ATATÜRK’ÜN SAVARONA GÜNLERİ
16 Nisan 2002
Ertan ÜNAL
Atatürk’e hastalığını tedavi sırasında deniz havasının iyi geleceği yolundaki tavsiyeler üzerine satın alınan Savarona yatı, 1 Haziran 1938 günü Dolmabahçe önlerine gelerek demir atmış, muhteşem görünüşüyle herkesin gözünü kamaştırmıştı. Yatı çok beğenen ve hemen o gün yerleşen Atatürk, acaba burada şifa bulabilecek miydi? İşte 1 Haziran’dan 25 Temmuz’un ilk saatlerine uzanan 54 günün öyküsü…
“Ne olurdu bu güzel gemi elimize birkaç sene önce gelmiş olsaydı…..”
Atatürk, 1 Haziran 1938 günü Savarona Yat’ında bu sözleri söylerken, istediği oyuncak geç te olsa kendisine alınmış bir çocuk gibi sevinçliydi ama sesinde mahzunluk da seziliyordu.
Atatürk’ün hastalığı 1938 yılında iyice ilerlemişti. Ömrünün büyük bölümü savaş alanlarında geçen, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra da ülkeyi devrimlerle çağdaş ülkeler düzeyine çıkarmak için çalışan o büyük insan, bünyesini kemiren sinsi hastalığın etkisiyle bir mum gibi eriyor, Türk doktorlarının ve dünyaca tanınmış uzmanların çabaları sonuç vermiyordu. Başlangıçta telaşa ve üzüntüye yol açmaması için halktan saklanan hastalığın tedavisiyle uğraşan doktorlar bir öneride bulundular: Atatürk’e deniz havası, hava değişimi iyi gelebilirdi. Belli bir süre deniz gezileri yapması olumsuz yönde giden sağlığını etkileyebilir, yeniden sağlığına kavuşabilirdi.
O sıralarda Atatürk’ün bindiği Ertuğrul yatı, Karadeniz’de sert bir havada batma tehlikesi geçirdiğinden sakıncalı görülmüştü. Yat bunun yanı sıra ihtiyacı karşılayamadığından ve iyice eskidiğinden Atatürk için yeni ve modern bir yat aranmaya başlandı.
Aynı günlerde Amerikalı petrol krallarından birinin kızı olan M. Cadwalder de hükümetle başı derde girdiği için özel olarak Almanya’da yaptırdığı Savarona’ya müşteri aramaktaydı. Bunun öğrenilmesi üzerine yatın satın alınması için işlemlere başlandı ve Savarona 1 Haziran 1938 günü İstanbul’a gelerek Dolmabahçe sarayı önlerinde demirledi.
ATATÜRK YATI ÇOK BEĞENDİ.
Türk bayrağı ile büsbütün güzelleşen Savarona , boğazın ortasında değerine paha biçilmeyen bir elmas gibi göz kamaştırıyordu. Hatta bazı meraklılar yatı daha yakından görebilmek için çevresinde sandal ve motorlarla dolaşmaya başlamışlardı bile…. Rıhtımda, sabırsızlıkla yatın gelmesini bekleyen Atatürk yanında genel sekreteri Hasan Rıza Soyak, yakın arkadaşı milletvekili Salih Bozok, Kılıç Ali ve yaveri Celal olduğu halde Acar motoruyla yata gitti. Burada lumbar ağzında kendisini gemi personeli ile birlikte süvari Sait Özege karşıladı. Süvari kamarasında içilen kahveden sonra Atatürk yatı gezdi.
Gerçek bir deniz tutkunu olan, Florya’yı keşfederek İstanbullulara kazandıran Atatürk, gemiyi gezerken meraklı bir öğrenci gibi durmadan süvari Sait Özege’ye sorular soruyor, herşeyi en ince ayrıntılarına kadar öğrenmek istiyordu. Atatürk özellikle o dönemde büyük bir yenilik olan ve fırtınalı havalarda geminin yalpalanmasını önleyen cihaz üzerinde durdu, hatta bir de deney yaptırdı. Daha sonra Cumhurbaşkanlığı personelinin hemen yata taşınmasını istedi. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Salih Bozok, Kılıç Ali, hastalığının tedavisini üstlenen doktorlardan bir bölümü, manevi kızı küçük Ülkü ve annesi yata gelerek kendilerine ayrılan kamaralara yerleştiler.
YATTA İLK GECE
O gece, yemek Savarona’nın büyük salonunda Fransa Kralı XV.Louis’e ait olduğu belirtilen masada yenildi. Atatürk, çevresindekilerin günlerden beri görmediği büyük bir neş’e ve canlılık içindeydi. Sanki o hasta adam gitmiş, yerine eski sağlıklı günlerin Atatürk’ü gelmişti. Çevresindekilere Türk denizciliği üzerine görüşlerini anlatıyor, deniz filosunun genişletilerek dünyanın dört bir tarafına sefer yapacak yeni gemilerin yapımının taşıdığı önemi vurguluyordu. Çevresindekiler o’nu ses çıkarmadan dinlerken, yüreklerinde yeni umutlar yeşermekteydi. Savarona’da geçirilecek günler Atatürk’ü sağlığına kavuşturacaktı. İşte daha ilk gece bunun belirtileri görülmemiş miydi? O’nun solgun yüzünde beliren neş’e , canlılığı herkesi derinden etkilemişti.
