İFTARA GELENLERE “ DİŞ KİRASI “ VERİLİYORDU
- Paşa, vezir, zengin konaklarında iftara davetli ya da davetsiz gidenlere, konaktan ayrılırken, önemine göre mücevher, altın ya da değerli bir eşya veriliyordu. Buna “Diş kirası “ adı verilmekteydi.
- Zenginleri biraz tanıyanlar, konakların yerini bilenler 30 ramazan boyunca, 30 ayrı kapının ipini çekerler, belki de yaşamları boyunca göremeyecekleri yiyecekleri tattıktan sonra en azından birkaç altın lirayı cebe indirip giderlerdi. Bunu adeta meslek edinenler vardı.
- Fatih Sultan Mehmet’in sadrazamlarından Mahmut Paşa, daha ilginç yöntem bulmuştu. Konuklarına ikram ettiği nohutlu pilava, nohut şeklinde altınlar serpiştirir, kısmetinde olup, kaşığında altın nohut çıkanlar, bunu bir çeşit “ Diş kirası “ sayarlardı.
- Sıradan insanlara birkaç altını içeren Diş kirası vermek kolaydı. Ama ya iftara gelen İmparatorluğun sultanı olursa ? Ona “ Diş kirası “ olarak ne verilebilirdi ki? Yusuf Kamil Paşa ve Eşi Zeynep Kamil Hanım, konaklarına habersizce iftara gelen Sultan Abdülaziz’e göz kamaştıran bir diş kirası verdiler.
- Altın bir tepsi içinde Padişaha sunulan, mücevherler, altınlar, karı kocanın sahip oldukları tüm mal ve mülklerin tapuları Diş Kirasını oluşturuyordu. Sultan Abdülaziz, tepsiye şöyle bir baktıktan sonra “ Kabul ediyorum. Ama onları size hibe ve iade ediyorum “ dedi.
Yazan: Ertan ÜNAL
Temmuz 2009
Eski ramazanların bugün artık kaybolan, kendisine özgü özelliklerinden biri de “ Diş Kirası “ ydı. Eski konak ve zengin evlerindeki mükellef iftar sofralarına davetli, davetsiz gelen kişilere uğurlanırken mevki ve makamlarına göre davet sahibi, vekilharç, ya da uşak tarafından bir hediye ya da para verilirdi ki, buna “ Diş Kirası “ denirdi. Bu diş kirası konuğa göre artar ya da eksilir, Diş kirası vermemek o konuktan rahatsız olunduğu anlamına gelirdi.
Konaklarındaki iftar sofralarını, yazımızın bundan önceki bölümünde anlatmıştık. Kimi davet sahibi, konuk etmek istediği kişilere davetiye gönderir, bunun dışındakilere de kapısını açık tutardı. Diş kirası adetini, biraz da devrin ileri gelen zenginlerinin, paşalarının konaklarını bilen bazı kişiler, 30 ramazan kapı kapı dolaşır, ihtişamlı sofralarda karnını bir güzel doyurduktan sonra “ Hediyesi” ni de alıp giderdi. Hemen her sofradan eksik olmayan, belki de hayatları buyunca göremeyecekleri yiyecekleri yiyen bu insanlar ramazan bittiği zaman üzülür, onlar yüzünden gerçek fakirler bu sofralarda yeralmazdı.
“ Efendi beni tanır “
Bu konuda bir fıkrayı Ahmet Rasim’in “ Şehir Mektupları”ndan aktaralım:
“ Efendinin biri iftara davet edilir, yolda yürürken sağına bakar ki biri de kendisiyle beraber geliyor. Merak eder, sorar:
- Siz kimsiniz?
- Dalkavuğum, efendim.
Aldırmaz. Fakat solunda bir tane daha meydana çıkar. Zavallı efendi şaşalar, O’na da sorarlar:
- Siz kimsiniz ?
- Bendeniz de dalkavuğum efendim.
Biçare bütün bütün şaşalar. O aralık bir üçüncü daha ortaya çıkar, ona da sorar:
Herif der ki :
- Beni davet sahibi tanır.
Asıl davetli olan bu cevap üzerine ferahlar. Birlikte davet yerine gelirler. Hane sahibi bir yerine dört kişi geldiğini görünce tedariksizliğinden dolayı hem utanır, hem kızarır. Oruç haliyle derki:
- Bu efendi kimdir ?
