Ertan Ünal Tarih ve Araştırma Yazıları Uncategorized “ MERHABA YA ŞEHR-İ RAMAZAN “ – Bölüm 4

“ MERHABA YA ŞEHR-İ RAMAZAN “ – Bölüm 4

Şehzadebaşı’ndaki Tiyatrolar Ramazan geceleri tıka basar dolardı

“ KAHKAHA KRALI… NAŞİD BEY “

  • Direklerarasından kimler geldi, kimler geçti? Ama bunlar arasında biri vardı ki, yaptığı taklitlerle herkesi katıla katıla güldürürdü. İbiş, Amanvermez Avni, Sürpik Dudu ve daha nice rollerde sağladığı başarı nedeniyle O’na Taklitçiler Kralı ‘ ünvanı verilmiş, daha sonra Şehir-i Komik ( Baş komik ) olmuştu. Bu kişi Naşid Efendiydi.
  • En dramatik oyunlar ise Minakyan’ın “ Osmanlı Dram Kumpanyası’nda oynanırdı. ‘ Demirhane Müdürü ‘,  ‘ Sefil familya ‘, ‘ Kıskançlık Belası ‘ bunlardan sadece bir kaçıydı. Minakyan’ın temsillerinin değişmez kötü adamı sahneye kapkara bir elbise ve ellerinde eldivenler olduğu halde çıkan Aleksanyan’dı. Oyunun sonunda Minakyan, Aleksiyan’ı  yakaladığı zaman alkıştan ortalık yıkılırdı.
  • Napolyon rolleriyle ün yapan Burhanettin Tepsi’yi sahnede oynadığı oyunla güç duruma düşüren Otello Kamil hemen işten kovulmuş, ancak seyircilerin çok güldüğü bu şaka Tiyatro tarihine geçmişti.
  • Ünlü sanatçılardan Kel Hasan Efendi’nin değişmez sahne aksesuarı bir gaz tenekesi ve  uzunca bir sopanın ucuna bağlı süpürgeydi. Hasan Efendi sahneye çıkmadan, tenekenin tıngırtısı duyulur, seyirciler onu sahneye para, meyve ve leblebi atarak ödüllendirirlerdi.
  • 1910’lara doğru, bu eğlencelere bir kardeş geldi. Yeni bir buluştu bu ve adına Sinematograf deniliyordu. Sinematograf kısa sürede yaygınlaşacak ve deyim yerindeyse Karagöz’ün Ortaoyununun Meddah’ın papucunun dama atılmasına yol açacaktı. ‘ Donmuş denizden güzel manzaralar’ adını taşıyan ilk filmin, bir zamanlar Karagöz’ün oynatıldığı Fevziye Kıraathanesinde gösterilmesi, kaderin aci bir cilvesiydi.

Yazan: ERTAN ÜNAL

Temmuz 2009

           Şehzadebaşı denilince akla ilk gelen şeylerden biri de Tiyatrolardı. Dramdan, Tuluata kadar çeşitli oyunların sergilendiği tiyatrolara ilgi büyük olurdu. Hele ünlü sanatçılar rol almışsa… Salonun küçücük, iskemlelerin dar ve rahatsız olmasına kimse aldırış etmez, beğendiği sanatçının oyunlarını kaçırmazdı. Bu tiyatrolardan kimler geldi, kimler geçti? Ahmet Fehim Efendi, Abdi Efendi, Kel Hasan, Tepsi Burhanettin, Otello Kamil ve Naşid Bey… Kavuklu rolüne de çıkan Hamdi Bey de beğenilen sanatçılar arasında yeralmaktaydı. Ama Haldun Taner üstadımızın “ Şehzadebaşı’nın ‘ Kahkaha Kralı ‘ adını verdiği Naşid Beyin yeri bir başkaydı.

           Sultan II. Abdülhamit’in eczacıbaşısı Ahmet Bey’in oğlu olan Naşid Bey, daha küçük yaşlarda içinde yanmaya başlayan sanat aşkının etkisiyle babasına karşı çıkmış, onun zoruyla kaydolduğu Eyüp’teki Askeri Baytar ( Veteriner ) Okulu’nu yarıda bırakarak Müzika-i Hümayuna girmişti. Burada temsil kolunu seçen Naşid, sarayda bir ortaoyunu topluluğunu oluşturmaya çalışan ünlü sanatçı Abdi Efendi’nin dikkatini çekmiş, daha sonra Şehzadebaşı’ndaki Fevziye Tiyatrosunda sahneye çıkmıştı.

