Ertan Ünal Tarih ve Araştırma Yazıları Uncategorized HALİFE ABDÜLMECİD 4 MART 1924 GECESİ SINIRDIŞI EDİLMİŞTİ

HALİFE ABDÜLMECİD 4 MART 1924 GECESİ SINIRDIŞI EDİLMİŞTİ

31 Ocak 2004

Ertan Ünal

                     DOLMABAHÇE SARAYI’NDA SON GECE

TBMM, “ Hilafetin kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanına mensup kişilerin yurt dışına çıkarılmasına “ ilişkin yasayı 3 Mart 1924 günü kabul etmiş, karar İstanbul Valisi Ali Haydar Bey tarafından halifeye bildirilmişti. Halife önce kararı tanımadığını  söyleyerek direnmiş, ancak gerekirse ‘ zora ‘ başvurularak götürüleceği bildirilince kaderine razı olmuştu…

HALİFEYE, hilafetin kaldırıldığı ve aile fertleriyle birlikte hemen o gece  Türkiye’yi terketmesi gerektiği nasıl bildirilecekti ?

                     İstanbul Valisi Ali  Haydar Bey, 3 Mart 1924’ü 4 Mart’a bağlayan gece yanında Emniyet Müdürü Sadettin Bey olduğu halde otomobille Dolmabahçe Sarayı’na giderken tedirginlik içindeydi. Gözleri, farların aydınlattığı yola takılı, bu güç görevi nasıl yerine getireceğini düşünüyordu.

                     Günlerdenberi gazetelerin diline doladığı ‘ Hilafet ‘ konusu nihayet kesin bir çözüme bağlanmış, Türkiye Büyük Millet Meclisi o gün yaptığı tarihi oturumda hilafetin kaldırılması ve Osmanlı Hanedanının tüm mensuplarının sınırdışı edilmesine ilişkin yasayı kabul etmişti.

                     Ankara, kararın hemen o gece uygulanmasını istiyordu. Bu amaçla İstanbul’a gelen Emniyet Genel Müdürü Muhittin (Üstündağ ) Bey yetkililerle görüşerek bir plan hazırlamıştı. Plana göre kararı halifeye Ali Haydar Bey tebliğ edecek (bildirecek), bu işin sessizce ve İstanbul’u ayağa kaldırmadan yapılması sağlanacaktı. Başkentten gelen emir kesindi. Halife kararı kabullenmeyip karşı koyarsa zorla götürülecekti. Bir de halifenin taraftarları meselesi vardı. Onlar son halifenin zorla yurt dışına gönderildiğini öğrenip  konvoyun önünü keserlerse ne olacaktı ? Böyle bir ihtimali düşünmek bile istemiyordu ama gereken her tedbiri almak zorundaydı.

DOLMABAHÇE GÖZETİM ALTINDA

                     Emir gelir gelmez Ali Haydar Bey, Emniyet Müdürüyle birlikte gerekti tedbiri almaya başladı. Öncelikle sarayın etrafı sivil ve resmi giyimli  polisler tarafından kuşatıldı, iç ve dış kapılara nöbetçiler konuldu. Saraydaki görevliler, memurlar ve mutfak dairelerindeki bütün hizmetliler gözaltına alındı. İçerdekilerin olup bitenleri dışarıya haber vermesini önlemek amacıyla santral odası da işgal edildi, telefonlar kesildi. Bu arada Sirkeci Garı’nda daq gerekli tedbirler alınıyordu. O gece kalkacak olan Avrupa ( Simplon ) Expresine halife ve yakınları için 6 vagon eklenmiş, trenin kalkış saati ileri alınmıştı.

HALİFE’NİN İTİRAZLARI

                     Tüm hazırlıklar tamamlandıktan sonra Vali Ali Haydar ve Emniyet Müdürü Sadettin Bey saraya girdiler. Halife o sırada odasında damat Şerif Abdülmecid Bey’le sohbet etmekteydi. Kilercibaşı Şükrü (Yenal ) Bey, valinin isteği üzerine kendisine telefon ederek “ Vali Haydar Bey sizinle görüşmek istiyor “ dedi. Aldığı cevap “ ya! Buyursunlar “ oldu.

                     Halife sanki kendi istihbarat kaynaklarından herşeyi öğrenmiş de böyle bir ziyareti bekler gibiydi.