- Dalkavuk !
- Pekala bu efendi ?
- O da …
Artık hiddeti coşar. Mübarek günde akşam üzeri kendisiyle eğlenir gibi bilmediği bir takım adamlar gelsin. Bu olamaz ! Fevkalade bir kızgınlıkla üçüncü için :
- Ya bu edepsiz ? deyince, üçüncü kişi, davetliye hitaben:
- Size hane sahibi benim kim olduğumu bilir demedim mi? Der.
Ölçüyü kaçıranlar
Bazı davet sahipleri ise, iftara çağırılacak kişileri belirlerken ölçüyü kaçırırdı. Örneğin bir Din bilgini, o yoksa mahalle imamı, devrin ünlü sanatçılarından ya da musikişinaslarından bir veya birkaçı, İstanbul’u titreten sayılı kabadayılarından biriyle birlikte iftar sofrasına oturur, bu arada özellikle ‘ Diş kirası ‘ için gelmiş olan bazı kişiler de sofrada ev sahibine övgüyü dalkavukluk düzeyine vardırırlardı.
Toplumun değişik kesimlerinden gelen, değişik kültürle yetişmiş bu kişilerin bulunduğu sofralarda ilginç şeyler olurdu. Örneğin Sultan II. Mahmud’un hekimbaşısı Abdülhak Molla – zerafeti ve kibarlığıyla tanınırdı – davetli olduğu bir iftara gitmişti. Sofraya yemeklerden sonra Elmasiye denilen tatlı getirildi. Abdülhak Molla’nın karşısında oturan ve daha tatlı getirilirken yalanmaya başlayan davetlilerden biri sabredemedi, hemen kaşığı tatlıya daldırdı. Kaşığın şiddetli daldırışından kopan parça fırlayıp Abdülhak Molla’nın kucağına düşmez mi? Molla, şöyle bir baktıktan sonra :
- Bana iltica edeceğine Allaha sığın ! dedi.
“ Nişan koymak için “
Sözaçılmışken, bu konuda tarihe geçen fıkralardan birini daha özetleyelim:
Yaşadığı dönemin zarif kişilerden sayılan Hacı İzzettin bir iftar sofrasında tatlı yiyordu. Hacı İzzettin’in bir kaza sonucu sağ elinin orta parmağı bükülmez olmuştu.
Baklavaları peşpeşe atıştırırken, buna rağmen gözü doymadığı için Hacı İzzettin’i konuşturup meşgul ederek birkaç baklavayı daha midesine indirmek isteyen sofra konuklarından biri:
- Hacı Efendi, dedi. Sizin orta parmağınız neye öyle dik duruyor?
Hacı İzzettin hemen cevabı yapıştırır:
- Sizin gibi açgözlülerle yemek yediğim zaman baklavanın birini alırken , ötekine nişan koymak için!
“ Diş Kirası “ zamanı gelince
Yemekler yendikten sonra çubukla, kahve içilir, daha sonra topluca teravih namazı kılınırdı. Ondan sonra da davet sahibinin merakına göre eğlence faslı başlardı. Bu, kimi konaklarda tanınmış oyuncular tarafından canlandırılan orta oyunu olurdu, kimilerinde Karagöz oyunu. Bazı konaklarda ise davetlilere musiki ziyafeti çekilir, şarkılar okunurken dayanamayan davetliler de seslerinin güzel olup olmadığına bakmaksızın eşlik ederlerdi.
Davet sonra erdikten sonra konuklar, konağın kapısında “ Diş kirası “ verilerek uğurlanırdı. Bu diş kirası mücevher de olabilirdi, birkaç altında… Dönemin ünlü bir hattatının eserini de Diş kirası olarak sunanlar yok değildi.
Diş kirasını alanlar arasında tanışık olanlar varsa, bunlar daha yolda giderken birbirine ne aldıklarını sorarlar, bazen “ Bana neye eksik verdi sana neye fazla verdi “ tartışmasına bile tutuşurlardı. Ev sahibinin aileye çok yakın gördüğü bir kişiye, bu nedenle diş kirası vermediği zaman, o kişinin “ Diş kiramı isterim “ diye tutturması da görülmemiş olay değildi.