           Naşid Bey, ortaoyunu, tuluat, komedi, operet ayırımı yapmaksızın her rolü ustalıkla canlandırmış, çeşitli tiplerin taklidinde sağladığı büyük başarı onun bir anda sivrilmesini sağlamıştı. Amanvermez Avni, Sürpik Dudu, Ortaoyununda canlandırdığı ‘İbiş ‘ rolüyle kendisini herkese sevdirmiş, bu yüzden ‘ Taklitçiler Kralı ‘ ünvanını da almıştı.

Dram da Oynardı

           Naşid Bey, Dram da oynardı. Ama onu hep komedilerde görmeye alışmış olanlar, daha sahneye çıkar çıkmaz eski deyimle makaraları koyvermeye başlar, bu ise sanatçının canını sıkardı. Nitekim dram oynadığı bir oyunda dayanamayıp gülenleri sahneden azarlamış ve kibarca kovmuştu.

           Olay şöyle meydana gelmişti: Naşid, Millet Tiyatrosunda ağır bir dram oynamaktaydı. Ancak seyircilerden bazıları sanki bir komedi seyrediyormuş gibi gülüyorlardı. Bu kahkahaların arkası kesilmeyince Naşid, oyunu keserek sahneden “ Efendiler. Tiyatro bir mekteptir. Saygı ister. Bunu anlamayanlar hemen gişeden paralarını geri alır ve yıkılır giderler “ dedi.

           Naşid Bey, ileri yaşında evli olmasına rağmen büyük bir sevdaya kapılmış, kantocu küçük Verjin’in kızı Amelya Hanım’a  tutulmuştu. Amelya Hanım da O’nun bu aşkına karşılık vermişti. Ancak Verjin, Naşid Bey’in yaşlı ve evli olduğu gerekçesiyle bu evliliğe karşı çıkmış, iki aşık ise onu dinlememişti. Naşid Bey, karısını boşadıktan sonra Amelya Hanımla mutlu bir evlilik yapmış, bu evlilikten Adile ( Naşid ) ve Selim ( Naşid ) adlarında iki çocuğu olmuştu. Çocuklar büyüyünce babalarının mesleğini başarıyla sürdürdüler.

           Verjin, Naşid gibi büyük bir sanatçının kayınvaldesi olmuştu ama bundan hiç memnun kalmamıştı. Naşid Bey, onun hem damadı, hem patronuydu ve iddiasına göre Verjin’i gölgede bırakmak için bazı hareketlerini kısıtlıyor, sanatçıyı şöhrete ulaştıran ‘ Bülbül ‘ kantosunu söylemesine de izin vermiyordu.

           Naşid geçirdiği rahatsızlık sonucu en verimli çağında sahnelerden uzaklaşmak zorunda kaldı. Geçinebilmesi için ona Beyazıt’ta ona bir piyangocu dükkanı açtılar. Ama o alkışları, sahne ışıklarını özlüyordu.Sonra 26 Nisan 1943 günü ‘ Perde ‘ dedi. Son kahkahası dudaklarında donmuş bir halde sonsuzluğa gitti.

Dramın hası Minakyan Efendi’de

           Şehzadebaşı’nda en çok ilgi çeken tiyatrolardan biri de Minakyan’ın ‘ Osmanlı  Dram Kumpanyası’ydı. Adından da anlaşılacağı üzere burada daha çok dram oynanır, kimi zaman acıklı sahnelerde halk göz yaşlarını tutamazdı. Minakyan’ın repertuarı da çok zengindi. ‘ Kıskançlık Belası ‘, ‘ Mağdur Kalp ‘ ‘Sefil Familya ‘, ‘ Demirhane Müdürü ‘ bunlardan sadece bir kaçıydı. Bu oyunlarda cani yada Kötü adam rollerinin değişmez kişisi de Aleksanyan’dı. Sahneye siyah takım elbiseyle ve eldivenli olarak çıkar, rol gereği cinayetini, seyircilerin sinirlerini iyice gerecek şekilde işler, oyunun sonunda Minakyan Efendi tarafından yakalanınca tiyatro alkıştan yıkılacak hale gelirdi.