                     Ali Haydar ve Sadettin Bey heyecan içinde merdivenleri çıkarak halifenin bulunduğu odaya girdiler. Halife onları ayakta ve asık bir yüzle karşıladı. ( Bazı kaynaklarda ise önce Sadettin Bey’in halifeye durumu bildirdiğinden, ancak ikna edemeyince Valinin devreye girdiğinden sözedilir). Halife arada bir sağ eliyle kırışan alnını ovuşturuyor, gözlerini onlara dikmiş, bekliyordu.

                     Vali, gereken saygıyı göstererek TBMM’nin aldığı kararı halifeye iletti. Halife bu sözleri sessizce dinledikten sonra birden öfkelendi:

                     “ Nasıl olur ? İslamiyeti siyaset vasıtası olmaktan kurtarmak için hilafet makamını yıkmak, halife-i Resulullah’ı memleket haricine atmak mı lazımdır ? Hayır Vali Bey, Böyle bir kararın  Millet Meclisinden suduruna ( çıkmasına) ihtimal veremiyorum bir türlü.”

                     Daha sonra devam etti:

                     “ Ben Hain-i vatan değilim. Buradan ölsem de çıkmam . “

 

ENDİŞE DOLU DAKİKALAR

                     Halife Abdülmecid  bu sözleri söyledikten sonra hızla salonu terkederek bitişikteki odaya geçti. Vali Ali Haydar Bey, birden endişelendi. Abdülmecid Efendi ne maksatla içeri girmişti ? Yoksa TBMM’nin kararına karşı duyduğu öfkeyi, kendisinden mi çıkaracaktı ?

                     Valinin geçirdiği bu heyecan dolu dakikaları kendi kaleminden okuyalım:

                     “ Onun maksadını anlayamadığım için ilk aklıma gelen şey, kararı verenler hakkındaki gayzını (kızgınlığını, öfkesini ) benden çıkaracak ve kendisiyle hanedanın intikamını benden almak isteyecek zannettim. Ve kemali metanetle neticeye ve vazife uğrundaki mukadderatıma intizar ettim. ( bekledim)

                     Fakat bir de baktım ki elinde bir takım gazete küpürleri, telgraf veya tahrirat müsveddeleri olduğu halde tekrar geldi ve yana yakıla kendisinin Kuvay-ı Milliye’ye yapmış olduğu hizmetleri sayıp dökmeye başladı. Bu evrakı da şahıt, vesika olarak gösteriyordu.

                     Bu hali görünce ve müdafaa tarzını dinleyince helecan ve hayretim zail oldu. Cevaben bunların faydası olmadığını, milletçe verilmiş bir kararın tatbikinin zaruri bulunduğunu, bu süre içinde sarayda ne gibi şeyler istenirse birlikte götürülmesine milletçe müsaade edildiğini söyledim. “

                     Halife hala direniyordu. Bunun üzerine Ali Hatdar Bey, gitmek istemediği takdirde saraydan zorla çıkarılacağını bildirdi.

                     Halife bu sözler üzerine ikna olmuştu. Bu kez verilen sürenin çok az olduğunu, birlikte götürmek istediği bazı kişilerin sarayda bulunmadığını ileri sürdü. Vali, istediği kişilerin evlerinden alınarak saraya getirileceğini bildirdi ve listeyi hazırlamasını istedi.

LİSTE HAZIRLANIYOR

                     Yurt dışına çıkışa hazırlık için durum haremde kadınefendi’ye bildirilirken, halife listeyi hazırlamıştı.   Listede adı bulunupda sarayda olmayanlar polis otolarıyla evlerinden alınıp saraya getirilirken, gece yarısı yapılan bu operasyonun şaşkınlığı içindeydiler.

                     Halife’nin özel katibi Salih Keramet Nigar da listede adı olanlar  arasındaydı. O geceyi daha sonra yazdığı anılarında şöyle anlatmıştı.

                     “ Dolmabahçe sarayı maiyet binasından gece yarısına doğru Mabeyne çağrıldım. Kapıda bekleyen nöbetçi beni başyaver odasına götürdü. Yüksek rutbeli bir zabit ( subay ) telefonla şifre yazdırıyordu. Beni görünce beklememi işaret etti. İşini bitirince de kim olduğumu sordu. Sonra önündeki el yazılı bir kağıda bakarak ‘ bu gece yola çıkacak olan Abdülmecid Efendinin maiyetinde siz de bulunacaksınız. Ona göre hazırlanın’ dedi.

