TÜM ULUSUN GÖZÜ KULAĞI ÇANAKKALE’YE ÇEVRİLMİŞTİ
3 Nisan 2003
Ertan ÜNAL
“ ARAMIZDAN ÇEKİL DENİZ “
Çanakkale Boğazı’nın 84 metre derinliğinde çelikten bir tabuta dönüşen Dumlupınar Denizaltısının kıç bölmesinde sağ kalmayı başaran 22 denizci yukardan uzanacak yardım elini beklerken , yukardakiler de aynı acı ve sıkıntıları yüreklerinde hissediyorlardı. Ne var ki, deniz saatteki hızı 5 mili bulan akıntı onlara ulaşmayı engelliyordu. Dalgıçların ‘Ölümüne’ yaptıkları dalışlar sonuçsuz kalırken , şamandıra telefonundan gelen ses bir veda mesajı oldu: “ Vatan Sağolsun !”
l
TÜRKİYE, 1953 yılının 18 Mart günü Gönen’de meydana gelen ve 246 kişinin öldüğü depremin yaralarını sarmaya çalışırken, bu kez 4 Nisan günü bir başka facia ile sarsıldı.
Akdeniz’de NATO ülkeleri arasında düzenlenen “ Mavi Deniz “ Tatbikatından dönen Dumlupınar Denizaltısı Boğazın Nara Burnu kesiminde su üstünde seyrederken, İsveç bandralı Naboland şilebiyle çarpışmış, daha doğru bir ifadeyle 3990 gros tonluk şilep denizaltıyı adeta çiğnemişti. Denizaltı sancak baş omuzluğundan aldığı yara yüzünden gözaçıp kapayıncaya kadar geçen süre içinde burun istikametinde dikilerek batarken, ön kısmından yara alan Naboland’ın telsizleri tüm dünya’ya şu mesajı yayıyordu:
“ Çanakkale’den 3 mil mesafedeki mevkide meçhul bir denizaltı ile çarpıştık. Acele yardıma ihtiyacımız var.”
Açılan yaradan boğazın akıntılı suları bendini yıkmış bir sel gibi içeri dolarken, artık çelikten bir tabut haline dönüşen Dumlupınar’da Boğazın derinliklerine ağır ağır iniyor, gittikçe dibe yaklaşıyordu. Ölüm personelin bir kısmını uykuda yakalamış, diğerleri ise bir anda gemiye dolan suyun tazyiki önünde fazla dayanamamışlardı. Ancak yıldırım hızıyla hareket eden 3 erin hemen kıç bölmeye geçerek kapakları kapatması sonucu burada bulunan 22 kişi sağ kalabilmişti. Çarpışma sırasında köprü üstünde bulunan ve aralarında gemi komutanı kıdemli yüzbaşı Sabri Çelebioğlu’nun da bulunduğu 5 kişi ise mucize şeklinde sağ olarak kurtarılmıştı.
Ve şimdi 2’ si astsubay 20’si er 22 denizci 84 metre derinlikte hayatla ölüm arasındaki incecik çizgide sessiz bir bekleyiş içindeydiler… İçerde 72 saatlik hava olduğu söyleniyordu ama gittikçe tükenen soluklarında adım adım yaklaşan ölümü hissederken , yukardakilerin kendileri için sürdürdükleri olağanüstü çabanın bir sonuç vermesi için dua ediyorlardı. Ama ne zamana kadar , İşte bunu bilmiyorlardı. Denizaltı batar batmaz kıç güvertede bulunan şamandırası otomatik olarak su yüzeyine çıkmış, böylece yukardakilerle bağlantı kurulmuştu.
Astsubay Selami Özben’in, 84 metre derinlikten, su üstündeki Üsteğmen Suat Tezcan’la yaptığı görüşme sırasında sesinde en ufak bir endişe sezilmiyordu. Olayı kısaca anlattıktan sonra Tezcan’a “ Sizleri bekliyoruz “ diyerek telefonu kapattı. Telefonla yukarı seslenirken, tabiatın kendilerine amansız bir düşman gibi davrandığından, her türlü şefkatini kendilerinden esirgeyip , onları deniz dibinde ebediyen kalmaya mahkum ettiğinden haberi yoktu. Bekardı Selami. Belki de annesini düşünüyordu. Sefer dönüşü önüne çakı gibi dikilip selam verdiği babası Mustafa şimdi onun yolunu gözlüyor olmalıydı.