Othello Kamil ve Burhanettin Bey

           Direklerarası’nda “ Hayalhane-i Osmani “, “ Eğlencehane- Osmani “ gibi çeşitli isimlerle faaliyet gösteren tiyatrolar ve sanatçıları, hiç şüphesiz ki bu saydıklarımızdan ibaret değildi. Otello rolünü çok başarılı oynadığı için bu isimle anılan Kamil Bey, yine çeşitli oyunlardaki başarısıyla bir zamanlar İstanbul Halkının gözdesi haline gelmiş Burhanettin ( Tepsi ) Bey büyük ün yapmışlardı… Burhanettin Bey özellikle Napolyon rolünü çok iyi canlandırırdı. Burhanettin Beyin genç yaşta eriştiği bu başarı nedeniyle kibirlenmesi, Otello Kamil’in canını sıkar, bu yüzden birlikte oynadığı oyunda kimi zaman onu güç duruma düşürdüğü de olurdu.

           Otello Kamil’e ‘ Eski İstanbul’un ünlüleri ‘ adlı eserinde genişçe yer veren yazar Şemsettin Kutlu’nun naklettiğine göre Otello, bir oyunda Napolyon’u çok güç duruma sokmuş, olayı fark eden seyirciler bu duruma katıla katıla gülmüşlerdi.

           “ Burhanettin Bey, ‘ Napolyon Bonapart ‘ oyununda ünlü imparatoru canlandırıyordu. Oyunun bir yerinde Napolyon’a, bir generalinden uzun bir mesaj gelecek, bunu Otello Kamil getirecekti. Burhanettin Bey, metnin uzun oluşu nedeniyle mesajın içeriğini ezberlemeye gerek görmemiş ‘ Kağıda yazılı olarak getirilsin, ben orada okurum’ demişti.

           Tıkabasa dolu bir salonda oynanan oyunda birinci perdenin sonuna doğru ‘ Çavuş ‘ rolündeki Otello sahneye girdi ve kasılarak ortada dolaşmakta olan Burhanettin Bey’e mesajı uzattı. Ama o da ne ? kağıtta bir tek satır bile yazı yoktu. Kamil’in kendisine nasıl bir oyun oynadığını anladı ve zaman kaybetmeden kağıdı tekrar ona uzattı:

  • “ Al çavuş. Oku bakalım şu kağıdı… Generalimizden ne haber var, öğrenelim. “

Ama Otello Kamil de kaçın kur’asıydı… Onun bu oyununu anında gördü ve kağıdı tekrar O’na uzattı:

  • “ İmparator Hazretleri bilirler ki benim okuma yazmam yoktur. Siz okuyunuz  Haşmetmeab “ dedi.

Burhanettin Bey, çok güç durumda kalmıştı… Kendince bir şeyler söyleyerek durumu idare etmek istedi. Bunu da beceremedi. O sırada seyircilerde işi anlamış, kahkahayı basmışlardı. Koskoca Napolyon, bir çavuş karşısında ne hallere düşmüştü. Buna içerleyen Burhanettin Tepsi’nin ilk işi ertesi gün Otello’yu kovmak oldu.

Bu iki sanatçıdan Otello Kamil daha sonraları bir kaza sonucu iki bacağını da kaybedecek, mağrur Burhanettin Bey ise yoksulluk içinde hayata gözlerini kapatacaktı…

HASAN EFENDİ’NİN AKSESUARI

Şehzadebaşı’nın bir de Hasan Efendisi vardı ki sahneye çıktığı zaman ortalık birbirine girerdi. Bunun nedeni Hasan Efendi’nin aksesuar olarak boş bir gaz tenekesi ve uzunca bir sopa kullanmasıydı. Giyimi de çok ilginçti. O dönem yaşayıp da görenlerin anlattıklarına göre geniş paçalı, beyaz, ama beyazlığı kirden kaybolmuş pantolon giyer, beline enli bir esnaf kuşağı takar, üstüne de bir mintan ( Gömlek ) giyerdi. Başında ise bir tarafı çukurlaşmış bir fes bulunurdu.

Hasan Efendi, oyunun en heyecanlı yerinde gaz tenekesinin tangırtıları arasında sahneye fırlar, O’nun böyle paldır küldür girişi herkesi güldürürdü. Toplumun çeşitli kesimlerinden, ama daha çok fakirlerden oluşan bir seyirci kitlesi vardı. İzleyiciler, memnuniyetlerini belirtmek amacıyla maddi durumlarına göre sahneye sigara, meyve, kağıt para, fındık, fıstık atarlardı. Maddi durumu bozuk olanlar bile bir avuç leblebiyi inci taneleri gibi sahneye saçardı.

İzleyicileri gülmekten kırıp geçiren Hasan Efendi, sadece komedi oynamazdı. Kanlı, bıçaklı, melodramlar, sihirbazlar, kantocular tekmili birden onun sahnesinde yer alırdı. Fasıl sevenlerde onun sahnesine aboneydi. Saçı az olduğu için kimileri ona Kel Hasan diye hitap edince çok kızardı. Onun bu huyunu bilen gazeteciler ondan bahsederken ismini ve sıfatını K. Hasan Efendi şeklinde kullanırlardı.