                     Koridorda Emniyet Umum Müdürüne rastladım. Benden pasaport için iki resim istedi. Sonra üst kata çıktım. Halife hazretlerinin namaz odasında Kuran-ı Kerim okumakta olduğunu açık duran kapıdan gördüm.

                     Duasını bitirince huzuruna girdim. Bana “Vali Bey birkaç saate kadar yola çıkacağımızı bildirdi. Nereye gönderileceğimizden haberim yok. Sizin de beraber bulunmanızı istedim. Bizimle geleceğinizden emin olduğum içinde adınızı kafile cetveline geçirdim” dedi. Hazır bulunduğumu arzederek ve saygıyla elini öperek huzurundan ayrıldım. “

                     Abdülmecid Efendi, listesine özel doktoru Selahattin Beyle mabeynci Hüseyin Nakıp Turhan Beyi de almıştı…

SİRKECİ YERİNE ÇATALCA                

                     Abdülmecid Efendi, “ milli iradeyi “ kabullenince, hayatı için endişe etmesine bir neden olmadığını anlamış, sakinleşmişti. Vali Ali Haydar Bey’e  “ Ankara , gönderileceğimiz mahalli (yeri) tayin etmiş midir ? “ diye sordu.

                     Validen “ Hayır, bu husus arzunuza bırakılmıştır.” Cevabını alınca da “ Neyle ve ne tarafa hareket edeceğiz “ sorusuna cevap bekledi:

                     -Size tahsis edilen bir trenle Balkan sınırına…

                     -Peki, bu tren bizi nereye kadar götürecek ?

                     -Bu da arzu ve yüksek kararınıza bırakılmıştır.

                     Sabaha karşı  hazırlıkların tamamlandığı bildirildi. Halife Abdülmecid, eşleri, oğlu Ömer Faruk Efendi, kızı Dürrüşehvar Sultan ve diğer sınır dışı edilecekler sarayın Dolmabahçe Camiine bakan yönü önünüde sıralanmış otomobillere bindiler. Abdülmecid Efendi, otomobile binmeden önce Vali Ali Haydar Bey’e görevinde başarılar dilemişti.

                     Sirkeci’den gelen haberler, burada toplanan bir kalabalık olmadığını gösteriyordu. Buna rağmen halife taraftarlarının son dakikada bir harekete kalkışabileceği ihtimali gözönünde tutularak kafile yolda ikiye ayrıldı. Abdülmecid’in otomobili, arıza yaptığı gerekçesiyle yakınlarının bulunduğu otomobillerle birlikte Tophane yakınlarında bekletilirken, kafilenin diğer bölümü olaysız Sirkeci’ye ulaştı ve istasyonda lokomotifi istim üzerinde beklemekte olan trene bindirildi.  Burada da yine bir oyuna başvuruldu. Polis Müdürü Sadettin Bey, Vali Haydar Bey’i öndeki vagona bindirerek halifenin bu vagonda bulunduğu izlenimini vermeye çalıştı.

                     Bu arada halife Abdülmecid ve aile fertlerinin bulunduğu ikinci otomobil konvoyu ‘sahte arıza’ nın giderilmesiyle yoluna devam etmiş ve surların dışına çıkmıştı. Ambarlı ve Çobançeşme arasında otomobiller çamura saplandı, şöförler ve Jandarmalar tarafından güçlükle kurtarıldı. Daha sonra yol iyice kötüleşti. Öyle ki jandarmalaryol kenarından büyükçe taşlar toplayıp tekerlek geçitlerine döşüyorlardı. Abdülmecid Efendi suskunluk içinde, hiç konuşmuyordu.

                     Maceralı ve uzun bir yolculuktan sonra nihayet Çatalca İstasyonuna gelindi. Vali Ali Haydar Bey, Abdülmecid Efendiye “ iyi yolculuklar “ dileyerek büyükçe bir sarı zarf verdi.