TÜRKİYE’NİN GÖZÜ ÇANAKKALE’DE
Olay duyulur duyulmaz Tüm Türkiye’nin kalbi, gözü, kulağı 48 saat süreyle Çanakkale’ye kilitlendi. Denizaltıda yakınları bulunanlar bulabildikleri ilk araçla Çanakkale’ye hareket ederken, halk işyerlerinde, evlerinde , kahvelerde lambalı radyoların başında Milli Müdafaa Vekaletini (Milli Savunma Bakanlığı ) yayınladığı tebliğlerden (bildirilerden ) bilgi edinmeye çalışıyor, gazeteler kapışılıyordu. İlk bildirinin iyimserlik kokan havasında 22 denizciyi 24 saat hayatta tutabilecek oksijen bulunduğu belirtiliyor, kurtarma çalışmalarının tüm hızıyla sürdüğü açıklanıyordu…
Dakikalar her zamankinin aksine yıldırım hızıyla ilerliyor, denizaltı da o daracık yerde 22 genç ve hayat dolu insanın, mevcut oksijeni tüketmemek amacıyla birbiriyle konuşmaktan bile kaçındığını düşünenler adeta nefes darlığı çekiyordu.
Su üstünde ise hummalı bir faaliyet sürdürülmekteydi. Denizaltı Kurtarma gemisi, İmroz tahlisiye gemisi, Kurgutalp ve Kaldıray Yardım gemileri, I. İnönü Denizaltısı olay yerine gelmiş, Deniz Kuvvetleri Komutanı Koramiral Sadık Altıncan, Donanma Komutanı Tümamiral Kemalettin Bozkurt, Denizaltı filo komutanı Tümamiral Fahri Korutürk denetiminde çalışmalarını sürdürüyorlardı. Bunun yanısıra İstanbul’da bulunan Amerikan 6. Filosu komutanıAmiral Cassady bir muhriple kurtarma ekibini Çanakkale’ye göndermişti.
Bu gemiler içinde Kurtaran’ın ilginç bir öyküsü vardı. Amerikan Donanmasında “ Mavi Kuş “ adıyla görev yaptığı sırada batan bir denizaltıdaki denizcileri kurtarma çanıyla kurtarmış, gemi Türkiye’ye verilip “ Kurtaran “ adını aldıktan sonra da Türkiye’de ilk denizaltı kurtarma çalışmasını 9 Ağustos 1951 günü gerçekleştirilmişti. Tuzla açıklarında yapılan deneyde Dumlupınar’ın eşi olan Çanakkale Denizaltısının temsili olarak zamanında su yüzüne çıkmayışı battığı şeklinde yorumlanarak çalışmalara başlanmış, kurtarma çanı kısa sürede denizaltı kaportasına monte edilerek içerdekilerin bir bölümü su yüzüne çıkarılmıştı.
Ama Çanakkale Boğazı, Tuzla gibi değildi. Saatteki hızı zaman zaman 5 mili bulan şiddetli akıntı, geminin 84 metre derinlikte 15 derece sancağa meyilli oluşu, donanmanın en usta dalgıçlarının işini çok güçleştiriyor, hava hortumunu ve kurtarma çanını aşağıya indirilmesini imkansız hale getiriyordu. Yapılan dalış sırasında yalnızca tek bir dalgıç Nurettin Ersoy, 84 metre derinliğe inmeyi başarabilmiş, ancak o anda bayıldığından hemen yukarı alınmıştı. Nurettin Ersoy, 15 saat süren çalışma sonucu hayata dönecekti.
Olay yerinde 5 kez hava, 4 kez helyum oksijen ve iki kez de derin su dalgıç cihazıyla olmak üzere 11 dalış yapılmasına rağmen bir sonuç alınamamış, üstelik Dumlupınar’la telefon bağlantısı da kesilmişti…
Saatler hızla geçiyor, Bakanlığın peşpeşe yayınladığı bildirilerdeki iyimser hava gelişmelere bağlı olarak yerini karamsar ifadelere bırakırken radyo başlarında bekleşenler de adeta ölüp ölüp diriliyorlardı. Onlar, salt kendi ailelerinin değil tüm bir ulusun çocuklarıydılar. Kendilerini vatana adamış, denizin mavi büyüsüne kapılarak denizci olmuş genç insanlardı ve her birinin de ayrı bir öyküsü vardı.