Sahneye palyaçoları andıran bir kıyafetle çıkan Hasan Efendi, oyun bittikten sonra özenle zarif bir İstanbul efendisi gibi giyinir, bu yüzden dışarıda dolaştığı zaman çoğu kimse onu tanıyamaz, üst düzey bir devlet memuru zannederdi.

Direklerarasında halkın sahura kadar eğlenip zaman geçirdiği başka yerler de vardı. Örneğin gözbağcılar ya da sihirbazlar… Kukla gösterilerinin yapıldığı yerler… Hatta bir keresinde Amerika’dan geldiği iddia edilen bir deniz canavarı da burada teşhir edilmişti. Ama bu ve benzeri yerler, diğerlerine oranla daha az müşteri toplamaktaydılar.

Yine, dönemin ünlü musiki üstatlarının icra-i sanat eylediği ‘ Çalgılı Kahvehaneler, ‘ başka semtlerde bulunan ve aşıkların mani atıp yarıştıkları ‘muamma ‘ çözdükleri Semai Kahvehaneleri,

Sonraları, 1910’lara doğru bunlara bir kardeş daha geldi. Yeni bir buluştu ve adına ‘ Sinematograf ‘ deniliyordu.

Ve bu öylesine bir buluştu ki, yüzyıllardır süregelen Karagöz’ü Ortaoyununu, Tuluat Tiyatrosunu bir süre sonra gözden düşürecek, onlardan boşalan yere yerleşecekti.

Şehzadebaşında ilk Sinematograf gösterileri için, bir zamanlar Hayali Salih Efendi’nin Karagöz oynattığı Fevziye Kıraathanesi’nin seçilmesi, filmin burada kaldırılmamış olarak duran Karagöz perdesinde  oynatılması da kaderin acı bir cilvesiydi.

“ Bahr-i Müncemid’den bir manzara-i latife “ ( Donmuş denizden güzel bir manzara  )  adını taşıyan ilk sinematograf gösterisi için seyircilerden 8 kuruş giriş ücreti alınmış, gelenler ilk filimleri korkuyla karışık bir hayretle izlemişlerdi.

Şehzadebaşı’nda tiyatroların önlerinde yanan ışıklar bir bir sönüyor, Kumpanyalar Anadolu yollarına düşüyorlardı. Türk eğlence tarihinde yeni bir dönem başlamıştı.

“ ÇUBUĞU KANDİL’DEN YAKSAYDINIZ YA … “

           Hattat Yesarizade Mustafa İzzet Efendi bir ramazan akşamı kayıkla Boğaz’da hatırlı bir kişinin konağına iftara gidiyordu. Deniz fırtına nedeniyle çok dalgalıydı. Mustafa İzzet Efendi, konağa varıncaya kadar ecel terleri döktü, içi dışına çıkmıştı.

           Salimen konağa varıp iftar sofrasına oturduktan sonra geçirdiği korkulu dakikaları anlattı. “ Fırtına o kadar şiddetliydi ki, dalgalar bizim kayığı camiinin şerefesi hizasına kadar yükseltiyordu “ diye abartınca hazır bulunanlardan biri dayanamadı:

  • “ Efendi hazretleri, ezan vakti yakındı, hemen çubuğu tellendirip minarenin kandilinden yaksaydınız ya ! “

BEKÇİ BABA VE RAMAZAN MANİLERİ

  • Eski İstanbul’da Bekçiler, mahallenin her şeyiydi. Güvenlikten sorumlusu olmasının yanı sıra, mahallede başı derde giren herkesin yardımına koşar, kiralık evlere kiracı bulur, ihtiyacı olanların odunlarını kırar, boş evlere göz kulak olur, herkesi tanırdı. Bu özellikleri nedeniyle O’na “ Bekçi Baba “ denirdi.
  • Bekçi Babanın görevlerine Ramazan ayında bir yenisi daha eklenir, sahurda davul çalardı. Ramazanın onbeşinci gecesi ve Bayramın ilk gününün sabahı yanında manici olduğu halde kapı kapı dolaşır, mani eşliğinde bahşiş toplardı.
  • Bekçi Baba, manilerle önce gelişini duyurur, manici kapısında davul çaldıkları kişinin adını da içeren maniyi okurdu. Bahşişi geciktiren, ya da vermekte olan nazlı davranan kişiler içinde ayrı maniler okunurdu.