                     Osmanlı Hanedanının son mensuplarını taşıyan Simplon Ekspresi, aç bir canavar gibi kilometreleri hızla yutarken Abdülmecid Efendi, özel katibinden Vali’nin verdiği zarfı açmasını istiyordu.

                     Zarftan 2000 Sterlin’le, sınırdışı edilenlere ait pasaportlar çıktı. İsviçre konsolosluğunca vizelenen bütün pasaportlar sadece çıkış için verilmişti ve dönüşü yoktu…

HALİFELİĞİN KALDIRILMASI KARARI İZMİR’DE ALINDI

        ZOR DEVRİM

        “ ARTIK HİLAFETİ KALDIRMANIN ZAMANI GELMİŞTİR “

Mustafa Kemal, “ Cumhuriyetin ilanına karşı koyamayanlar şimdi halifelik makamını ne olursa olsun tutabilmek gayretine geçmişlerdir.” Diyor, kendisine yapılan  halifelik teklifini ise reddediyordu.

                     Mustafa Kemal, daha Kurtuluş Savaşı başlarken, gelecekte kurulacak yeni Türk Devleti’nin yönetim şeklini Cumhuriyet olarak düşünmüş, bu devrimi ne pahasına olursa olsun gerçekleştireceğini bazı arkadaşlarına da açıklamıştı. O günün şartları içinde bir hayal gibi görünen bu devrim, O’nun ulusundan aldığı güçle gerçekleşti. Cumhuriyetin temelini oluşturan Büyük Zafer’in kazanılmasından sonra bu alanda ilk adım atıldı, önce 1 Kasım 1922 de saltanatla hilafet birbirinden ayrılarak saltanatın kaldırıldığı açıklandı. Sultan Vahidettin’in 17 Kasım günü İngilizlerin himayesine sığınarak İstanbul’u terk etmesinden bir gün sonra da TBMM tarafından Veliaht Abdülmecid Efendi’ye ‘ Halife ‘ ünvanı verildi.

SON HALİFE

                     Ancak bu seçim bazı şartlarla gerçekleşmişti. Özetlemek gerekirse yeni halife İslam Dünyasına hitaben bir bildiri yayınlayıp, kendisini TBMM’nin seçtiğini bildirecek, TBMM Hükümetinin icraatından övgüyle sözedecek, Vahdettin’in tutumunu eleştirecek, mümkün olduğu ölçüde gösterişten, halk arasına girip çıkmaktan kaçınacaktı. Mustafa Kemal, hilafetin de kaldırılması gerektiğini düşünüyordu, ancak bunun zamanının henüz gelmediği kanısındaydı.

                     Halife Abdülmecid, başlangıçta uyduğu kuralları daha sonra görmemezlikten geldi. Kendisinden sarayda, sessiz, sakin bir yaşam sürmesi istenmişti ama o tam aksini yaptı. Gösterişli Cuma selamlıkları, alaylarla Fatih

Camiine namaza gitmesi, Fatihin elbisesini ve kavuğunu giymek istemesi, Mustafa Kemal’in deyimiyle “ Tantanalı, debdebeli- gezintiler yapması, saray hayatı yaşaması, sarayda yedeksubaylara varıncaya kadar – o tarihte yedeksubaylar sorunlarını anlatmak için bir dernek kurmuşlardı- heyetleri kabul etmesi, onların şikayetlerini dinlemesi ve onlarla birlikte ağlaması” ve yabancı ülke temsilcileriyle bağlantı kurması… Bu süreç sırasında ilan edilen Cumhuriyet rejiminden hoşnut kalmayan, ya da çıkarları zedelenenlerin birer ikişer halifenin çevresinde toplanmaya başlaması da dikkati çekmekteydi.

BASININ TUTUMU

          

Bu arada basın da ikiye ayrılmış, muhalifler daha Cumhuriyetin ilanından sonra yayınlarıyla karşıt görüşleri savunmaya başlamışlardı.                

 

                     Sıranın Saltanattan sonra hilafetin de kaldırılmasına geleceğini tahmin eden bazı gazetelerde hilafeti öven yazılar yayınlanıyor, Türkiye’nin küçük bir devlet olduğu, bu küçüklüğü hilafet makamının örttüğü ileri sürülerek bu makama dokunulmaması isteniyordu!