İLK GEZİ
2 Haziran günü, yatın orta salonunda Başbakan Celal Bayar, içişleri Bakanı Şükrü Kaya ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’ı kabul ederek kendileriyle İstanbul’un imar sorununu görüşen Atatürk yatla ilk gezisini 3 Haziran’da yaptı.
Saat 15.30 sıralarında Dolmabahçe’den demir alan Savarona, limandaki gemilerin saygı içeren düdükleri arasında Marmara’ya açıldı. Atatürk yanında küçük Ülkü olduğu halde üst köprüye çıkmış, çevreyi seyrediyordu. Üzerinde yatta geçireceği günler için özel olarak yaptırdığı ceket, beyaz pantolon, beyaz ipek gömlekten oluşan denizci kıyafeti vardı.
Yat, Florya açıklarına ulaştıktan sonra geri döndü.. Bu kez boğaz’ı baştan başa geçerek Anadolu fenerinden dışarı çıktı. Bunu Dolmabahçe önlerine dönüş izledi. 5,5 saat süren bu ilk geziden sonra Savarona 24 Haziran gününe kadar Dolmabahçe önlerinde demirli kalacaktı.
HASTALIK İLERLİYOR
Atatürk, rahatsızlığına rağmen devlet işlerini Savarona’dan izliyor, Hatay sorununun en bunalımlı günlerinde direktiflerini yattan veriyordu. Devlet işlerinden arta kalan zamanlarda ise yatak odasında yatağına uzanarak, özel salondaki şezlongda dinlenerek, kitap okuyarak, gramofonda sevdiği sanatçılarım eserlerini dinleyerek geçiriyor, rüzgarsız havalarda güverteye çıkıyordu.
Ancak günler peşpeşe birbirini izlerken Atatürk’ün sağlığında beklenen iyiye gidiş gerçekleşmedi. O ilk günlerdeki neş’esi kaybolmuş, yüzü gene solgunlaşmış, hastalığın doğal seyrinde görülen iştahsızlık başlamıştı. Bu gelişmeler doktorları endişelendirdiğin dünyaca tanınmış bir uzman olan Profesör Fisssenger’in yeniden çağrılmasına karar verildi.
Profesör Fissenger 8 Haziran günü İstanbul’a geldi ve Savarona yat’ında Atatürk’ü muayene etti. Türk doktorların da katıldığı teşhisi aynıydı : Siroz. Sonra tavsiyelerini peşpeşe sıraladı.: Hasta sessiz ve asuda bir hayat geçirecek, zihni ve bedeni her türlü yorgunluktan kaçınacaktı. 24 saatin önemli bir bölümünü, yatakta dinlenerek geçirecekti. Kamarasında dolaşabilirdi ama dışarı çıkması, merdiven inip çıkması yasaktı. Bu tavsiyelere bir de sıkı perhiz listesi eklenmişti. İçki ve sigara ise zaten yasaklanmış bulunuyordu.
Her türlü konforun sağlandığı bu görkemli yatta Atatürk’ün hareketlerinden , yiyeceği yemeğe kadar herşeye kısıtlama getirilmişti. Bir gün batımında güvertede boğazın eşsiz güzelliğini seyrederek bir kadeh içkiyi yudumlamak, ya da çok sevdiği omleti yemek, hepsi hepsi yasaktı. Atatürk, bu kısıtlamalar içinde, karnında biriken sıvının yarattığı ızdırabı çevresindekilerden gizlemeye çalışarak günlerini geçiriyor, ama devlet işleriyle ilgilenmekten biran bile geri kalmıyordu.
Atatürk yoğun mesai gerektiren devlet işleri ve uluslar arası meselelerin kendisine yüklediği görev duygusuyla, kesin dinlenme gerektiren sağlık durumu arasında bir tercih yapmış, görev duygusu ağır basmıştı. Sağlık kaygısı ikinci plandaydı.
BEKLENMEYEN KONUK
19 Haziran 1938 günü Atatürk’e bir yabancı konuk geldi. Romanya Kralı II: Carol, özel bir gezi için Nahlin yatıyla İstanbul Boğazı’ndan geçerken, Atatürk’ün kentte olduğunu öğrenince kendisiyle görüşmek istemişti. Bu istek, önceden haber verilmeden yapılacak bir ziyaret diplomatik teamüllere aykırı olduğu halde Atatürk onun bu isteğini kabul etti. Kralın ani gelişi, nedenini tahmin etmekle birlikte O’nu da meraklandırmıştı.