           Çoğumuz onları – bir işimiz düşmedikçe – ancak bayram sabahları görürdük. Bize hizmet eden, bizim için ömür tüketen diğer bazı kişiler gibi bayramımızı kutlamaya gelirdi. Böylece soğuk kış gecelerinde kimi zaman çalan düdüklerini duyarak rahat uyuduğumuz emektar mahalle bekçimizi tanımış olurduk. Oysa eski İstanbul’da bu tanışıklık sadece bayram günlerinde olmaz, mahalle bekçisini, o mahalle de oturan yediden yetmişe herkes tanırdı.

Anadoludan gelenlerden seçilirdi

           Mahalle bekçileri genelde güçlü, kuvvetli, kefili olan kişilerden seçilir, çoğunlukla Anadolu’dan gelenler tercih edilirdi. Bekçi, görev yaptığı mahalle halkının en küçük sorunundan, en büyük sorununa kadar herşeyi çözümlemek için çaba harcar, örneğin kiralık evlere kiracı bulur, yalnız yaşayanların yakacak ihtiyaçlarını karşılanmasında yardımcı olur, sahibi bir başka yere giden evleri soyulmaması için sürekli denetler, özetlemek gerekirse elinden gelen her şeyi yapardı. Bu hizmetleriyle kendisini sevdirdiğinden O’na “ Bekçi Baba “ denirdi.

Ramazanda yeni görev

           Silah olarak sadece ucu demirli uzun bir sopa taşıyan, bununla saat başlarında taşa vurarak zamanı haber veren Bekçi Baba’nın görevlerine Mübarek Ramazan ayı geldiği zaman bir yenisi daha eklenirdi. Halkı sahura kaldırmak için davul çalardı. Bekçi babanın davulunun sesi uzaktan uzağa işitilmeye başlandığı zaman evlerde birer ikişer solgun ışıklar görülmeye başlar –Sahuru yatmadan bekleyenler dışında – hane halkı uykudan uyanırdı. Uykulu gözlerle akşamdan kalan yemeklerden bazıları ısıtılır, mevsim yazsa susatacak yiyeceklerin yenmesinden kaçınılır, bazı ev sahipleri görevini bitirdikten sonra bekçiyi de sahur yemeğine davet ederdi.

Ramazan manileri

           Ramazanın onbeşinin gecesi ve bayram sabahı, bekçi baba yanında “ Manici “ olduğu halde kapı kapı dolaşır, manici maniyi söylerken o bahşiş toplardı. Mani söylenirken, o ev sahibinin kimi özellikleri de göz önünde tutulurdu.

           Şimdi bunlardan birkaçını birlikte dinleyelim:

                                Bekçi Baba, daha kapı kapı dolaşmaya başlamadan önce uzaktan davulu gümbürdetirken – Bazen davulu da maniciler çalardı – manici geldiklerini şöyle haber verir:

                     “ Güller geldi, güller geldi

                        Bahçeye Bülbüller geldi

                        İki gözüm komşularım

                        Her seneki kullar geldi “

Cömertliğiyle tanınan Hasan Bey’in evinin önüne gelinmişse mani değişir, içinde mutlaka adı geçerdi.

                        “ Mısırçarşı baştan başa  

                           Yürürüm ben taştan taşa

                           Haktaala’dan dilerim

                           Hasan beyim binler yaşa “

                        Sonra bir başka kapının önünde Dan Dan… Ama o da ne ? Kapı açılıp bahşiş uzatılmıyor, ya da kafesli pencerenin ardında bahşiş verecek kimse yok..O zaman bir başka mani gelsin:

                                   “ Kedi damdan dama atlar

                        Bekçinizin ödü patlar

                        Merak etme bekçi baba

                        Efendi, kesesini yoklar “

Veya:

                     “ Kara koyun kuzuludur

                       Alnı ak yazılıdır

                       Bekletmeyin komşularım

                       İki dizim sızılıdır “

           Bahşişi verecek olan hanım ise ve de elini çabuk tutmuyorsa:

                     “ Bayram günü geldim size

                       Bahşiş gönder hanım teyze

                       Pencereden öyle bakma

                      Darıldın mı yoksa bize “

           Bu maniler şimdi, zamanın acımasızlığı içinde yitip giden Eski İstanbul’u anlatan eserlerde yaşıyor… Ramazanlarda davullar yine çalınıyor ama o esKi tatları vermiyor…