                     Tanınmış tarihçi Naşit Hakkı Uluğ “ Halifeliğin Sonu “ adlı eserinde bu konuda şunları yazmaktadır.

:

                     “ Cumhuriyetin ilanının ertesi günü İstanbul gazetelerinin yayınları ile halifelik konusunu meydana koymuş olmaları tarihin  garip bir cilvesidir. O gün için halifelik müessesinden yana olan Vatan, Tanin, Tasviri Efkar Gazeteleri bilmeyerek ve istemeyerek halifeliğin kaldırılması zeminini hazırlamışlardır.

                     Biz, İstanbul gazeteleri bir günden fazla süren bir yolculuktan sonra Ankara’ya gelince baş sütunlardan başlayarak muhtelif köşelerine serpiştirilmiş olan, mulalif tahrikçi ve yıkıcı neşriyattan iğreniyorduk. İhtiras ateşi, gönüllerden taşmış, gözleri bürüyordu.

                     Bu yayınların hepsi birkaç yıl önce uçurumun kenarında bulunan bir memleketi kurtaran “ Büyük İnsan” a karşı idi.

                     . . .  11 Ocak 1923 günü Tanin’de Hüseyin Cahit Yalçın’ın “ Şimdi de halifelik meselesi “ başlıklı yazısı bu konuyu ağır biçimde ele almıştı.

                     Mustafa Kemal bu yazıyı okuyunca şu teşhisi koymuştu: Cumhuriyetin ilanına karşı koyamayanlar, şimdi halifelik makamını ne olursa olsun tutabilmek gayretine geçmişlerdir. “

 

 

BARDAĞI TAŞIRAN İSTEKLER

                     Halife Abdülmecit’in bu tutumu, basında da kendisine yandaş bulması, yandaşlarında eleştiri her geçen gün dozunu biraz daha arttırmaları halk arasında “ Halife mi üstün, TBMM mi ? “ şeklinde tartışmaların çıkmasına neden oluyor, dışardan bakışta Türkiye de çift başlı bir yönetim mi var sorusuna yol açıyordu.  Türkiye bir iktidar kavgasına mı sürüklenmek isteniyordu ?

                     Halife Abdülmecit, Ankara’nın isteklerine uymadığı gibi bu kez kendisi Ankara’dan bazı taleplerde bulundu. Abdülmecit Ankara’dan gelen devlet adamlarının kendisini ziyaret etmeyişinden yakınıyor, kendisine ayrılan ödeneğin yetmediğinden bahisle arttırılmasını istiyordu.

                     O sırada Mustafa Kemal, İzmir’de Harp oyunlarını izlemekteydi. Halifenin bu istekleri Başbakan İsmet (İnönü) Bey tarafından telgrafla kendisine iletilince kızmış ve gönderdiği mesajda “ Halifenin hayat ve geçimini sağlamak için Türkiye Cumhurbaşkanının ödeneğinden herhalde daha aşağı bir tahsisat yeter. Maksat debdebe haşmet değil, insanca yaşamak ve geçinmekten ibarettir.

                     ‘ Hilafet Hazinesinden ‘ maksadın ne olduğunu anlayamadım. Hilafetin hazinesi yoktur ve olamaz. Böyle bir hazine, dedelerinden miras kalmış ise resmen ve açıkça bilgi alınarak bildirilmesini rica ederim” demişti.

 

 

İZMİR’DE KARAR VERİLDİ

                     Bundan sonraki gelişmeler için sözü Atatürk’ün yakın silah arkadaşı Kazım Özalp’a bırakalım. Kazım Özalp oğlu tarafından yayınlanan anılarında şöyle diyor:

                     “ 24 Kasım 1923’ de Hindistan’daki Müslüman İsmaililerin Reisi Ağa Han, Emir Ali ile birlikte İsmet Paşa’ya bir mektup yazdı ve halifenin siyasi durumunun muhafaza altına alınmasını istedi. Bu mektubun, İsmet Paşa’nın eline geçmeden bazı İstanbul gazetelerinde yayınlanmış   olması, halifenin yabancı ülkelerden de müttefikler aradığının anlaşılmasına neden oldu. İstiklal Harbini büyük bir fedakarlıkla kazanmış olan bir ülkenin içişlerine dışarıdan gelecek müdahalelere hiç tahammülü olamazdı. Bu olaylar meclisin Cumhuriyetçi Mebusları arasında tepkiler  yaratıyor, Mustafa Kemal’in beklediği havayı olgunlaştırıyordu.