SAHİBİNİ BEKLEYEN FOTOĞRAF
DUMLUPINAR’ın hareketinden önce güzel bir bahar günü İzmit’te bir fotoğrafçıya yakışıklı bir bahriye eri girmişti. Saf yüzünde beliren bir gülümsemeyle resim çektirmek istediğini söylemiş, “ Yakışıklı olsun, sefere şıkıyoruz, dönüşte gelip alırım “ demişti. Kimbilir belki vatanın uzak bir köşesinde özlemle dönüşünü bekleyen sevgilisine, karısına, ya da anne babasına gönderecekti fotoğraf günlerce o dükkanda sahibinin seferden dönüp kendisini almasını bekledi. Ama bu seferden dönüş hiçbir zaman gerçekleşmedi. Denizcinin bu fotoğrafı “ Sahibi gelmeyecek fotoğraf “ başlığı altında Cumhuriyet Gazetesinde yayınlandı.
İNÖNÜ YERİNE DUMLUPINAR
Teğmen Bülent Orkunt, kazadan bir hafta önce katılmıştı denizaltı filosuna… Apoletlerindeki işaretler hala pırıl pırıldı. Büyük bir tutkuyla özlemini çektiği ideali gerçekleşmiş, denizci olmuştu. Mutlu bir izdivaç yapmıştı, çiçeği burnunda evliydi. Atama emrinde görev yeri olarak II. İnönü Denizaltısı belirtilmişti. Ancak İnönü, o tarihte onarımda Amerika’da olduğundan Teğmen Bülent Orkunt geçici olarak Dumlupınar’da görevlendirilmişti. “ Benim için farketmez “ deyip heyecanla , şevkle gitmişti Dumlupınar’a. Bu ilk seferinin aynı zamanda son seferi olacağını nereden bilebilirdi ki ?
REFAH FACİASINDAN KURTULDU AMA
Astsubay kıdemli Başçavuş Ömer Öney de diğerleri gibi sicili parlak , bir denizciydi. Yıllarını denize vermiş, İlk Dumlupınar Denizaltısında, 1942 yılında batan Atılay Denizaltısında görev yapmıştı. Bu arada 1944 yılında meydana gelen ve 167 görevlinin şehit olduğu Refah Vapuru faciasından sağ olarak kurtulmayı başarmış, üstelik soğukkanlılığını yitirmeden denize filika indiriparkadaşlarından bazılarını da kurtarmıştı. Ancak bu kez ölüm O’na Dumlupınar’da pusu kurmuştu. O da diğer denizci arkadaşlarıyla aynı kaderi paylaştı.
ÇOCUĞUNU GÖREMEDİ
Astsubay Selahattin Çetindemir ise sefere çıkarken yuvasına yeni gelecek konuğun heyecanı içindeydi. Üçüncü çocuğunun doğumunu bekliyordu. “ Görev herşeyden kutsaldır “ deyip sefere çıkarken dönüşte kucağına verilecek nurtopu gibi bir evladın hayalini kuruyordu. Açık denizde geçen günlerden sonra denizaltı dönüş yolunda ilerlerkende aklın da bu düşünce vardı.Ama ne yazık ki o da yeni doğan çocuğunu görmeden hayata veda edecekti.
ON DAKİKA GEÇ ÇIKSAYDI
Denizaltılarda sigara içmek yasak olduğundan Makine üstteğmen Fikret Coşkun – Kurtulanların ifadesine göre – kazadan on dakika önce köprü üstüne çıkmış , burada arkadaşlarıyla sohbet ederek sigarasını içtikten sonra tekrar aşağı inmişti. Coşkun, sigara içmek için daha geç çıksa, yada köprüüstünde biraz daha oyalansaydı büyük bir olasılıkla kazadan sağ olarak kurtulanlar arasında yeralacaktı. Ama olmadı, o da arkadaşlarıyla birlikte aynı kaderi paylaştı.