HAREMDE RAMAZAN GECELERİ

  • İftardan sonra evdeki erkeklerin Şehzadebaşı’na gitmesiyle boşalan konakta yalnız kalan kadınlar, komşuları da davet ederek bir araya gelirlerdi. Önce gaz lambalarının titrek, mumların solgun ışıklarının aydınlatmaya çalıştığı odalardan ud sesleri yükselir, sazlar Çamlıca’nın bahçelerinde değil haremin odalarında çalınırdı.
  • O zamanlar televizyon yoktu, radyo yoktu, bilgisayar yoktu, internette sörf yapmak yoktu. Bu yokluk içinde kadınlar çok basit şeylerle vakit geçirirlerdi. Ama en çok sevdikleri masalcı kadınlardı. 30 ramazan gecesi 30 ayrı konağa çağrılan bazı geceler iki seans birden yapan masalcı kadınlar anlattıkları öykülerle dinleyicileri, gidemedikleri, bilmedikleri uzak diyarlara götürür, dinleyiciler Hindistan’a kadar gidip fillere binip gelirlerdi.
  • Daha sonra Tandırbaşı sohbetinde konuklar ve ev sahibesi birbirlerine bilmece sorarlardı. Manili bulmacalar da çok ilgi görürdü.
  • Kimi zaman da evin reisi, hanımlar için eve hayalci’yi getirirdi. Kadınlar ve çocuklar Karagöz’le Hacıvat’ın gelişine çok sevinir, ilgiyle izlerlerdi. Karagöz’le Hacivat da izleyici kitlesinin çoğunluğunu kadınların oluşturduğunu gözönünde tutarak konuşurken ahlak dışı söz sarfetmezdi.

           Evin erkekleri, beyler iftardan sonra Şehzadebaşı’nda türlü eğlencelerle  zaman geçirirken acaba hanımlar ne yapıyordu? Klasik Osmanlı Toplumunda kadının yaşantısı çeşitli yasaklarla kısıtlanmıştı. Örneğin bir dönem gelmiş, kocasıyla birlikte aynı arabaya binmesi yasaklanmış, bir dönem gelmiş mesire yasağı nedeniyle mesirelere gidememiş, giyeceği elbiseden pişireceği yemeğe kadar birçok konuda yasak konulmuştu. Meşrutiyetin ilanından sonra bile kadın kocasıyla tiyatroya gitse ayrı ayrı yerlerde oturmak zorundaydılar. Bir ara dille sarkıntılık olayların çoğalması yüzünden Şehzadebaşı’na gitmeleri dahi yasaklanan kadınlar uzun ramazan gecelerinde konu komşu bir araya toplanarak eğlenirlerdi. O zamanlar dünyanın dört bir yanını odanıza getiren televizyon, radyo, video, hiçbiri daha ortada yoktu. Tüm bunları bir yana bırakalım, 20 nci asrın başlarından önce elektrik bile yoktu. Bu yüzden eğlenceler de kısıtlı kalmaktaydı. Kadın kadına yapılan bu eğlencelerde şarkılar söylenir, bilmeceler sorulur, çeşitli oyunlar oynanırdı. Ömrünün büyük bölümünü kafes arkasında geçiren, ancak Cumhuriyetin ilanından sonra medeni ve siyasal haklarına kavuşabilen kadınlar gündüzden konu komşuya haber salarlar, iftardan sonra da biraraya toplanırlardı. Kapıları, habersiz gelen konuklara da açıktı.

Konuk karşılama

           O zamanlar konuk karşılamak bile belli bir seremoniye tabiydi. Gelen kişi mutlaka kapıda karşılanır, gelişinden mutluluk duyulduğu birkaç tatlı sözle ifade edilirdi. Yazar Mehmet Halit Bayrı’nın anlattığına konuk, arada bir gelen kişiyse “ Ayağınıza sıcak sular dökelim “ denilerek şaka yollu sitem edilir, sık sık gelen biriyse “ Aman ne saadet, biz de şimdi geliverse diyorduk “ denilerek karşılanırdı. Daha sonra konuklar konağın Haren Bölümünde misafir odasına ya da salona alınır, kendisine kahve ikram edilirdi. Misafire kahve ikram etmemek en büyük ayıptı. Bu nedenle konaklardan mütevazi evlere kadar her yerde konuk için mutlaka kahve bulundurulur, konuğa kahve içmesi için israr edilirdi.