                     Mustafa Kemal, 1924 yılı başında düzenlenen harp oyunlarında bulunmak üzere İzmir’e gitmişti. Hilafetin kaldırılması için en kısa zamanda teşebbüse geçmeye kesin kararlıydı. İzmir’deyken İsmet Paşa’dan bir telgraf aldı. İsmet Paşa telgrafında “ Halifenin tahsisatının arttırılması için resmen müracaat ettiğini, konunun vekiller heyetince görüşüleceğini” bildiriyordu. Mustafa Kemal, bu telgrafta yazılanlara çok sinirlendi ve derhal şu cevabı yolladı:  ‘ Halife kendisinin ve makamının ne olduğunu bilmeli ve bununla iktifa etmelidir. Hükümetçe ciddi ve esaslı tedbirler alınmasını rica ederim. “

                     Bu cevabı alınca İsmet Paşa ile birlikte İzmir’e gittik. Harp oyunları nedeniyle ordunun bütün komutanları oradaydılar. Mustafa Kemal Paşa Erkanı Harbiye Reisi ( Genelkurmay Başkanı ) Fevzi Paşa, İsmet Paşa ve benimle bir toplantı yaptı. “ Artık hilafeti kaldırmanın zamanı gelmiştir” dedi. Diğer kumandanlarla da görüşerek fikrini açıkladı. Kazım Karabekir Paşa Cumhurşyetin ilanında Ankara’da değildi. İstanbul’da bulunduğu süre içersinde Rauf Bey’le temaslar yapmış ve ikisi beraber hilafeti destekler bir tavır takınmışlardı. Bu nedenle Mustafa Kemal, özellikle Kazım Karabekir Paşaya kesin görüşünü bildirmek istemişti.

MUSTAFA KEMAL’E TEKLİF

                     Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, komutanlarla birlikte 23 Şubat 1924 günü Ankara’ya döndükten sonra hilafetin kaldırılmasına ilişkin yasa teklifi hazırlattı. Hazırlanan yasa teklifi Urfa Milletvekili Şeyh Saffet Efendi ve 50 arkadaşının imzasını taşıyordu ve halifeliğin kaldırılarak Osmanlı Hanedanının yurt dışına çıkarılmasını öngörmekteydi.

                     3 Mart 1924 pazartesi günü Fethi Okyar başkanlığında toplanan meclis konuyu görüşürken tartışmalara sahne oldu. Hilafetin kaldırılmasını önlemek isteyen bazı milletvekilleri son çare olarak bu makamın korunmasını istediler, “ Hilafet İslamiyetin en yüksek merciidir. Bu makam boş kalamaz. Hiç olmazsa Mu8stafa Kemal Paşa halife olsun “ dediler. Mustafa Kemal ise bu teklifi çok anlamsız buldu ve reddetti.

                     Leht ve aleyhte konuşmalardan sonra kürsüye çıkan Adliye Vekili (Adalet Bakanı ), İzmir Milletvekili Seyit Bey “ Halifeliğin şeriatça niteliği” konulu tarihi bir konuşma yaptı. Bu konuşma muhalif Milletvekillerinden birçoğunu ikna etti. Hükümetin görüşünü ise Başbakan İsmet Paşa belirtti.