Bazı kişiler ise bu diş kirasını daha değişik bir biçime sokmuşlardı. Örneğin, Yazar İsmail Hami Danişmend, Fatih’in sadrazamlarından Mahmut Paşa’nın konuklarına sunduğu nohutlu pilavın içinde, altından yapılmış nohutların serpiştirildiğini, kısmetinde olup kaşığında altın nohut çıkan davetlilerin bunu ceplerine koyup götürdüklerini belirtir. Bir çeşit “ Diş kirası “ sayılan bu altın nohutlar. O dönemde epey para etmekteydi.
Sultan Abdülaziz’e diş kirası
Sıradan insanları birkaç altın Diş kirası vererek uğurlamak kolaydı ama ya iftara gelen koca bir imparatorluğun sultanı olursa ? O’na nasıl hediye verilecekti?
İşte böyle bir durum, günümüzdeki Zeynep Kamil Hastanesini yaptıran ve yaşadıkları dönemde hayırseverlikleri ile tanınan Yusuf Kamil Paşa ile eşi Zeynep Kamil Hanımın başına gelmişti.
Sultan Abdülaziz bir ramazan akşamı, dillere destan zenginliğini duyduğu Yusuf Kamil Paşa’nın Veznecilerdeki Konağına habersizce gitmişti. Böylece hem merakını giderecek, hem de kendisine nasıl bir iftar sofrası çıkaracaklarını görecekti. Daha önceleri her gittiği yere Saray yemeklerini getirten Aldülaziz, bu nedenle buna gerek görmemişti.
Padişahın maiyet erkanı ile birlikte kendilerini onurlandırmasına çok sevinen Yusuf Kamil Paşa, hazırlıklı olmasına rağmen ona beğeneceği bir iftar sofrası sundu. Altın ve gümüş kaplar içinde, yine altın ve gümüş kaşıklarla yenen yemekler pek lezizdi. Padişah Yusuf Kamil Paşa’yı iltifatlarda bulundu. Daha sonra konakta topluca teravih namazı kılındı.
Padişah, saraya dönüş hazırlıklarının yapılmasını emrettiği sırada hazır bulunanları bir merak sarmıştı. Padişaha “ Diş kirası “ olarak ne sunulacaktı?
Koskoca bir Sultana, yasak savar gibi birkaç kese altın vermek, hem ona hakaret olurdu, hem de Paşaya yakışmazdı. Bu öyle bir şey olmalıdıydı ki hem padişah hoşnut kalsın, hem de Paşanın dillere destan servetinin simgesi olsun…
Herkes adeta soluğunu tutmuş bekliyordu. Bekleyiş uzun sürmedi. Zeynep Kamil Hanım elinde zorlukla taşıyabildiği bir altın tepsi olduğu halde Padişahın huzuruna çıkıp yüz sürdü. Altın tepsinin üzerinde Zeynep Kamil hanımın göz kamaştırıcı tüm mücevherleri, altınları, sahibi oldukları tüm mülklerin, malların tapuları bulunuyordu. Zeynep Hanım, tepsiyi Padişaha sunarken, lütfen kabul buyurması için yakarmıştı.
Sultan Abdülaziz, tepsinin üzerindekilere şöyle bir baktıktan sonra gülümseyerek şunları söyledi:
“ Kabul ettim. Ama onları size hibe ve iade ediyorum.. “
Diş kirası adeti, İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra ( 1908 ) tarihe karıştı… Meşrutiyet rüzgarları, rüzgar değil fırtınası o görkemli konukların sahiplerinin başı üzerinde eserken, pek çok şeyi de alıp götürmüştü. Kimleri azledilmiş, kimilerinin rütbeleri düşürülmüş, o saltanatın yerinde yeller esmeye başlamıştı… O görkemli iftar sofraları da, diş kirası da giderek anılarda kalacaktı…
Mahyalar Ramazan ayının vazgeçilmez bir özelliğiydi
GÖĞE YAZI YAZANLAR
- Eski İstanbul’da Ramazan geldiği zaman iki veya daha fazla minareli camiler, üzerinde çeşitli sözlerin yeraldığı mahyalarla donatılırdı. Zeytinyağ dolu kandillerden yararlanılarak hazırlanan mahyaların gerilmesi kolay iş değildi.