UZATMALI NİŞANLI
Dumlupınar personelinden Gelibolulu Üsteğmen İsmail Türe , bu sefer dönüşü muhtemelen uzatmalı nişanlısıyla evlenecekti. Gelibolulu bu nişanlı , Boğazdan denizaltının geçeceği saatte pencereden el feneriyle “ Seni seviyorum “ işareti verir, bu durum her seferde tekrarlanırdı. Nişanlısından çok denize aşık olan İsmail Türe bu mesajlara “ Bende seni seviyorum “ cevabını verirken, evliliğini durmadan ertelerdi. Üsteğmen Türe, kendisine “ Artık evlen “ diye takılan arkadaşlarına “ bu sefer sonrası “ cevabını verirdi. Ama bu facia , birbirlerini deli gibi seven iki nişanlıyı da ebediyen birbirinden ayıracaktı…
KORKULAN GERÇEKLEŞİYOR
24 saat çoktan dolmuştu ama çalışmalar sürdürülüyor, ancak her geçen an ümitler biraz daha azalıyor, bakanlığın yaptığı açıklamalara bu karamsar hava yansıyordu. 5 Nisan sabahı saat 08.00 ve 12.50 de yayınlanan tebliğlerde denizaltıdaki 7 subay, 35 astsubay ve 39 erin (Toplam 81 kişi ) hayatlarından endişe edilmeye başlandığı bildiriliyordu. Tebliğleri adeta soluk almadan izleyen yukarıdakilerin heyecandan kalpleri duracak gibi oluyor, ama yine de “ Allahtan ümit kesilmez “ deniyordu.
O sıralarda ben ilkokul mikinci sınıfta okuyordum ve subay olan babamın görevi nedeniyle Ezine’deydik. Çanakkale’ye yakın olan bu şirin ilçede facianın ağırlığı tüm şiddetiyle hissediliyordu. O günlerde daha duyarlı bir toplum olduğumuzdan mıdır bilinmez genel bir yas havası – çocuklar da dahil – herkesi sarmıştı. Herkesin gözü, kulağı, Çanakkale’deydi. Radyolar sürekli açıktı ve o radyolardan duya duya adlarını ezberlediğimiz Mualla Mukadder’lerin, Hamiyet Yüceses’lerin, Sabite Tur Gülerman’ların sesleri yerine ağır bir müzik ve zaman zaman bu müzik kesilerek okunan tebliğler duyuluyordu. Babam belli etmemeye çalışıyordu ama tedirgindi, tabiatı nedeniyle vara yoğa üzülen annem ise adeta yemekten, içmekten kesilmiş, radyo başından ayrılmıyordu.
Biz çocuklar uzayıp giden bu sessizlikten sıkılarak konuşacak olduk, fakat babam sert bir sesle “ susun “ dedi. “ Yedinci tebliğ yayınlanıyor “
Merakla radyonun başına koştuk… İlk duyduğumuz sözler Dumlupınar denizaltı gemisinde kalmış olan mürettebatın hayatından tamamen ümit kesilmiş olduğu idi… Aynı tok ses “ Bundan sonra tebliğ neşredilmeyecektir. Hayatlarından ümit kesilen personelin isimleri aşağıdadır “. Deyip okumaya başladı….
Kurmay Albay Hakkı Burak… Makine kıdemli yüzbaşı Naşit Öngören . Makine Yüzbaşı Affan Kayalı, güverte üsteğmen İsmail Türe…
İsimlerin okunması sürüp gidiyordu. Birden annemin elleriyle kulaklarını kapatarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladığını gördüm…
Yaşamlarının baharında astsubay Selami Özben’in ortak ifadesiyle “ Vatan sağolsun “ deyip ölümüne giden genç denizciler için ağlıyordu. Onlar salt kendi ailelerinin değil , tüm bir ulusun çocuklarıydı ve aradan değil 50 yıl, yüzyıllar geçse unutulmayacaklardı…
ADINI ATATÜRK KOYMUŞTU
İLK KAZADA ATILAY’I KAYBETTİK
İkinci Dünya savaşı’nın sınırlarımız dışında tüm şiddetiyle sürdüğü günlerde Gölcükte bulunan Atılay Denizaltısı kumutanı gizli bir emir almıştı. Denizaltı Çanakkale’ye giderek Boğaz açıklarında dalış yapacaktı. Gemi 14 Temmuz 1942 sabahı Çanakkale’ye geldi ve aynı gün saat 14.00 de Morto Burnu açıklarında dalışa geçti.i Ve bir daha da su yüzüne çıkmadı, çıkamadı. Bu, O’nun ‘Son Dalış’ı olmuştu.