Kral Carol, sohbet sırasında sözü, Atatürk’ün düşündüğü gibi Südet Almanları meselesine getirdi. O sırada Almanya ile Çekoslovakya’nın arası, Çekoslovakya’nın Südet bölgesinde yaşayan Almanlar yüzünden açılmıştı. Kral, Çekoslovakya’nın tutumunun iki ülke arasında bir savaşa yolaçabileceğini belirtiyor, Çekoslovakya Cumhurbaşkanı Benneş’in güçlük çıkardığından yakınıyordu.
Atatürk bu sözleri dinlerken yüzü kızardı. Kendisini güçlükle tuttuğu belliydi. Daha sonra sohbette hazır bulunan Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ a dönerek şunları söyledi:
“Kral Hazretlerine söyleyiniz. Çekoslovakya bizim dostumuzdur, ama kendilerinin müttefikidir. Çekoslovakya dostlarından olduğu gibi müttefiklerinden de böyle durumlarda yardım bekler. Kral Hazretleri Benneş’in güçlük çıkardığından söz ediyorlar. Bir devlet başkanının ilk görevi yurdunu savunmaktır. Çekoslovakya’dan büyük bir toprak parçası koparılmak istenirken Cumhurbaşkanı Benneş ne yapsın? Kolaylık mı göstersin? Siz bunu yapabilir misiniz ?”
Bu sözleri dinledikçe Kral Carol renkten renge giriyordu. Ne yapacağını, ne diyeceğini bilemez haldeydi. Atatürk, daha sonra sözü Balkan Paktı meselesine getirip değiştirdi. Görüşme 1,5 saate yakın sürmüştü.
BAKANLAR KURULU YATTA TOPLANIYOR.
20 Haziran 1938 günü Savarona, tarihi bir toplantıya tanık oluyordu. Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak ve tüm Bakanlar Kurulu üyeleri yatta Atatürk’ün başkanlığında bir araya gelmişlerdi. Bakanlar Kurulunun gündemindeki madde ise Hatay sorunuydu. Fransa, Türkiye ile sürdürülen görüşmelerde anlaşmazlık çıkarıyor, bir türlü imzaya yanaşmıyordu. 4,5 saat süren toplantıda Fransa’nın uzlaşmaz tutumunu sürdürmesi halinde izlenecek yöntem görüşüldü. Askeri müdahale de gündeme geldi. Atatürk Hatay konusunda çok kararlıydı. Ne olursa olsun bu sorun çözümlenecekti. …..
SAVARONA ERDEK’TE
Atatürk, Savarona ile ikinci gezisini 24 Haziran 1938 günü Erdek’te noktalanan yolculukla yaptı. Burada bulunan Donanma tarafından selamlandı. Yata davet ettiği Donanma Komutanı Şükrü Okan’la bir süre görüştü. O gece bir bayram sevinci yaşayan Erdekliler , Ata’nın karaya çıkmasını umutla beklediler. Atatürk ise karaya çıkmadı. Bunun nedeni belliydi. Ulusuna hasta haliyle görünmek istememişti. Dönüşte yat, Atatürk’ün isteği üzerine Büyükdere önlerinde demirledi 27 Haziran gününe kadar burada kaldı.
Bu gezi Atatürk’ü yormuş, gene ateşlenmişti. Kamarası da çok sıcak oluyordu.
“ Boğuluyorum, biraz hava “ diyerek kendisini dışarıya, güverteye atmak istiyor, çevresinde pervane gibi dönen doktorların çabaları O’nu yatıştıramıyordu. Birkaç gün sonra ateşi düşürüldü ama asıl hastalığı iyice ilerlemişti.
HATAY SORUNU ÇÖZÜMLENİYOR
5 Temmuz 1938 günü, Atatürk hasta olmasına rağmen hayatının en sevinçli anlarından birini yaşadı.Uğruna gerekirse savaşı bile göze aldığı Hatay sorunu çözümlenmiş, Türkiye ile Fransa arasında imzalanan askeri antlaşma ile Türk askeri Hatay’a girmişti. Bundan sonrası ise kolaydı. Atatürk’e Türkiye’nin dört bir yanından tebrik telgrafı yağıyor, herkes O’nu kutlamak için birbiriyle yarışıyordu.
Atatürk, bu kutlamalara 6 Temmuz günü yattan Anadolu Ajansı aracılığıyla cevap verdi. Cumhurbaşkanı mesajında “ Hatay milli meselemizin dostça tedbirlerle olumlu sonuca ulaştırılmasından duyulan sevinç yerindedir “ diyor, teşekkür ediyordu. Atatürk, Hatay Türklerinin saygı ve teşekkür telgraflarına ise şu cevabı vermişti: “ Sizin için artan saadet ve refah dilerim.”
Yat, 9 Temmuz günü Bakanlar Kurulu’nun bir toplantısına daha tanık oldu. 3 saat süren bu toplantı, Ata’nın başkanlık yaptığı son toplantıydı ama bunu o anda kimse bilmiyordu.