- Mahyalarda, Ramazanın geldiği günlerde “ Merhaba Ya Şehr-i Ramazan “ , “ Safa Geldin “ , bitmesine yakın günlerde “ Elveda “ sözleri yeralırdı. Bunun yanı sıra “ Allah, Ya Allah, Allah Muhammet , Ya Muhammet, Bismillah, Maşallah,” sözleri de mahyalara yazılırdı.
- Mahyalar yalnız sözle sınırlandırılmamıştı. Özellikle Ramazanın on beşinden sonra kayık, Kızkulesi, Camii, Lale çiçeği, kuş, ayyıldız şekilleriyle hazırlanan mahyalar büyük ilgi toplardı.
- Ünlü mahyacı Abdülllatif Efendi ise o döneme göre inanılmaz bir olay gerçekleştirmiş, Süleymaniye Camiine ilk hareketli, yürüyen mahyayı kurmuştu. Mahyada yeralan araba, balık ve kayık iki minare arasında hareket ederken, toplanan halk bu olayı ilgi ve takdirle izlerdi.
Fatih Camii müezzinlerinden hattat Hafız Ahmet, günlerce uğraşarak özenle hazırladığı çevreyi dönemin Sultanı I.Ahmet’e sunarken, yüzyıllar boyu sürecek bir geleneği başlattığının farkında değildi. Hafız Ahmet, iki minare arasında yazıların yeraldığı bu işlemeli çevreyi Padişaha duyduğu hayranlığı belirtmek için hazırlamıştı. Sultan Ahmet, bu işlemeyi çevreyi çok beğendi ve ramazan geceleri, camilerin minareleri arasına kandillerle yazı yazılmasını istedi. İşte Ramazan ayına renk katan, onun vazgeçilmez unsurlarından biri olan mahya ve mahyacılık sanatı bu emirle doğdu. Daha sonra 1723 yılında iki veya daha fazla minareli camilere mahya kurulması hakkında bir irade çıkarıldı.
Başlı başına bir sanat
Kelime anlamıyla “ Dirilik, uyarılış “ anlamına gelen ve ışıklarıyla geceyi canlandırdığı için bu isim verilen Mahya’ları kurmak kolay iş değildi. Öncelikle Mahyacı, saraydan kendisine gönderilen incilerle bir atlas üzerinde mahyanın şeklini hazırlar, bunu padişaha gönderirdi. Saraydan uygun olduğuna dair ferman geldiği zaman da asıl mahyanın hazırlıklarına başlanırdı. Önce iki minare arasına kalınca bir urgan ( ip ) gerilir, kandillerden hazırlanan yazı bu ana ipe dikey olarak bağlı iplerin ucuna asılarak kaydırılırdı. Yazı ya da şeklin iki minarenin tam ortasına gelmesi şarttı. Aksi halde görüntüsünün estetiği bozulmaktaydı. Zeytinyağı ile dolu kandiller, bazen şiddetli rüzgar ya da fırtınanın etkisiyle söner, o zaman mahyanın tüm güzelliği kaybolurdu.
Yazı ve şekiller nelerdi ?
Mahyalarda genellikle “ Allah , Ya Allah , Allah Muhammet, Ya Muhammet, Bismillah, Maşallah, Şefaat Ya Resulullah, Ya Şehri Ramazan, Ya Celil, Ya Gani, gibi sözler yeralır, Ramazanın geldiği günlerde “ Merhaba Ya Şehr-i Ramazan, Safa Geldin “ biteceği günlerde “ Elveda “ , sözleri de kullanılırdı. Üstelik bir Mahya, günümüzde elektrikle kurulan mahyalar gibi günlerce aynı kalmaz, sürekli değiştirilirdi. Mahyalarda özellikle Ramazanın onbeşinden sonra çeşitli şekillerde kullanılmaktaydı. Örneğin kayık, Kızkulesi, iki minareli Camii, Lale çiçeği, top arabası , kuş, minber, ayyıldız bunların en çok tercih edilenleriydi. Halk, Ramazan geceleri sokağa çıktığı zaman “ Bu gece mahyalarda ne var “ diye bakmayı bir alışkanlık haline getirmişti.