O tarihte henüz 2 yaşında bir gemi olan Atılay’ın adını bizzat Atatürk koymuştu. Türk Donanmasının güçlendirilmesini isteyen Atatürk , 17 Ocak 1938 günü 4 yeni denizaltı yaptırılması emrini vermiş, adlarını da Atılay, Saldıray, Yıldıray, Batıray olarak koymuştu.
Bu denizaltılarından Atılay, İstanbul’da Türk işçi ve mühendislerinin emeğiyle Taşkızak Tersanelerinde yapılmış, 1940 yılında donanmaya katılmıştı. Atatürk, adını verdiği denizaltının hizmete giirişini göremeden ölmüştü.
NEDENİ YILLARCA BELİRLENEMEDİ
İçinde 6’sı subay, 17 astsubay ve 16 er olmak üzere toplam 39 kişinin bulunduğu Atılay’ın bir daha su yüzüne çıkmaması üzerine arama ve kurtarma çalışmalarına başlandı, ancak tüm çabalara rağmen bir sonuç alınamadı. Aralarında dönemin ünlü ses sanatçısı Hamiyet Yüceses’in eşi astsubay Fethi Yüceses’in de bulunduğu 39 denizci, kazada şehit olmuşlardı. Arama çalışmaları sürdürülürken bir soruya da cevap aranıyordu: Atılay neden batmıştı. ? Bu soruya cevap aranırkençeşitli iddialar ortaya atılıyordu. Bu iddialara göre gemi makineleri arıza yapınca Boğazda mevcut 3 mil hızındaki akıntının etkisine dayanamıyarakdevrilmiş ya da dikilip zemine saplanmıştı ! Bir başka iddia ya görede gemi su altında ufki seyrini düzenleyen tesisatında bir arıza meydana gelmiş olabilirdi. Bir başka iddiaya göre de makine dairesinde çıkan yangın geminin batmasına neden olmuştu.
Bu iddiaların tümü cevapsız kaldı ve Türk ulusu, Atılay Şehitlerinin acısını yüreğine gömerken, denizaltının kesin batış nedenini öğrenemedi. 1992 yılında bölgeye bir sivil dalış ekibi batığın yerini tespit etti. Daha sonra Rahmi Koç Müzesi yetkililerinin, uzmanlarla sürdürdüğü çalışmalar sonucu, denizaltının dalış sırasında Birinci Dünya Savaşı’ndankalmış bir mayına çarparak batmış olduğu belirlendi. Yıllarca patlamadan su altında kalan bir mayın Atılayın sonunu hazırlamıştı.
Hangi nedenle batmış olursa olsun Atılay’ın şehitleri hiçbir zaman unutulmadı ve olay Türk Denizcilik tarihinin ilk büyük denizaltı kazası olarak tarihe geçti. Şehitlerin anısını yaşatmak amacıyla gemi komutanı Binbaşı Saadettin Gürcan’ın adı, 1970 yılında Deniz kuvvetlerinde hizmete giren bir akaryakıt tankerine verildi.
DONANMA KOMUTANIKORUTÜRK ANLATIYOR:
“ KURTARMA FAALİYETİ İÇİNDE HİÇBİRŞEYİ GÖRMÜYOR VE DUYMUYORDUK”
DONANMA Komutanı Tümamiral Fahri Korutürk , Dumlupınar Facia’sının üçüncü yıldönümünde, 4 Nisan 1956’da olayla ilgili izlenimlerini anma törennine gönderdiği mesayda şöyle anlatmıştı:
“ Üç yıl önce bu saatlerde Denizaltı Filosu Komutanı olarakGemlik muhribiyle Çanakkale’ye bir an evvel ulaşmak üzere hızla yol alıyorduk. Filhakika üç yıl önce bu saatlerde Dumlupınar’ın akibeti hakkında haberimiz vardı. Lakin onu, Nara açıklarında, Nara sığlığında dipte bulabileceğimizi ümit ediyor, bazı acı sahnelere kendimizi hazırlamakla beraber arkadaşlarımızın büyük bir kısmı su yüzeyine alabileceğimizi tahmin ediyorduk. Bu maksatla Gemlik gemisi kumandanınha ve doktoruna sıhhi hazırlıklar konusunda direktifler veriyordum. Çanakkale’ye yaklaştıkça Birinci İnönü denizaltısından geçen telsizlerden durumun tahmin ettiğimizden daha ciddi olduğunu hissetmeye başladım.
