtimali üzerinde durdular. Ancak iki görgü tanığı dinlenince bu ihtimal ortadan kalktı. Olay sırasında vagon koridorunun öbür ucundan bulunan iki yolcu dalgın dalgın dışarıyı seyretmekte olan Zehra’nın ani bir hareketle kapıyı açıp kendisini boşluğa bıraktığını görmüşlerdi. Bu hareket o kadar çabuk olmuştu ki, yetişip müdahale etmelerine zaman kalmamıştı.
Zehra neden intihar etmişti ? Bunu bugün bile kesin olarak bilmek imkansız. Ancak bu konuda bazı varsayımlarda buluna bilinir. Zehra öğrenimini sürdüremediği için bunalıma girmiş olabilirdi. Ata’nın manevi kızlarından Sabiha iyi bir pilot olma yolundaydı. Rukiye öğrenimini bitirmiş, Atatürk tarafından evlendirilmişti. Peki ya kendisi ? O’nun arzusunu gerçekleştirememiş, kendisi için bunca zahmete giren, herşeyi esirgemeyen Ata’sına mahçup olmuştu. Dönünce O’nun yüzüne nasıl bakacak, ne diyecekti ? İşte bu ve benzeri düşüncelerle bunalıma giren genç kız canına kıymıştı. Sabiha Gökçen, anılarında Atatürk’ün , kendisi gibi bu olaya çok üzüldüğünü anlatmaktadır.
ATATÜRK’ÜN MANEVİ ÇOCUKLARI
MUALLİM AFET, GÖKLERİN KIZI SABİHA VE DİĞERLERİ
Şapka Devrimi’ni anlatmak için yurt gezisine çıkan Mustafa Kemal, gezisi sırasında geldiği İzmir’de kendisini Cumhuriyetin yüksek ideallerine adamış gencecik bir muallim’le (öğretmenle) tanışmıştı. 17 yaşındaki Afet Öğretmen O’ndan bir ricada bulundu: Yabancı dil öğretmek, öğrenimini sürdürmek istiyordu. Acaba bu konuda kendisine yardımcı olunabilir miydi? Atatürk, bu isteği olumlu karşıladı. Onun, anne ve babasından izin aldıktan sonra Ankara’ya götürdü. Daha sonra da önce Fransızca öğrenmesi için İsviçre’nin Lozan kenti’ne gönderildi. Dönüşte İstanbul’da Fransız Kız Lisesi’ni bitirdi. Öğretmenlik sınavını başarıyla verdikten sonra Ankara Musiki Muallim mektebine tarih öğretmeni olarak olarak atandı. Atatürk’ün isteği üzerine Türk Tarih Tetkik Cemiyeti’nin kurulması için çalışmalarda bulundu ve cemiyetin bir numaralı kurucu üyesi oldu.
Atatürk çalışmalarını takdirle karşıladığı Afet Hanım’ın yeni kurulan Dil ve Tarih Coğrafya Fakülte’sinde öğretim üyeliği yapmasını istiyordu. Ancak Afet Hanım doktora yapmadığı için bu görevi kabul etmedi. Bunun üzerine Atatürk tarafından Cenevre’ye gönderildi. Cenevre Üniversitesi Sosyal ve Ekonomik Bilimler Fakültesi Yakın Çağ ve Modern Tarih Bölümünde okurken, Atatürk’ün hastalandığını öğrenince yurda döndü ve ölünceye kadar başucundan ayrılmadı. Daha sonra O’nun yolunda, O’nun izinde çalışmalarını sürdürdü, çok sayıda eser verdi. Prof. Afet İnan, 8 Haziran 1985 günü aramızdan ayrıldı.
SABİHA’NIN ÖYKÜSÜ
Atatürk, manevi çocukları arasında yer alan Sabiha’yı (Gökçen) 1925 yılında Bursa’ya yaptığı bir gezi sırasında tanımıştı. Korumaları atlatarak yanına gelen bu ufak tefek, zayıf kız çocuğu içleri sevgi dolu gözlerini ona dikerek ‘Okumak istediğini’ söyleyince onunla ilgilenmiş okutmaya karar vermişti. O gün Sabiha’nın yeniden doğduğu gün oldu.
Atatürk o’nu Çankaya Köşkü’ne diğer manevi evlatlarının yanına götürdü. Sabiha İlkokulu burada bitirdikten sonra Arnavutköy Kız kolejine verildi. Ama zayıf bünyesi nedeniyle hastalık bir türlü pençesini bırakmıyordu. Fakat genç kız azimliydi. Ne olursa olsun okuyacak, Ata’sına verdiği sözü tutacaktı.