“ Yürüyen Mahya “
Değerli araştırmacı Prof. Dr. Süheyl Ünver “ Mahya Sanatı” üzerine yazdığı bir makalesinde, 19. yüzyılın ortalarında yaşayan Abdüllatif Efendi’nin Süleymaniye Camii’nde ‘ Hareketli, yürüyen Mahya ‘ yaptığından sözeder. Süleymaniye ve çevresinde yaşayanların ilgiyle izlediği, Haliç kıyısına toplananların seyrettiği bu olayı şöyle anlatır:
“ Abdüllatif Efendi gezdirme mahya yapmakta da meşhurdur. Kurduğu mahyayı yürütüyor. Bunun için en münasip yer olarak Süleymaniye minarelerini buluyor. Bu mahya için üç halat çeker, Ortadaki esastır. Buna Unkapanı Köprüsünü ve Azaplar Camiini kandillerle resmeder. Üst halata da bir araba koyar. Dip şerefeye çekilen üçüncü ipe de balıklar ve kayıklar yapar. Mahya tamam olunca arabayı ip üzerinde hareket ettirir ve yavaş yavaş sağ minareye götürür. Sonra tekrar geri alır. Yalnız köprü ve camii sabittir.diğerleri yürür. Bu mahyanın ramazanın onbeşinden sonra kurulması adet imiş. O zaman İstanbul’da bu bir hadise olur ve günlerce beklenirmiş.”
Mahyalar yalnız çift minareli camilerde değil, tek minareli camilerde de kubbe ile minare arasına kurulurdu. Bunun yanısıra cami içine kurulan mahyalar, yaz aylarına rastlayan ramazanlarda varlıklı kişilerin bahçelerindeki ağaçlar arasına kurdurduğu mahyalar da görülmüştür. Eyüp Sultan Camiin minareleri mahya kurulamayacak kadar kısa olduğundan iki şerefeli iki minare eklenmiştir.
Yukarıda sözünü ettiğimiz Abdüllatif Efendi, özel kişilere de mahya kurmaktaydı. Mısır Hidivi İsmail Paşa, İstanbul’a gittiğinde Emirgan’daki yalısının önünde ve deniz üzerinde yan yana konan demirli iki mavna üzerindeki direklere çektiği iplerle mahya kurmuştu.
Sultan Abdülaziz, Avrupa gezisinden döndüğü zaman Abdüllatif Efendi, Dolmabahçe Sarayında görülebilen Harbiyenin arkasındaki misafirhaneye ‘ Padişahım çok yaşa “ yazılı mahyayı kurdurdu.
Halkın büyük ilgisini çeken mahyalardan biri 1879 yılında diplomatik bir soruna yol açtı. Beyazıt Camii minareleri arasına kurulan ve bir kaleye havan topu atılmasını gösteren mahyayı yabancı bir ülkenin elçileri değişik şekilde yorumlamış, mahyanın bir kilisenin bombalanışını canlandırdığını ( ? !) öne sürüp Dışişleri Bakanlığına başvurarak protesto etmişti. Bakanlık yetkilileri ise mahyacının ifadesini alıp elçiye göstermekte yetinmişlerdi.
Çeşitli nedenlerle mahya kurulamayan Camilerin minarelerin semtin varlıklı kişileri tarafından ‘ kaftan ‘ giydirildi. Kaftan giydirme, bir minarenin aleminden yere kadar kandil ve mumlarla aydınlatılması şeklinde olurdu.
Ünlü Mahyacılar Edirneli Hacı Aliş Ağa, Urfalı Abdullah Efendi, Abdüllatif Efendi, Ali Ceylan ve İrfan Efendiler yaşadıkları dönemlerde yaptıkları mahyalarla büyük takdir toplamışlardı. Günümüzde ise mahyalar artık elektrik ampulleriyle kuruluyor, ama dünü yaşamış, görmüş, geçirmiş yaşlılara göre “ Eski tadı “ vermiyor.