Nara önüne geldiğimizde Dumlupınar’ın Battı şamandırasıyla , bu şamandıranınsahilden olan mesafesi bize vaziyetinnvehameti hakkında ilk canlı delil oldu. Vaziyet hakkında daha esaslı bilgi almak için yakında bulunan birinci İnönü denizaltısının güvertesine çıktım.
O dakikadan itibaren 72 saat süreyleyalnız Dumlupınar’da ve 44 kulaç derinlikte bulunan arkadaşlar için düşündük, çalıştık ve yaşadık. Kurtaran Gemisinin içi ve dışı asker, sivil yüzlerce vatandaşla dolmuştu. Biz, Dumlupınar’la birinci derecede alakadar olanlar kurtarma faaliyeti içinde hiçbirşeyi görmüyor ve duymuyorduk. Bu gün bu hatıralarıdüşündüğüm sırada dahi o günün heyecanını hissediyor ve kulaklarında hala Kurtaran’ın MN 5’li telsiz telefonuyla Müstahkem Mevki Komutanlığınım MN5 cihazı arasında ki bilafasıla (aralıksız) devam eden ses ve mesaj uğultularını duyuyorum.
4 Nisan 1953’ü böyle bir didinmeyle 7 Nisan 1953’e bağlanmıştık. Hiç hayalimizde olmadığı halde hiç ümit etmediğimiz Nara açıklarında en sevdiğimiz insanlar için, böylece Nisan 1953’te çelenkler bıraktık ve döndük…”
DUMLUPINAR, 1950 YILINDA DONANMAYA KATILMIŞTI
TÜRK Donanması’nda aynı adı taşıyan denizaltıların ikincisi olan Dumlupınar, Amerika’da “ Electro Boat “ Şirketinin Victory isimli tezgahında yapılmıştı. 15 Temmuz 1943 tarihinde kızağa konulan denizaltı 23 Nisan 1944 günü Thames Nehrine indirilmiş, burada deneme dalışları yapmıştı.
“ Blower “ adı verilen denizaltı 10 Ekim 1944 günü ilk görevini almak üzere l,manda ayrılırken, bir savaş gemisiyle çarpışmış ve yara almıştı. Bu kazadan sonra onarılan gemi, savaş boyunca Pasifik okyanusunda görev yaptı ve 16 Kasım 1950 günü Türkiye’ye “ Dumlupınar “ adıyla devredildi. Denizaltı 19 Aralık 1950 günü İstanbul’a geldi ve düzenlenen törenle Türk donanmasına katıldı.
Yeni ve modern bir denizaltı gemisi olan ve o dönemde varlığıyla Türk donanmasına güç katan Dumlupınar 95 metre uzunluğunda olup sualtında 9 , su üstünde 19,5 mil hız yapabiliyordu.
Dumlupınar 4 Nisan 1953 gecesi bir kaza sonucu batıncaya kadar görevini başarıyla sürdürdü. O dönemde Denizaltı Filoısu komutanıTuğamiral Fahri Korutürk – daha sonra Cumhurbaşkanı olacaktı – Dumlupınar’ın bir süre komutanlığını yaptı, çok sayıda dalış yaptı.
Dumlupınar’ın batışından yıllar sonra yine Amerika’dan alınan “Caıman” adlı denizaltı gemisine, 30 Haziran 1972 günü ABD’de düzenlenen törenle Türk ayrağı çekildi. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Pasifik’te ve daha sonra Kore’de görev alan gemi 22 Aralık 1983 günü kadro dışı bırakıldı.