ATATÜRK ZATÜRRE OLUYOR
Atatürk yatta, hastalığının getirdiği krizlerle boğuşurken, O’nu İstanbul’a her gelişinde aralarında güleryüzüyle görmeye alışmış olan halk arasında fısıltı gazetesi almış yürümüştü. Atatürk , yattan dışarı çıkmadığına göre çok hastaydı! Kimilerine göre de felç geçirmişti, yerinden kıpırdayamıyordu. Ölümü an meselesiydi. O’nu gerçekten seven , O’na gönül veren İstanbullular, kötü niyetli kişilerin çıkardığı bu dedikoduları duydukça kahroluyorlardı.
Atatürk yata gidip gelen ziyaretçilerden birinden bu dedikoduları öğrenmişti. Buna verilecek en iyi cevabın ne olduğunu biliyordu. Bu nedenle 10 Temmuz Pazar günü, doktorlarının itirazlarını dinlemeden Acar motoruyla Savarona’dan ayrılarak Florya’ya gitti. Burada Cumhurbaşkanlığı deniz köşkü’nde bir süre dinlendikten sonra boğaza uzanan bir gezi yaptı.
O’nu yeniden aralarında gören İstanbullular sevinç içindeydiler. Nasıl sevinmesinler ki? Günlerden beri ağır hasta olduğu, hatta öldüğü yolunda söylentiler çıkarılan Atatürk aralarındaydı işte… O’nu uzaktan bile görmek tüm kaygılarını alıp götürmüştü. Demek ki tüm söylenenler yalandı !!
Oysa Atatürk, bu hareketleriyle yeni bir hastalığa zemin hazırlamıştı….. Hava çok sıcak olduğu için yol boyunca üç dondurma yemiş, üstüne soğuk suları içmiş, yata döndüğü akşam saatlerinde ateşi birden yükselmişti. Atatürk yatağında 40 dereceyi bulan ateşle kıvranırken, doktorlar teşhisi koymuştu: zatürre başlangıcı.
FİSSENGER YİNE GELİYOR
Yatta adeta bir matem havası esiyor, doktorları tüm tıbbi olanakları kullanarak O’nu iyileştirmeye çalışıyorlardı. Bu arada Paris’te bulunan Profesör Fissenger alelacele yeniden İstanbul’a çağrılmıştı. 16 Temmuz günü Savarona’ya gelen Fissenger Ata’yı iyice kötüleşmiş buldu. Eski tavsiyelerini tekrarladı, yeni kısıtlamalar getirdi., bu arada kamarayı çok sıcak bulduğundan hastanın serinleyebilmesi için odanın dört köşesine buz kalıpları konulmasını istedi. Fissenger,o büyük insanın kaçınılmaz sona doğru gittiğini görüyordu. Ama her doktor gibi iyimser konuşmaya çalıştı. Ama, yattan ayrılırken ısrarla kendisinden bilgi almaya çalışan bir devlet adamına “ Cumhuriyetinizin geleceği için gerekli tedbirleri şimdiden alınız “ diyecekti.
YATTA SON GEZİ
18 Temmuz günü Atatürk’ün ateşi düşürülerek hastalık kontrol altına alındı. Atatürk kendisine gelince ilk işi kamarasına konulan buz kalıplarını kaldırtmak oldu. Ama daha tam iyileşememişti. Sürekli sıcaktan, havasızlıktan yakınıyordu. Bu yüzden 23 Temmuz günü yatla bir gezi yapma isteğini doktorlar reddedemedi.
Savarona, o gün saat 11.30’da Dolmabahçe’den hareket etti. Başbakan Celal Bayar2ı Moda’dan aldıktan sonra rotasını Florya’ya çevirdi. Atatürk akşama kadar Florya’da kaldı. Aha sonra yat adalar arasında dolaşmaya başladı. Akşam saatleriyle birlikte Atatürk’ün ateşi yine yükselmişti. Bu yüzden yat “serin bir rüzgar sağlamak amacıyla” önce yol kesiyor, daha sonra hızını arttırıyordu. Yat dönüşte daha serin olduğu gerekçesiyle Büyükdere önlerinde demirlediği an, saatler sabaha karşı 3,30’u göstermekteydi.
Yat, 24 Temmuz günü yine Atatürk’ün isteğiyle Marmara Ererğlisine kadar uzanan bir gezi yaptı. Bu, Atatürk’ün yatla son gezisi oldu.
Atatürk’ü tedavi eden doktorları, tedaviye Dolmabahçe sarayı’nda devam edilmesi görüşünde birleşmişlerdi. Ne Savarona, ne bu yatla yapılan deniz gezileri Atatürk’ün sağlığında beklenen olumlu gelişmeyi sağlayamamış, tam aksine durumu büsbütün kötülemişti. Ama Atatürk bu teklifi reddetti. Hele sedye ile saraya götürülmesi önerisi O’nu büsbütün kızdırdı. Sağlığından çok halkını düşünen Ata, “ Biraz iyileşeyim de öyle…. Ben ulusumun gözleri önünde karaya yürüyerek çıkmak isterim. Onların beni böyle görüp üzülmelerini istemem” diyordu.