RAMAZAN AYINDA ŞEHZADEBAŞI KENTİN EĞLENCE MERKEZİYDİ …
- Eski İstanbul Ramazanları denilince akla hemen Şehzadebaşı ya da Direklerarası gelir. Ramazan geceleri, Teravih’ten sonra burası, kadınlı, erkekli bir kalabalıkla dolup taşar, kimileri araba ile piyasa yapardı. Tıpkı günümüzde Bağdat ve İstiklal Caddeleri’nde olduğu gibi…
- Caddenin bir insan seline döndüğü bu gezinti sırasında yeni aşklar, yeni sevdalar da filizlenirdi. Burada aşkın dili hareketlerdi. Örneğin ‘ Sana bir şey diyeceğim ‘ denilmek istenirse sağ elin şahadet parmağı dudaklara dokundurulur, daha sonra iki üç kez hareket ettirilirdi. Gözlerin süzülüp, kellenin ( başın ) sallamasının anlamı “ Seni vefasız, seni yalancı “ demekti. Avcun koklanması, ‘ Sana Hasret kaldım’, Mendil ısırılması ‘Kıskanıyorum ‘ demekti.
- Bir işmar, ya da hareketle beğenildiğini anlayan erkek, Küçük hanımı oturduğu yere kadar izler, daha sonra dönemin ‘ Aşk postacısı ‘ olan bohçacı Kadınları devreye sokardı. Bohçacı kadınlar, günümüz PTT’sinin Acele Posta Servisinden bile hızlı çalışır, Çinden gelen kumaşları göstermek bahanesiyle girdiği Harem’de, kaşla göz arasında mektubu sahibine ulaştırırdı.
- Şehzadebaşında zaman zaman tatsız olaylar da yaşanırdı. Örneğin Ahmet Rasim’in anlattığına göre, Piyasaya ( geziye ) çıkmasını istemediği karısını burada göre bir İstanbul’lu herkesin önünde o’nu boşamıştı.
Adını Kanuni Sultan Süleyman’ın genç yaşta ölen oğlu Şehzade Mehmet için yaptırdığı camiden alan Şehzadebaşı, Ramazan aylarında Teravih namazı ile Sahur arasında geçen sürede İstanbul’un eğlence merkezi haline gelirdi. O zamanlar Beyazıt tarafından gelişte caddenin sağ tarafında revaklar bulunduğundan ve yayalar buradan geçtiğinden bir adı da Direklerarası’ydı.
Dönemin ünlü sanatçılarının oynadığı İstanbul’un ilk tiyatroları, karagöz ve kukla gösterileri, ortaoyunu, Meddah’lı kahveler burada yeraldığından İstanbul’un dört bir yanından insanlar hoşça vakit geçirmek için buraya gelirlerdi. Güzdüzleri ise öğleden sonra ile iftar arası burası bir piyasa yeriydi. Tıpkı günümüzde Bağdat Caddesi ile İstiklal Caddesinde olduğu gibi fesli, redingot’lu, şık giyimli İstanbul Efendileri, feraceli, yaşmaklı İstanbul hanımları, fesleri çapkınca yana eğilmiş, yumurta topuklu külhanbeyleri, Ayva sakallı gençler, top sakallı, ak sakallı yaşlılar burada tur atarlar, daha varlıklı olanlar ise birbirinden zarif kupa arabaları, faytonlarla dolaşırlardı. Arabacılar “ Destur “ sesleri arasında, kalabalığı yararak kendilerine yol açmaya çalışırlar, bir tur attıktan sonra dönüp aynı yere gelirlerdi.
Nice sevdalar burada yeşerdi
Bu piyasalar ( Gezintiler ), nice sevdaların ilk tohumlarının atıldığı, nice aşkların filizlendiği yerlerdi. Bunun için konuşmaya bile gerek yoktu. Bir bakış, bir hareket çok şeyler anlatırdı. Yazar Ahmet Rasim, Şehir Mektupları “ adlı eserinde arabalarda gezenler arasında, aşkın dili olan hareketleri şöyle anlatır:
“ Aşkından yanıyorum denilmek istenirse karşı karşıya gelince göğüs adeta körük gibi işleyip, gözler sürekli açılıp kapanacak, ciğerlerde birikmiş olan hava dudakların bir kez açılmasıyla ‘ Hoh ‘ diye dışarıya çıkacak. Şayet ‘ Seni vefasız, seni yalancı ‘ denilmek isteniyorsa gözler süzülürken, kelle sallanacak ‘ Sana bir şey söyleyeceğim ‘ denilmek istenirse sağ elin şahadet parmağı dudaklara dokunur dokunmaz iki üç kere hareket edecek.” Ahmet Rasim şöyle devam ediyor:
“ Gönül alemi bu. Neler olmaz, neler olmaz. İşin içinde geleyim mi, gelmeyeyim mi de vardır. Bunu için evvela sol göz kırpılacak. Anlaşılmadı mı ne dersin makamında kafa silkinti suretiyle sallanacak. Sana hasret kaldım yerine avuç koklanacak. Kıskanıyorum manasına mendil ısırılacak. Bayıldım, efendim, bu ne zerafet bu ne güzellik nüktesini sarfetmek için birdenbire arabanın arkasına yaslanılacak.