“İstikbal Göklerdedir” diyen Atatürk onun havacı olmasını istiyordu. Genç kız bu öneriyi sevinçle karşıladı. Havacılıkta Türk kadınının öncüsü olmak onurunu kazanmak istiyordu. Önce Türkkuşu Havacılık okulunu bitirdi, daha sonra planörcülük eğitimi için Rusya’ya gönderildi. Bu eğitimi de başarıyla tamamladıktan sonra Eskişehir Tayyare Okulu’na (Askeri Hava Okulu ) girdi.
Sabiha, Eskişehir Havacılık Okulu’nda okurken Dersim İsyanı patlak verdi. Erkek pilotlar isyanı bastırmakla görevlendirirken, Sabiha görev dışı bırakılmıştı. Bu cinsiyet ayrımına içerleyen Sabiha uçağına bindiği gibi Ankara’nın yolunu tuttu ve Atatürk’ten harekete katılması için gerekli izni kopardı. Harekat sırasında iki kez ölüm tehlikesi atlatmasına rağmen görevini başarıyla yerine getirdi ve başarısı nedeniyle taktirname ile ödüllendirildi.
1983 yılında uçağıyla tek başına çıktığı Balkan turunu başarıyla tamamlayan Sabiha Gökçen, daha sonra Türkkuşu Havacılık Okulunda uzunca bir süre başöğretmenlik yaptı, çok sayıda öğrenciyi yetiştirdikten sonra 1955 yılında emekli oldu.
Cumhuriyetin ilk kadın savaş pilotu ünvanını gururla taşıyan Sabiha Gökçen, geçen yıl aramızdan ayrıldı. Bugün İstanbul’da modern bir havaalanı onun adını taşımaktadır.
KENDİSİ EVLENDİRDİ
Atatürk, Rukiye’yi bir Konya gezisi sırasında görmüştü. Rukiye kimsesizdi. Anne ve babası bir olay sonucu yaşamlarını yitirmişti. Küçük kız komşularının yardımıyla yaşıyordu. Büyük kurtarıcı ona da şevkat dolu elini uzattı ve alıp Ankara’ya götürdü.
Rukiye öğrenimini tamamladıktan sonra Atatürk tarafından 22 Mayıs 1930 günü Ankara’da jandarma teğmen Hüsnü beyle evlendirildi. Atatürk, nikahla yetinmemiş, onun düğününün de yapılmasını istemişti. Bu isteği İstanbul’a gelişinden sonra 26 Haziran 1930 gecesi Dolmabahçe sarayında muhteşem bir düğünle gerçekleştirildi. Atatürk, ilk dansı Rukiye ile yaparak onu onurlandırdı. Mutlu bir evlilik sürdüren Rukiye, yaşamı boyunca Atatürk ve devrimlerinin yılmaz bir savunucusu oldu.
Ata’nın bir diğer manevi kızı olan Nebile ise evlilikte aradığını bulamadı, mutlu olamadı. Mustafa Kemal, O’nu 8 yıl aradan sonra 1927 yılında Cumhurbaşkanı olarak İstanbul’a geldiği zaman kaldığı Dolmabahçe Sarayı’nda tanıdı. Saray’da Ata’ya hizmet etmek üzere üç genç kız görevlendirilmişti. Çapa Öğretmen Okulu’nda okuyan bu kızlar arasında mavi gözlü, sarışın, güzelliğiyle hemen dikkati çeken Nebile de vardı. Atatürk, kendisine canla, başla hizmet eden bu kızı beğenmişti, O’nu alıp Ankara’ya götürdü ve manevi evlat edindi. Öğremini tamamladıktan sonra da 16 Ocak 1929 günü Türkiye’nin Viyana Büyükelçiliği Başkatibi Tahsin Rüştü Bey’le evlendirildi. Genç çiftin düğünü aynı günün akşamı Atatürk’ün de katılımıyla Ankara Palas’ta yapıldı.
Ancak Nebile bu evlilikte mutlu olamadı. Bir süre sonra eşinden ayrılarak yurda döndü ve yeniden evlendi. Ancak Atatürk’le bağlantısını kesmemişti. O’nun hasta olduğunu öğrenince saraya koştu. O büyük insanı hastalığın pençesinde erimiş, solmuş, süzülmüş bir halde görünce üzüldü. Üzüntüden hastalandı, kısa bir süre sonra felç geçirdi ve yaşama gözlerini yumdu. O’nun kaderi de Zehra’nın kaderiyle birleşti.