O sırada Atatürk’ün isteği üzerine uçakla çıktığı Balkan ülkeleri turunu başarıyla tamamlayıp başarıyla İstanbul’a dönen Sabiha Gökçen, doktorlardan onunla görüşmek, ikna etmek için izin istedi. Atatürk, manevi kızı Sabiha Gökçen’le konuştuktan sonra saraya nakline ‘evet’ dedi. Ama şartları vardı: Sedye ile götürülmeyecekti ve b nakil olayını görevliler dışında kimse görmeyecekti…..
ATATÜRK DOLMABAHÇE’DE
25 Temmuz gecesi saat 01.00 sıralarıydı…..İstanbullular, oldukça sıcak geçen bir günün yorgunluğu içinde çoktan istirahate çekilmişti. Kent derin bir sessizlik içinde, yeni bir güne hazırlanırken Savarona yatında büyük bir telaş yaşanıyordu. Yatın gerekenler dışında tüm ışıkları söndürülmüş, adeta bir hayalet gemi halini almıştı.
Yata yanaşan Acar motoruyla alınan geniş hasır koltuk Savarona’ya çıkarılarak Atatürk’ün kaldığı kamaraya götürüldü. Atatürk’ün oturduğu koltuğu Kılıç Ali, Muhafız komutanı İsmail Hakkı Tekçe ve Faik isimli polis taşıyor, Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp de yanından ayrılmayarak sürekli nabzını kontrol ediyordu.
1 Haziran günü yata neş’e içinde gülerek gelen Atatürk, 54 gün sonra bitkin bir halde, bir koltukta yattan ayrılıyordu. O’nu taşıyanlar bir yandan gözyaşlarını tutmaya çalışıyor, bir taraftan da sarsmamaya özen gösteriyorlardı.
Atatürk, yatın iskelesinden Acar motoruna koltukla indirildi. Saraya girerken, kimse tarafından görülmeyi arzu etmediğinden Cumhurbaşkanlığı genel sekreteri Hasan Rıza Soyak, önceden rıhtıma çıkmış, oradaki lambaları söndürtmüş, dışardaki nöbetçi ve hizmetçileri bir bahaneyle oradan uzaklaştırmıştı. Kısa bir süre sonra Acar motoru rıhtıma yanaştı, Atatürk yine koltukta büyük bir sessizlik içinde sarayın alt katındaki asansöre kadar taşındı. Burada üst kata çıkarılan Atatürk yakındaki dairesine yürüyerek gitti.
Atatürk’ün Savarona günleri sona ermişti. Savarona O’nun için bir sefa değil, cefa teknesi olmuştu.
Savarona yetim kalmış bir çocuk gibiydi. …O’nu yeniden bağrına basacağı, O’nu gezdireceği günleri umutla bekledi…. Her geçen gün bu umudu azalırken, Bordasını okşayan deniz, yalnızlığını paylaşmak için direklerine konan martılar bile onu teselli edemedi….. O’da türk ulusu gibi Ata’sına doyamamıştı.
HİTLER DE ALMAK İSTEMİŞTİ ADI “GÜNEŞ-DİL” OLACAKTI
Adını Atlantik’te yaşayan bir kuştan alan Savarona, Amerikalı petrol krallarından birinin kızı olan. M. Cadwalader tarafından Hamburg da Blohm Und Voss tezgahlarında yaptırılmış, 28 Şubat 1931 günü denize indirilmişti. Cadwalader yatın hiçbir eksiği olmaması için paradan kaçınmamış, Örneğin Portekiz’de sadece şöminesi için bir şato satın alarak söktürdüğü şömineyi Savarona’ya yerleştirmişti. Bunun yanısıra yatın iç döşemesine de büyük önem vermiş, her eşyası aynı renkte döşenmiş mavi, pembe, siyah, yeşil, ve sarı kamaralar yaptırmıştı. Yatın mutfak ve yemek takımları da büyük değer taşıyordu. Yatta ayrıca zengin bir kitaplık, müzik seti ve klasik müzik plak koleksiyonu da yer almaktaydı. Doğal olarak tüm bu giderler yatın maliyetini o dönem için astronomik sayılabilecek rakamlara ulaştırmış, yat 10 milyon 400 bin dolara mal olmuştu.
Ancak bayan Cadwalader, içi safralı olduğu için 90 derece yatmadıkça batmayan bu yatın sefasını fazla süremedi. Amerikan hükümetinin bir süre sonra aldığı karar yatın satışa çıkarılmasına yolaçtı. Hükümet, yatın kendi karasularına girebilmesi ve tescil edilebilmesi için büyük bir vergi talebinde bulundu. Konulan vergi, neredeyse yatın maliyetine yaklaşmaktaydı. Bunun üzerine bayan Cadwalader, içi kan ağlayarak da olsa yatı satışa çıkarmaktan başka çare bulamadı ve son demirlediği İngiltere’nin Southampton limanında müşteri aramaya başladı.