RESİM SANATI İLE YAKINDAN İLGİLENİYORDU

ABDÜLMECİD EFENDİ, MUSTAFA KEMAL’İN ANADOLUYA GEÇMESİ İÇİN YAPTIĞI ÇAĞRIYI REDDETMİŞTİ

                     İSLAM Dünyasının son halifesi ve Osmanlı veliahtı olan Abdülmecid Efendi 1868 yılında İstanbul’da doğdu. Sultan Abdülaziz’in oğlu olan Abdülmecid Efendi çocukluğunda sarayda kapalı bir yaşam sürdüğünden yeterli bir öğretim görmedi, ancak kendi kendini yetiştirip Fransızca ve Almanca öğrendi, musiki ve resme merak sardı. 1908 yılında II. Meşrutiyetin ilanından  sonra daha rahat bir yaşam sürmeye başladı. Şair, yazar ve ressamlarla yakından ilgilendi, onlarla dostluklar kurdu. Örneğin maiyetinde görev yapan İsmail (Baykal) Bey’in anılarında belirttiğine göre özellikle şair Abdülhak Hamid’e büyük değer vermiş, O’nun Sıraselvi’lerdeki evine sık sık giderek sohbetlerine katılmıştı. Yine Hamid’in ‘ Finten ‘ adlı eseri Darülbedayi’de temsil edilirken izleyen Abdülmecid, çok beğendiği bu eserin yazarı onuruna Bağlarbaşı’ndaki Köşkünde 40 kişilik bir ziyafet vermiş, ziyafet sırasında altından yaptırdığı ‘Finten ‘ yazılı kravat iğnelerini davetlilere dağıtmıştı.

                     Çallı İbrahim, Fayheman, Şevket (Dağ), Hikmet (Onat), Namık İsmail  gibi ressamlarla da yakından görüşen, bu arada Sami Paşa’dan bir süre resim dersi alan Abdülmecid Efendi, sanatçıları koruyan tutumuyla tanındı. Amcasının oğlu VI. Mehmed’in tahta çıkması üzerine veliaht oldu.

MUSTAFA KEMAL, ANADOLUYA ÇAĞIRIYOR

                     Abdülmecid Efendi, başlangıçta Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak başlattığı Kurtuluş Savaşı’nı destekler görünümdeydi. En azından tutumu bu izlenimi vermekteydi. Bu yüzden Mustafa Kemal 1920 yılında yüzbaşı ( sonraları general ) Yümnü (Üresin) Beyi gizlice İstanbul’a gönderdi. Yümnü Bey, kendisiyle Dolmabahçe Sarayındaki odasında görüşen Abdülmecid Efendi’ye Mustafa Kemal’in çağrısını iletti. Yarım saat süren görüşmede Abdülmecid Efendi karar vermek için birkaç gün izin istedi. Bu süre içinde görüşlerine önem verdiği bazı kişilerle konuşacak, kararını daha sonra verecekti.

                     Birkaç gün sonra ki görüşmede ise Abdülmecid Efendi, Anadolu’ya gelemeyeceğini şu sözlerle açıklıyordu:

                     “ Anadoluya gitmeyi ve bu mücadeleye katılmayı çok isterdim. Fakat bu karar ve halin ailevi durumumuzda, yani hanedanın vaziyetinde nasıl bir değişiklik göstereceğini, bunun millete ve memlekete faydalı olup olmayacağını sarahatle anlayıncaya kadar beklemenin tercihi gerektiğini düşünmekteyim.”

                     Abdülmecid Efendi, bu çağrıya olumlu cevap verseydi belki kaderi değişecekti. Ama o, Hanedan’a bağlı kalmayı tercih ederek kendi yolunu çizdi.

HALİFE SEÇİLİYOR

                     Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasından ve TBMM’nin saltanatı kaldırmasından sonra 18 Kasım 1922 günü halifeliğe seçilen Abdülmecid Efendi, 1,5 yıla yakın süre halife olarak kaldı. Cumhuriyetin ilanından bir süre sonra  3 Mart 1924 ‘te TBMM’nin hilafeti kaldırması ve Osmanlı Hanedanının son mensuplarının tümüyle yurt dışına çıkarılması kararı üzerine İsviçre’ye gitti.

                     Abdülmecid efendi, halifeliğinin devamı konusunda İslam Ülkelerinden beklediği ilgiyi göremedi. Daha sonra Fransa’ya gitti ve 23 Ağustos 1944 günü Paris’te öldü. Cenazesi, kızı Dürrüşehvar Sultan’ın girişimi ile 1954 yılında Medine’ye nakledilerek Harem-i Şerif’te toprağa verildi.

                     Abdülmecid Efendi’nin yaptığı tablolar arasında “ Saraylı Hanım “  “ Halil Edhem “ , “ Kendi Portresi “ , Sultan Abdülhamit’in tahttan indirilişini canlandıran tablo “ ,  “ Haremde Beethoven “ dikkati çeker. Abdülmecid Efendi, çevresindekilerin beğeni ve övgü belirten sözlerinden cesaret alarak tablolarından bir bölümünü Paris’te açılan bir sergiye göndermek istemiş, ancak dönemin padişahı II. Abdülhamit buna izin vermemişti.