Masalcılar

           Tüm konular geldikten sonra – Buna çat kapı davetsiz gelenler de dahildi- Konak sahibi tarafından özel suretle çağırılmış masalcı kadının anlattığı masallar dinlenirdi. Erkeklerin ‘ Meddah’ı varsa kadınların da masalcıları vardı. Bunlar 30 ramazan boyunca her gece bir konağa çağırılır, birbirinden ilginç masallar anlatırlardı. Çeneleri güçlü, dağarcıkları zengin olan masalcı kadınların anlattıkları ilgiyle izlenir, herkes kıssadan hisse çıkarırdı. Bunlar genellikle sonu tatlı biten aşk öyküleriydi.Bir zamanlar tüm dünyası,kafes arkasından gözlediği sokak olan kadınların önünde geniş ufuklar açar, onları bilmedikleri, ancak hayal ettikleri ülkelerde gezdirir, tatlı dakikalar yaşatırdı.

           Masalcı kadın, tıpkı meddahlar gibi kahramanlarını konuştukları dil ve lehçelerle canlandırır, yeri geldiğinde türkü, mani söyler tabir uygunsa dinleyenleri ağzının içine baktırırdı. Mehmet Halit Bayrı, “ İstanbul Folkloru “ adlı eserinde her masalın bir tekerleme ile başladığını, bunların kısa, orta ve uzun olduğunu kaydererek şu örnekleri verir:

           Kısa masal başlangıcı yahut tekerlemesi: “ Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde bir Keloğlan, bir de annesi varmış”

           Orta masal başlangıcı “ O yalan bu yalan, deveyi yuttu bir yılan, eşeğe binmiş deveyi kucağına almış, bu da mı yalan. Ali ile Veli sözüm yok senin gibi deli ile, bir tabak oğul balı ile balladım dilimi, söylüyorum masalımı”

           Uzun masal başlangıcı: “ Bir varmış, bir yokmuş. Allahın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde deve tellal iken, sıçan berber iken, eşek mühürdar, katır silahtar iken, ben annemin babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, yaranı safa, Bekri Mustafa, kızıştı kafa, ak sakal, kara sakal….. vs.”

Masal bitti, şimdi sıra musikide

           Masallar bittikten sonra sıra musiki faslına gelirdi. Evin hanımı ut çalarken, küçük hanım çoğunlukla Eyüp Sultan’daki oyuncakçı dükkanından alınmış küçük bir tefle kendisine eşlik eder, sesi güzel olanlar da koro halinde okurlardı. Örneğin:

           “ Beyoğlu’nda gezersin / Güzlerini süzersin …”

ya da bir zamanlar çok popüler olan İstanbul türküsü:

           “ Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur / Katibimin setresi uzun, eteği çamur.. “

           veya

           “ Bu akşam gün batarken gel/ Sakın geç kalma erken gel “

           Şarkılar, türküler birbirini izler, konuklar yoruluncaya kadar devam eder, bu arada mevsimine göre ikramlar durmadan sürerdi. Yazsa meyveler, kışsa boza ikram edilirdi.

Tandırbaşı sohbetinde bilmeceler

           Daha sonra konuklar arasında birbirlerine “ Bilmece “ sorma yarışı başlardı. Bakalım kim daha fazla bilecek? Kimin sorduğu bilmece yeni ve duyulmamış? Bu bilmeceler de  çeşit çeşitti. İnsanlarla ilgili bilmeceler, tabiatla ilgili bilmeceler, sebze ve meyvelerle ilgili bilmeceler gibi.

           Bilmece, genellikle kış aylarında Tandırbaşı sohbetlerinde sıkça başvurulan bir oyundu. Burada okurlarımıza Tandırbaşı’nın ne olduğunu kısaca anlatmaya çalışalım.Sobanın yaşamımıza girmediği yıllarda, içi tepeleme kor halindeki ateşle dolu bir mangalın üstüne bir sehpa ya da masa, bunun da üzerine kalınca bir örtü, ya da yorgan konulurdu. Hanımlar bunun çevresinde oturur, üstlerini örterek ısınırlardı. Bu yanaşık düzen oturma sırasında klasik bilmece, ya da manili bilmece sormak çok tatlı bir eğlenceydi.