Bu gelişmeler yaşanırken, doktorların tavsiyesi üzerine Atatürk’e yat aranıyordu. Türkiye’nin İngiltere Büyükelçisi Fethi Okyar devreye girerek Savarona’nın alınması için temaslara başladı. Bazı kaynaklara göre Hitler de bu yatı beğenmiş, hatta alımı için Von Papen’i görevlendirmişti. Ancak onun Atatürk için alınmak istendiğini öğrenince “ Bu yat Atatürk’e cidden layıktır “ diyerek vazgeçmek zorunda kalmıştı. Geminin sahibesi, hayranı olduğu Atatürk’ün rahatsızlığını duyunca çok üzüldü ve gerçek değerinin çok altında bir fiyatla 1 milyon 250 bin Dolara yatı Türk hükümetine sattı.
1938 yılının Mart ayı içinde bu işlemlerden sonra Savarona Türkiye Cumhuriyeti adına satın alınıyor, 24 Mart 1938 günü de Southampton limanında düzenlenen törenle Türk bayrağı çekiliyordu. Yatı almak için kaptan Sait Özege başkanlığında gönderilen ekip Londra’ya ulaştıktan sonra Hamburg’a götürülen gemide, özellikle Atatürk’ün kalacağı kamarada bazı değişiklikler yapıldı ve Savarona İstanbul’a doğru yola çıktı.
Atatürk için yat aranırken, adının Atatürk tarafından 1935-1937 yılları arasında savunulan “Güneş- Dil” teorisine ithafen Güneş-Dil olması öngörülmüştü. Ancak Atatürk isim değişikliğine gerek görmedi. Kimi yazarlara göre bunda eski sahibesinin yatın adının değiştirilmemesi konusundaki ricası etkili olmuştu.
ATATÜRK’TEN SONRA SAVARONA
Atatürk’ün çok beğendiği halde, hastalığının ilerlemesi nedeniyle fazla yararlanamadığı Savarona O’nun ölümünden sonra bir süre Cumhurbaşkanlığı yatı görevini sürdürdü. Bu arada ilk dış seferini Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu’nun 25 Şubat 1939 günü resmi bir ziyaret için Yunanistan’a götürerek yaptı. Daha sonra Cumhurbaşkanı İnönü tarafından bir süre askeri amaçlı geziler için kullanıldı. İnönü yatla Tekirdağ, Marmara Ereğlisi, Gelibolu ve Karadeniz’den İnebolu’ya uzanan yolculuklar yaptı. Bu arada 4 Ocak 1947’de Ürdün Emiri (Daha sonra Kral) Abdullah’ı Türkiye’ye yapacağı resmi ziyaret için Hayfa’dan İskenderun’a getirdi. Konuğun dönüşünde de İskenderun-Hayfa seferini yaptı.
İnönü, Cumhurbaşkanı olarak Savarona ile son gezisini 14 Eylül 1947 de yaptı. Karayoluyla Ankara’dan Trabzon’a geldi ve burada kendisini bekleyen yata binerek Rize ve Giresun’a gitti. Bu yolculuk dönüşü Savarona Kanlıca koyuna demir atarak burada beklemeye başladı. Bu bekleyiş, kaderi belli olmaya kadar sürecekti.
GİDERLER GÖZE BATIYOR
Zaman su gibi akıp giderken Savarona’nın varlığı ‘göze batmaya’ başlamıştı. 1948 yılından başlayarak gemi üzerinde çeşitli yorumlar yapılmaya başlandı. Savarona ne olacaktı? Kimi yazarlar geminin giderlerinin yılda 1,5 milyon lirayı bulduğunu, bunun ise bütçeye gereksiz yük olduğunu belirterek biran önce satılıp elden çıkarılmasını istiyordu. Onlara göre bu satıştan sağlanacak parayla ülkenin bir sorunu çözümlenebilirdi. Bazıları ise yatın yeniden düzenlenerek denizyolları filosuna lüks bir gemi olarak katılması görüşündeydiler. Meclis gündemine kadar akseden bu tartışmalardan bir sonuç alınamadı ve yat 1951 yılına kadar “umutsuz” bekleyişini sürdürdü. Bu süre içinde personeli asgariye indirilmiş, giderleri azaltılmıştı.
Savarona, Atatürk’ü 54 gün konuk etmişti ama her köşesi O’na ait anılarla doluydu. Güvertesinde manevi kızı küçük Ülkü ile elele dolaşmış, bir başka köşesinden halkı selamlamış, büyük salonunda bakanlarla Hatay sorununu tartışmış, yalnız kaldığı kamarası O’nun ıztırablarına tanık olmuş, serinlik aradığı uykusuz gecelerinde küpeşte demirlerine yaslanarak sabahı karşılamıştı. Atatürk’ten kalan değerli bir mücevher, bir yadigardı. Bu nedenle istenirse korunup “yüzer müze” yapılabilir, böylece Atatürk’ü Samsun’a götüren Bandırma Gemisi’nin, yurt içi gezilerinde bindiği Beyaz Tren’in bir vagon dışında akibetine uğramaktan kurtulabilirdi.