                     Halife Abdülmecid’in yaptığı tablolar arasında amcası Sultan II. Abdülhamit’in tahttan indirlme anını belirleyen eserinde dikkat çeken bir nokta vardır. Tahttan indirilme kararını tebliğ edecek olan heyeti Abdülhamit Efendi iki eli de paltosunun ceplerinde kabul etmiş, heyetten Karasu Efendi de bir elini göğsüne sokmuştu. Bunlar Abdülmecid’in hayalinden mi çıkmıştı, yoksa bir nedene mi dayanıyordu ?

                     Bunun cevabını halife Abdülmecid şöyle veriyordu:

                     “ Ben bu tabloyu yaparken önce kendim Abdülhamit’in yüzünü canlandırdım. Heyetin duruş vaziyetine gelince eski milletvekillerinden Karasu Efendi’yi çağırıp sordum. Karasu Efendi, Abdülhamit’in huzurunda nasıl durduğunu tarif ederken, bir elini göğsüne soktuğunu söylediği zaman ‘ Niçin böyle hareket ettiniz ? ‘ dediğimde Karasu Efendi ‘ Abdülhamit’in iki eli paltosunun yan ceplerinde idi. İyi atıcı olduğunu bildiğimiz Padişahın iki cebinde tabanca olması ihtimaline karşı  bendenizde elimde tabanca tutuyormuş hissini vererek bir nevi bu hareketinin önüne geçmek istediğimi ima etmek içindi.’ Dedi. Diğer taraftan heyetteki Miralay Galip Beye de sordum. O da vaziyetini durarak tarif etti. Ve Esat Paşa’nın da duruşunu anlattı. Ben de bu suretle tabloyu meydana getirdim.

KADINLARA 28, ERKEKLERE 50 YIL SONRA DÖNÜŞ İZNİ ÇIKTI

                     Halife Abdülmecid ve yakınlarının 4 Mart gecesi sınırdışı edilmelerinden sonra sarayda kalan diğer hanedan mensuplarına da 10 gün süre verilerek aynı yöntem uygulandı. Avrupa Ekspresi, on gün içinde hanedanın bu ikinci derece mensuplarını Avrupa’ya taşıdı ve saray boşaltıldı.

                     Son Osmanlıların Türkiye’ye yeniden dönmeleri için yıllarca beklemeleri gerekti. 1952 yılında çıkarılan yasayla hanedana mensup kadınlara, 1974 yılında ise erkeklere dönüş izni verildi.

                     Ancak Abdülmecid Efendi ile birlikte yurtdışına çıkan özel katibi Salih Keramet Nigar, bu kadar uzun süre beklemeden 1924 yılının 14 Ekiminde İstanbul’a döndü. Salih Keramet Nigar, Robert Kolejde öğretmen olarak çalıştığından, bu arada izinli sayılmış, yeni öğretim yılı başlayacağı için de tekrar göreve çağrılmıştı. Durumu Abdülmecid Efendi’ye anlatarak izin alan Salih Keramet Bey Cenevre Başkonsolosluğuna çağrılarak elindeki ‘sürgün ‘ pasaportu alındı ve yeni pasaport verildi.

                     Salih Keramet Nigar, Abdülmecid Efendi ölünceye kadar O’nun İstanbul’daki işleriye meşgul oldu. Ölümünden sonra da cenazesinin Türkiye’ye getirilmesi için çaba harcadı. Gerekli izin çıktığı zaman Abdülmecid Medine’de çoktan toprağa verilmişti…

Yanıt Yazabilirsiniz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Post

Tansu Çiller Hürriyet

Siyaset Ve Bürokrasi’de İlk KadınlarSiyaset Ve Bürokrasi’de İlk Kadınlar

İLK MUHTAR GÜL HANIM’DAN ÇİLLER’E POLİTİKA VE BÜROKRASİ’DE CUMHURİYET’İN ÖNCÜ KADINLARI                         CUMHURİYETİN 80. YILDÖNÜMÜ                         POLİTİKA VE BÜROKRASİ’DE KADINLAR                         Türk Kadını, Cumhuriyet ilan edildiği sırada siyasal ve medeni