           Şimdi, sizlere bir fikir verebilmek için bu bilmecelerden bir kaçını sütunlarımıza alıyoruz:

           “ Yedi delikli tokmak / bunu bilmeyen ahmak “

           “ Başa yapışık, bir sapsız kaşık “

           “ Biz idik, biz idik, yüzbinlerce kız idik,/ Gece oldu dizildik, gün doğunca silindik “

           “ Bir kuru kafa, al da koy rafa şekerden tatlı, maymun suratlı “

           “ Kara katır, hep yan yatır, kalkar gezer, yine yatır “

           “ Benzer bir minareye, deniz girmiş araya, altı buz, üstü yıldız bir Padişah, bir o kız “

           Bu bulmacaların bir çoğu zamanımıza intikal ettiği için özellikle ortayaşlı okurlarımız kolayca cevabı vereceklerdir. Ama biz, gençler için sırayla açıklayalım:

           İlk bilmecenin cevabı ‘ baş ‘, diğerleri ise şöyle sıralanıyor: ‘ Kulak ‘, ‘Yıldızlar ‘,   ‘ Hindistan cevizi ‘, ‘ Makas ‘, ‘ Kızkulesi ‘

Manili bulmaca

           Bu bilmece – bulmaca oyunlarının bir de şiir halinde söylenenleri vardı ki Manili bulmaca denilirdi. Semai kahvelerinde  saz şairlerinin sazla çalıp söyledikleri türden bulmacalardı. Örneğin biri çıkar:

           “ 01 nedir ki her bahar /  Gelir bezme nazlı yar / Öpüp koklamak istersen / hançeri cana kıyar

           Dörtlüğünü okurdu. Bulmacanın cevabını bilen kişi de ona aynı şekilde bir dörtlükle cevap verirdi:

           “ Sevdiğim etme bana gönül dedim

             Yakma canım, etme gayrikül dedim

             Gülmedim, güldürmedin cana beni

             Bak perişan halime gül gül dedim “

           Bu dörtlükte yeralan “ Gül “ sözü bulmacanın cevabı olurdu.

Oyunlar

           Bilmece faslı tamamlandıktan sonra bu kez çeşitli oyunlara, örneğin yüzük oyununa  geçilirdi. Yazar Halit Fahri Ozansoy ‘ Eski İstanbul Ramazanları  ! adlı eserinde bu oyunun nasıl oynandığını şöyle anlatır:

           “ İki türlü yüzük oyunu vardı. Biri fincan oyunu dedikleri. Birçok kahve fincanlarından birinin altına konulan yüzüğü bulan o gecenin talihlisi. Öteki yüzük oyunu da şöyle : Odanın ortasına bir tepsi koyarlar. Bir çorba kasesine ağzına kadar doldurdukları unu vura vura bastırdıktan sonra kaseyi tepsinin üstüne ters oturturlar. Un kasenin kalıbını almıştır. Hanımlar tepsinin etrafında oturup çevrelenirler. Sıra ile elden ele geçen bir bıçakla başlarlar un kalıbını kenarlarından kesmeye, Un dağılır, dağılır, kalıp ufalır. Nihayet hanımlardan biri yüzüğü ortaya çıkarır. O zaman kahkahalar…

           Bazen da evin ya da konağın sahibi aile reisi hanımların sıkılmaması için konağa  Karagözcü getirir, o zaman çocuklar adeta bayram yaparlardı. Hayal perdesinden hanımlara konuşan Karagöz ve Hacivat, daha edepli davranırlar, ağızlardan kötü ya da çirkin kelime çıkmazdı. Çocuklar en fazla Karagöz’ün Hacıvat’ı dövdüğü sahnelere bayılırlardı. Ne yazık ki bı eğlenceler de kısa sürer, sonra herkes evinin yolunu tutardı.

“  DAVETİYEDE YALNIZ İFTAR YAZIYOR “

           Sultan Abdülhamit’in son dönemlerinde Edirne Valiliği görevinde bulunan Arif Paşa, Ramazan ayında vilayet görevlileri ve üst görevli subaylara iftar yemeği veriyordu. Yine bir ramazan akşamı iftar edildikten sonra paşa davetlilere:

  • “ Haydi efendiler “ dedi. “ Namaz kılalım “

Davetliler arasında bulunan Bektaşi canlarından biri ceketinin cebinden iftar davetiyesini çıkarıp baktı, sonra tekrar cebine koyarak Paşa’ya sokuldu:

  • “ Velinimet “ dedi. “ Davetiyede yalnız iftar yazılı, namaza dair bir kayıt yok “

Yanıt Yazabilirsiniz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Post

Tansu Çiller Hürriyet

Siyaset Ve Bürokrasi’de İlk KadınlarSiyaset Ve Bürokrasi’de İlk Kadınlar

İLK MUHTAR GÜL HANIM’DAN ÇİLLER’E POLİTİKA VE BÜROKRASİ’DE CUMHURİYET’İN ÖNCÜ KADINLARI                         CUMHURİYETİN 80. YILDÖNÜMÜ                         POLİTİKA VE BÜROKRASİ’DE KADINLAR                         Türk Kadını, Cumhuriyet ilan edildiği sırada siyasal ve medeni