SAVARONA DENİZCİLERE KUCAK AÇIYOR
Takvimler 1951 yılının Temmuz ayını gösterirken Savarona’nın umutsuz bekleyişi sona eriyor, bacaları yeniden tütmeye başlıyordu. Yat, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın emriyle Deniz Kuvvetleri Komutanlığına devredilmişti ve bu kez hizmetini “Eğitim gemisi” olarak sürdürecekti. Savarona’nın en faal dönemi işte bu yıllarda oldu. Binlerce Deniz subayının yetişmesinde hizmet verirken, özlediği açık denizlere çıkıp bir çok yabancı ülkeye gitti.
Savarona’nın yaşamında bir dönüm noktası da 3 Ekim 1979 günü geçirdiği yangın felaketi oldu. Heybeliada önlerinde demirliyken belirlenemeyen bir nedenle çıkan yangın sonucu geminin önemli bir bölümü harap oldu ve kadro dışı bırakıldı. Savarona’nın yaşamında bir sayfa daha kapanmıştı.
Yangından sonra baştan başa yenilenen ve bir firmaya kiralanan Savarona halen Atatürk’le geçirdiği günlerin özlemi içinde turizm amaçlı olarak hizmet vermektedir.
CUMHURBAŞKANLIĞI GENEL SEKRETERİ HASAN RIZA SOYAK ANLATIYOR “ GÜL SİRKESİYLE ATATÜRK’ÜN ATEŞİNİ DÜŞÜRMEYE ÇALIŞIYORDUK “
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olarak yatta bulunan Hasan Rıza Soyak Atatürk’ün Florya’ya yapılan gezi sonrası nasıl ateşlendiğini, “ Atatürk’ten Hatıralar “ adlı eserinde şöyle anlatır :
“ Bundan sonra hastalık galopan ( hızlı gelişme) bir hal almıştı. Karnında ki sıvı gittikçe artıyor, iştihası günden güne azalıyordu. Prof. Dr. Nihat Reşat Belger’in düzenlediği yemekleri pek az ve adeta zorla yiyebiliyordu.
Bir gece ateşin şiddetinden bunalıp güverteye çıktığını ve bir şezlong’a uzandığını haber verdiler, derhal yanına gittim. Arkamdan Kılıç Ali ve Sabiha Gökçen de geldiler. Sıcak ve ateşten çok mustarip olduğu, biraz havaya bilhassa serin havaya muhtaç olduğunu belli idi, bu itibarla kendisine hak vermemek kabil değildi.
Ne çare ki, orada uzun müddet kalması da katiyen doğru olmazdı. Güverte ceryanlı, hava rutubetliydi. Üşütüp bu yüzden mevcut rahatsızlığa bir de “soğuk alma” gibi herhalde çok tehlikeli olacak bir unsurun daha katılması ihtimali vardı.
Kalbim sızlayarak içeri girmesi için, ricaya başladım, yanımdakilerde bana yardım ediyorlardı. İlk anlarda ricalarımı şiddetle reddediyor, ne olursa olsun, güvertede kalmak istiyordu. Bende derece derece yalvarmalarımı arttırıyor, mümkün olduğu kadar kırılmamasına dikkat ederek, hareketinin doğru olmadığını ve muhtemel tehlikeyi anlatmaya çalışıyordum.
Bana çok üzüntü veren münakaşamız böyle devam ederken, bir aralık herhalde geçen beş, on dakika zarfında ıztırabı da azalmış olacak ki yerinden kalktı, yavaş yavaş içeriye girdi.
O gece Ali Kılıç’ın evinden getirttiği gül sirkesine batırdığımız bezlerle alnını, kol ve bacak mafsallarını ıslatarak saatlerce ateşi düşürmeye çalışmıştık. Bu yürekler acısı hazin manzara hala gözümün önündedir…..”
ATATÜRK’ÜN İSTANBUL’DA BİNDİĞİ GEMİLER
Deniz aşığı olan ve Türk Denizciliğinin gelişmesine büyük önem veren Atatürk İstanbul’da kaldığı günlerde Boğazda ve Marmara sularında yaptığı gezilerde önce Ertuğrul ve Söğütlü yatlarına binmiş, yurt gezilerinde ise denizyollarına ait çeşitli gemilere konuk olmuştu.
Bunlardan Ertuğrul yatı, sultan II. Abdülhamit için 1903 yılında İskoçya’da yaptırılmıştı. 900 tonluk bu geminin uzunluğu 79,2, genişliği 8,3 metreydi. İki bacalı ve saatte 21 mil yapabilen Ertuğrul yatı Cumhuriyet’in ilanından sonra 1924 yılından itibaren Cumhurbaşkanlığı yatı olarak kullanılmaya başlanmış, bu görevi 1937 yılında Savarona satın alınıncaya kadar sürmüştü. Yat kadro dışı bırakıldıktan sonra satılarak söküldü.