Yayaları sormayın. Onlar çimdik, elleme, omuz vurma, mendil kapma,şemsiye çekme, yolu kapama, yüz kızartma, elmasım, iki gözüm, ah canım, sen benim olsam, ben senin olsam, ne de şık, varda, destur gibi söz atmalarla mutlu oluyorlar. Bir eğlence, bir eğlence ki tarif kabul etmez…”
“ Aşk postacıları devrede “
Evet, Ramazan gibi mübarek bir ayda bile çapkınlık yapmadan duramayan eski İstanbul Efendilerinin işi pek zordu. Hele hele, önünde fener tutan uşağı, ardında bir dudağı yerde, bir dudağı gökte devasa arap bacı ile yüreyen hanımlara yaklaşmak kolay iş değildi. Hanımını her türlü tehlikeye, çapkınların aşk saldırılarına karşı korumayı görev bilen arap bacı mevsimine göre elinde taşıdığı baston ya da şemsiyeyi sevdalının başına indiriverirdi. Bu “ Aşk gazileri “ başlarına inen sopaların sersemliği içinde, kalabalığın arasına karışarak kaybolmaya çalışırlardı. Ancak talihli olanlar da yok değildi. Bir hareket bir işmarla beğenildiğini anlayan kişi, hanımı konağına kadar izler, böylece nerede oturduğunu anladıktan sonra o dönemin “ Aşk postacısı “ olan bohçacı kadınları devreye sokardı.
Bohçacı kadınlar, günümüzün APS ( Acele Posta Servisinden ) bile hızlı çalışırlardı. Sevdalının özene, bezene yazdığı name’yi ( Mektubu ) göğüslerinin arasına sıkıştırıp, bohçasını sırtladıktan sonra köşkün, ya da konağın yolunu tutardı Onlara köşklerin, konakların Harem daireleri daima açıktı. Bohçacı, Çin’den, maçinden geldiğini iddia ettiği parlak kumaşları hanımlara gösterirken, kaşla göz arasında küçük hanımın eline mektubu sıkıştırıverirdi. Genç kız, yürek heyecanları arasında odasına çekilip mektubu birkaç kez okur, sonra cevabını yazardı.Burada aşk postacısı yine devreye girmekte, mektubu tez elden sahibine ulaştırmaktaydı. Bunun karşılığında aldığı altınlar ise, kumaş satışından gelecek paranın kat kat üstündeydi.
“ Ulan Karı, seni boşadım “
Şehzadebaşı gezintilerinde meydana gelen olaylar yüzünden bir ara atlı arabaların buraya girmesi yasaklandı, daha sonra bu yasak kaldırılarak bu kez kadınlara dolaşma yasağı konuldu. Bazı kadınların ise kocalarından habersiz buraya geldiklerini, bu yüzden kalabalık arasında tartışma ya da kavga çıktığını yine Ahmet Rasim’den öğreniyoruz. Ahmet Rasim, kendisini etkileyen bir olayı şöyle anlatıyor:
“ Şehzadebaşını ne zaman hatırlasam, Zeynep Hanım Konağı önünde başında siyah sarıklı taç, sırtında meşin kaplı zembil, görünüşüne göre Uzunçarşılı, seyrek sakallı birinin gidip dururken,birdenbire irkilerek kadının birine:
Ulan karı ben sana piyasaya çıkma demedim mi ? “ dedikten sonra başını kalabalığa dikerek “ Şahit olun ey ümmeti Muhammed ! Mübarek Ramazan-ı Şerif hürmetine ben bu karıyı 9 talak boşadım “ diye bağırdığı, bunun üzerine ihtiyarca bir kadının, herifin önüne dikilerek ‘ Hay Ramazanlar çarpsın. Ben de seni 19 talak boşadım, musibet sen de “ diye söylene söylene yürüdüğü gözlerimin önüne gelir.”