Türk Donanmasında “ Dumlupınar “ adı verilen ilk denizaltı ise İtalya’da yapılmış, 6 Kasım 1931 tarihinde donanmaya katılmıştı. 74 metre boyunda olan ve su üstünde 15 mil hız yapabilen bu denizaltı 1949 yılına kadar görev yapmıştı.
KAYBETTİĞİMİZ KAHRAMANLAR
HAKKI AĞABEY VE YANINDAKİLER
Yazar Zeyyat Selimoğlu’nun kaleminden
Yaşar Zeyyat Selimoğlu, Dumlupınar Faciasında şehit olan, yakından tanıdığı I. Denizaltı Filotillası Komodoru Kurmay Albay Hakkı Burak ve silah arkadaşları hakkındaki duygularını bir yazısında şöyle dile getirmişti:
“Bundan böyle resmi tebliğ yayınlanmayacakmış Hakkı Ağabey… Senin ve yanındakilerin hakkında artık resmi tebliğ yayınlamayacağımıza göre 38 kulaç aşağıda sizleri, sizlerle başbaşa, yapayalnız bırakıyoruz demek. Daha geçen yaz değilmiydi yan yana kumun üzerine oturup denizden dem vurmamız. Sesin olduğu gibi kulağımda:
- Yahu, demiştin, sözüm ona adada oturuyoruz, dört bir yanımız su, ama şöyle rahat rahat denize girmeye vaktimiz yok.
İşlerin başından aşmıştı. Sevdalısı olduğun denize haftada bir defa ancak girebiliyordun. Denizci olup, denizi bir tane bilip, denizin ta ortasında oturup yine de denize girememek… Gülüp durmuştuk bu işin acayipliğine. Ne de rahat, ne de isteye isteye gülerdin Hakkı Ağabey… Hayata sımsıkı bağlarla bağlan bağlan da sonra en verimli, en olgun çağının başında birdenbire…
Demin İstiklal Caddesinden geçiyordum. Foto Sabah’ın vitrinine apaydınlık resmini koskocaman asmışlar. Gelen geçen takılıp kalıyordu. Aynı resmin bundan evvel, belki de hemen geçen yıl yine oradaydı. Hiçbirşey değişmemiş sanki. Ana nerede?.. Çok şey değişmiş aslında. Senin resmini herkes görebilir de sen kendini göremezsin şimdi. Orada, 38 kulaç aşağıda, karanlık sular içinde sen…
Kavuştun sevgili denizine artık. Bir türlü vakit bulup da doya doya giremediğin denizine öyle bir kavuştun ki… Ama ne vardı bu kadar derine dalacak Hakkı Ağabey?
Ne garip şey. Şunun şurasında üç hafta evvel, sabahın erken vaktinde Köprü’den Kadıköy’e beraber geçmedik mi? Güneşin yeni doğduğu saatlerde vapurdakarşılaşan biz değil miydik? Sen Maltepe yolundaydın, ben Tuzla…Bana askerlik işinde neden bu kadar geciktiğimi sormuştun gülen yüzün ve gözlerinle. Haydi ben geciktim, geç kaldın. Ya senden acele neydi Hakkı Ağabey? Nereye varmak istiyordun? Ben Maltepe’ye sanmıştım. Halbuki sen başka yerler için koşarmışsın, telaşın bambaşka imiş Hakkı Ağabey.
Ya sizler, ötekiler… Tanımadıklarım diyorum. Heybeli iskelesinde, rıhtımda, asfaltında şüphesiz defalarca karşılaştığım, yanından geçtiğimsizler… Ne Hakkı Ağabeyler vardı sizin aranızda , ne güler yüzlü, ne neşeli denizciler vardı kimbilir? 38 kulaç aşağıda, karanlık sular içinde sizler…
Tam bir denizci gibi uzaklaştınız bizlerden. Ve sulara gömülmek için Çanakkale’yi seçerek en manalı, en düşündürücü bir ölümle bu dünyadançıkıp gittiniz yakışıklı denizciler.
Masmavi kabrinizde rahat uyumak için ne selviye, ne taşa, ne kitabeyeihtiyacınız var. El değmemiş deniz nebatları selviniz, pırıl pırıl sedefler mezar taşınız artık. Kitabeniz ise ta yanıbaşınızda… Hiç konuşmadanen çok şey söyleyen kitabe: Çanakkale denizi, Çanakkale toprağı …