Söğütlü yatı ise Ertuğrul’a göre daha küçük olup o da iskoçya’da 1908 yılında yaptırılmıştı. 120 gros tonluk bu gemi 14 mil hız yapmaktaydı. Atatürk’ün çok fazla binmediği bu yat, 1933 yılında kadrodan çıkarıldı, 1938 yılında ise okul gemisi olarak kullanılmak üzere Deniz Ticaret Mektebine verildi. 1944 yılında da kadro dışı bırakıldı.
Atatürk, kısa mesafeli deniz gezilerinde ise küçük ama hızlı bazı motorlardan yararlanmıştı. Acar, Sakarya, Ankara, ve İstanbul adlarını taşıyan bu motorlar çeşitli dönemlerde kullanılmış olup, içlerinde en fazla bilineni Acar’dır. Almanya’da yapılan bu motorun, Almanlar tarafından Atatürk’e armağan edildiği söylenir. Atatürk hastalığı sırasında son gezilerinden birini bu motorla Florya ve Boğaziçi’nde yapmıştı. Atatürk’ün nice anlarının bulunduğu Acar motoru, kuzey Deniz Saha Komutanlığı tarafından onartılarak yenilenmiştir.
Atatürk, uzun mesafeli yurt gezilerinde ise Deniz yollarına ait çeşitli gemilere binmişti. 1924 yılındaki Karadeniz gezisine Hamidiye savaş gemisiyle çıkan Atatürk daha sonra Türkiye’nin ilk transatlantiği olan Gülcemal, Reşitpaşa, İzmir ve Karadeniz yolu gemileriyle yolculuklar yapmıştı.
Doktor Asım Arar anlatıyor
“SAVARONA YATAKTA KALMAYA MAHKUM BİR HASTA İÇİN UYGUN DEĞİLDİ….”
Ankara 12 Temmuz 1938 günü, İstanbul’dan gelen bir haberle karışmıştı….
Atatürk, yüksek ateşle yatağa düşmüş, sağlık durumu tehlikeli bir gidiş almıştı. Görevleri nedeniyle Ankara’dan ayrılamayan Bakanlar Kurulu üyeleri yaptıkları toplantıda Sağlık Bakanı Dr. Hulusi Alataş ile müsteşarı Dr. Asım Arar’ın İstanbul’a giderek Ata’nın sağlık durumu hakkında bilgi almasını ve gereken herşeyi yapmalarını kararlaştırdı. Bu karar üzerine Bakan ve müsteşarı, her an kötü bir haber almanın tedirginliği içinde tren’le İstanbul’a gittiler.
Bundan sonrasını Dr. Asım Arar, “son günlerinde Atatürk” adlı eserinde şöyle anlatır:
“ Biz yata ulaştığımız zaman arıza yüzünden cereyan kesilmiş olduğundan bütün gemi karanlık içindeydi. Mum ışıklarıyla zayıf bir surette aydınlatılan gemide hastanın son günlerdeki endişeli durumunun etrafındakilerin çehresine verdiği hüzün ve derin keder büsbütün göze batan bir hal alıyordu. Gemideki bu hal bende çok büyük bir karamsarlık uyandırdı. Neş’et Ömer Hoca ile görüştüğümüz zaman Atatürk’ün (39,2) dereceye varan ateşle hastalanmış olduğunu öğrendik. Hocam bunu ve mevcut diğer umumi belirtileri bir akciğer rahatsızlığına atfediyordu. Sebep olarak da hastanın hiçbir tavsiyeye uymadığını ileri sürmekteydi.
Rivayete göre Atatürk o günlerde pek çok buzlu su içmiş ve alışılmışın dışında fazla miktarda dondurma yemiş. Atatürk fazla miktarda dondurma yemiş ve soğuk su içmiş olabilirdi. Fakat o sırada tekrar davet edilmiş olan Prof. Fissenger’in doğruladığı gibi bu ateşi herhangi bir soğuk algınlığı ile izaha imkan göremedik.
Şurasını açıkça söylemeliyim ki Savarona yatı, yatakta kalmaya mahkum bir hasta için asla uygun bir yer değildi. Gerçi Cumhurbaşkanının kamarası geminin hemen bütün genişliğinde uzanan çok güzel bir salondu. Ama şimalden ( kuzeyden ) gelen meltem rüzgarları boğaz akıntılarının tesiriyle başı şimale doğru duran geminin etrafını yalayarak geçiyor ve geminin içinde serin hava bulmaya imkan olmuyordu. İstanbul’da kaldığım bu birkaç günün hemen tümünü yatta geçirdim.Yaptığım tetkikler neticesinde geminin içinde ve kamaralarda sıcaklığın 30 dereceye kadar yükseldiğini görerek hayret içinde kaldım.
Deniz ortasında ve Boğazın serin rüzgarları arasında bulunan bu nefis gemideki durum cidden çekilmez bir şeydi. Böyle sıcak ve hava almaz bir odada yatan hastanın hemen buradan uzaklaştırılması bence zaruret idi. Etrafındakilerle bu konu üzerinde görüşerek bunun için imkan hazırlanmasında ve Atatürk’ün böyle bir nakle ikna edilmesi için çalışılmasında ittifak ettik…….”