ABDURRAHİM VE ÜLKÜ
Ata’nın ilk manevi çocuğu olan Abdürrahim’i, Birinci Dünya Savaşı yıllarında cepheden döndüğü zaman getirmişti. 3 yaşındaki Abdürrahim’in annesi akrep sokmasından ölmüş, babası cephede düşmanla çarpışırken kaybolmuş, büyük bir olasılıkla şehit düşmüş, kimsesiz ve yalnızdı. Mustafa Kemal, Van’da görev yaparken tanıdığı bu çocuğu manevi evlat edinmeye, okutmaya karar vermiş ve İstanbul’a getirmişti. Onu annesine ve kız kardeşine teslim ederken “ Bu çocuğu biz büyütelim, bu çocuk bizim çocuğumuz olsun” dedi.
Zübeyde ve Makbule Hanım’ın sıcak ilgisiyle büyüyen Abdurrahim ilk öğrenimini Ankara’da, orta öğreniminin bir bölümü ise İzmir’de yaptı. Daha sonra bir yıl süreyle özel eğitim gördü Fransızca ve Almanca öğrendi. Atatürk onu mühendislik öğrenimi için Berlin’e gönderdi. Burada Berlin Teknik Üniversitesini bitirdi, AEG Fabrikalarında staj yaptıktan sonra Türkiye’ye döndü. Yıllar öncesinin yetim Abdürrahimi şimdi geleceği parlak bir elektrik mühendisiydi ve bunu Ata’sına borçluydu. O’nun ölümünden sonra da çalışmalarını O’nun ülkü ve idealleri doğrultusunda sürdürdü.
Atatürk’ün son manevi çocuğu ise “ Ülkü” dür. Günümüzde yaşı 50 nin üstünde olanların önce alfabe’nin kapağındaki resminden tanıdığı Ülkü, Atatürk’ü yaşamının sonbaharında, yaşının üstündeki zekası, sevimliliği ve kendisine olan düşkünlüğü nedeniyle hayata bağlanmıştı.
SELANİK’TEN İSTANBUL’A
Kaderin ilginç bir cilvesi, Ülkü’nün annesi Vasfiye Hanım’da Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım tarafından Selanik’te evlat edinilmiş, O’nun tarafından büyütülmüştü. Zübeyde Hanım onu özenle yetiştirmiş, İstanbul’a gelirken de yanında getirmiş, ölümüne kadar da yanından ayırmamıştı.
Vasfiye hanım, Zübeyde Hanımın ölümünden sonra onun kızı Makbule Hanımın yanında kaldı. Gelinlik çağa gelince de evlendi. Ancak bu evlilik ona mutluluk getirmemişti. Bir süre sonra, Atatürk’ün İstanbul’da kaldığı günlerde Dolmabahçe Sarayına gelerek içinde bulunduğu güç koşulları anlattı.
Atatürk, O’na çok sevdiği annesi Zübeyde hanım’ın bir yadigarı gözüyle bakıyordu. Üstelik O’nun annesinin son anlarına kadar yanından ayrılmadığını, gerçek bir evlat gibi ona baktığını biliyordu. Bu nedenle onu himayesine aldı, bir süre sonra da Gazi Orman Çiftliği İstasyon görevlilerinden Mehmet Tahsin Çukuroğlu ile evlendirdi.
İşte Ülkü, bu mutlu evlilikten dünyaya geldi. Atatürk, daha doğmadan onun adını koymuş “ Vasfiye’nin çocuğunun adı Ülkü olsun” demişti.
AYRILMAZ PARÇASI OLDU
Ülkü dillenip, ayağa kalkınca yani yürüyüp konuşmaya başlayınca Atatürk’ün yaşamının ayrılmaz bir parçası oldu. Görenlere, tanıyanlara kendini hemen sevdiren bu şirin çocuk, kimi zaman Atatürk’ü afacan ve muzip davranışlarıyla hislendiriyordu. Baba-kız bir sevgi yumağı oluşturmuşlardı. Atatürk’ün genel sekreteri Hasan Rıza Soyak kaç kez odasına girdiği zaman, Ülkü’nün saçlarını karıştırdığını, burnunu çektiğini, onların birbirine yaptıkları oyunlarla nasıl güldüklerini görmüştü.
“ÇOK UZUN UYUDUN”
Atatürk’ün Ülkü’de çok beğendiği özelliklerinden biride doğruculuğuydu. Bir keresinde, Bir işin doğrusunu öğrenmek için yanındakilerin hepsinden çok ona güvendiğini” söylemiş, Ülkü de çeşitli davranışlarıyla bunu kanıtlamıştı.
Atatürk hastalığı sırasında ilk komadan çıktığı zaman, doktorlara kendisine ne olduğunu sormuştu. Koma tam 48 saat sürmüştü. Doktorlar, gerçeği kendisinden saklamak, onu endişelemdirmek için “ derin uyuduğunu “ söylediler, Ülkü’ye de Atatürk sorarsa “ 12 saat uyuduğunu “ söylemesini sıkı sıkı tembih etmişlerdi. Doktorların, yüzlerinden ve hareketlerinden doğru söylemediklerini anlayan Atatürk, Ülkü’yü yanına istedi. Ve Ülkü o’na gerçeği hemen söyledi: “ Çok uzun uyudun Atatürkçüğüm “
“ATATÜRK’TEN AYRILMAK İSTEMEDİ
Atatürk, ilk komayı atlatmıştı ama sağlık durumu ciddiyetini koruyordu.. O haldeyken bile Ülkü’yü düşünüyor, iyi olduğu zamanlarda yanına istiyordu.
Ölümün yaklaştığını sezmişti.. O acı anda Ülkü’nün çevresinde olmasını istemiyordu. Bunun, kendisini böylesine seven, yürekten bağlanan Ülkü’nün ruhunda ne derin fırtınalar yaratacağını tahmin etmekteydi. Çareyi O’nu Ankara’ya göndermekte buldu. O günlerde Cumhuriyetin 15. yıldönümü için tüm Türkiye’de olduğu gibi Ankara’da da büyük gösteriler ve törenler düzenlenecekti. Atatürk, bunu fırsat bilerek, Ülkü’yü annesiyle birlikte Ankara’ya gönderdi.
Onun ölümünden sonra ailesi tarafından okutulan ve iyi bir eğitim süren Ülkü, bugün aramızda, O büyük insana layık, gerçek bir hanımefendi olarak yaşamını sürdürüyor. Evlendi, aradan geçen yıllar boyunca yüreğindeki Atatürk sevgisi, Atatürk özlemi daha da arttı, daha da büyüdü. Bu arada Atatürk’le ilgili anılarını bu kitapta toplayarak topluma kazandırdı.
ATA’NIN ÖLÜMÜNÜ NASIL ÖĞRENDİ?
BAYRAKLAR YARIYA İNİNCE!
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal, 10 Kasım 1938 günü sonsuzluğa göçerken, dünün Çoban Mustafa’sı Kuleli Askeri Lisesi’nde okuyan, geleceği parlak genç bir subay adayıydı. O büyük acıyı yaşadığı gün gazeteciler, onu ziyaret edip duygularını öğrenmek istediler. Bu konuşmayı Cumhuriyet Gazetesinde şöyle vermişti.
“ Ata’nın ölümünü nerede ve nasıl haber aldınız?”
Keşke hiç sormasaymışım. Yüzü bir anda paslanmış çelik rengine girdi. Dudakları titremeye başladı. Şakakları kırk derece hararet içinde sıtma nöbeti geçiren bir hastanın nabzı gibi atıyordu. Ağlamaması belki de gözlerinde akıtacak yaş kalmadığı içindi. Fakat bu tarif edilmez teessür hali, bin kişinin koparacağı hüngürtüden daha kuvvetli idi. Nihayet anlatmak için kendinde cesaret buldu:
-Öğle yemeğinden yeni çıkmıştım. İçimde anlayamadığım bir sıkıntı vardı. Bir de ne göreyim ? Mektebin bayrağı yarıya inmiş. Başım birdenbire öyle döndü ki adeta yere yıkılacak gibi oldum.
Arkadaşlar da pencerelere üşüşmüşlerdi. Vapurların bayraklarına baktık. Mektebin bayrağı gibi onlar da yarıya indirilmişti. Ders borusu çalana kadar kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.
Nihayet sınıflara girdik. Fransızca öğretmenimiz Hakkı Aksel’in dersi vardı. Hemen kendisine sorduk:
- Bayraklar niçin yarıya inik?
O kendini tutamayarak ağlamaya başladı :
- Atatürk öldü çocuklar!
O zaman sınıfın içinde hep bir ağızdan acıklı bir vaveyla (feryat) koptu… “