Meddah ve eğlence yasağı
En parlak dönemlerini 19. yüzyılın sonlarında yaşayan Şehzadebaşı ve Direklerarası, daha gerilere gidildiği takdirde 1812 Ramazanında çıkarılan yasakla bir süre tüm özelliklerini yitirmişti. Bunun nedeni, o yıl şehirde görülen korkunç veba salgınıydı.Bir türlü önü alınamayan ve hızla gelişen salgın sırasında hergün ölenlerin sayısı bir ara 300 ‘e kadar çıkınca Sultan II. Mahmut, hastalığın daha da yayılmasını önlemek amacıyla, insanların bir araya gelip toplandığı, eğlendiği yerlerde her türlü eğlenceyi yasakladı.Bu yasak, çalgılı kahveleri, Meddah ve Karagözü de içine alıyordu. Salgın önlendikten sonra yasağın kaldırılmasıyla yine kentin eğlence merkezi haline geldi.
O yıllarda Padişahın huzurunda sanat icra etmek zor ve tehlikeli
“ AYA BAK, HAVAYA BAK / KARŞI Kİ TAVAYA BAK
- Sultan Abdülhamit’in huzurunda Karagöz oynatan Mehmet Efendi, şarkıyla oyuna girecekti. Şarkı ya da tekerleme ! Aya Bak, yıldıza bak / şu karşıdaki kıza bak / şu karşıdaki kıza bak “ şeklindeydi. Mehmet Efendi Aya bak derken biran durakladı. Diğer bazı kelimeler gibi yıldız kelimesinin kullanılması yasak, ağza alınması suçtu.
- Mehmet Efendi, Abdülhamit’in perde aralığından kendisini izlediğini görünce bir anlık duraksamadan sonra … havaya bak / karşı ki tavaya bak “ diye devam etti. Bu olayı kimse fark etmedi ama o gece Mehmet Efendi için zor bir gece oldu. Oyunu bittiği zaman kan ter içinde kalmıştı.
- Ama bazı sanatçılar Mehmet Efendi kadar şanslı değildi. Örneğin Orta oyununda kavuklu rolüne çıkan Abdi Efendi. Abdülhamit’in izlediği oyun sırasında, ayağından çıkmayan çizmesi için ” Neden çıkmasın. Bu maliyenin verdiği maaş değil ya ? “ deyince ortalık bir anda buz gibi oldu. Padişah, Abdi Efendi’nin memur maaşlarının geç verilmesini eleştirdiğini anlamıştı. Abdi Efendiye kesilen ceza, uzunca bir süre saraya çağrılmamak ve Padişah ihsanından yoksun bırakılmak oldu.
O zamanlar Karagöz, yalnız halkın değil saray erkanının da ilgi gösterdiği oyunlar arasında yer alıyordu. Bazı ramazan geceleri, ünlü Karagözcülere Sarayda, Hünkarın huzurunda Karagöz oynatacağı tebliğ edilir, bu emir hem sevince, hem de tasaya yol açardı. Sevinirlerdi çünkü Müslümanların halifesi, koca bir imparatorluğun sultanına karagöz oynatmak onlar için bir onurdu. Tasalandıkları da olurdu çünkü oyun sırasında istemeden ağızlarından kaçıracakları bir söz beklenmedik acı sonuçlar doğurabilir, takdir beklenirken sürgüne, ya da zindana düşebilirlerdi. Hele gelmesini emreden Padişah Sultan II. Abdülhamit olursa…
Sultan II. Abdülhamit döneminin ünlü karagözcülerinden Hayali Mehmet Efendi, saraya çağırıldığını öğrenince en temiz elbisesini giyerek takımlarını topladı. Yıldız Sarayı’na gitti. Perdeyi kurdu. Saray erkanı toplanmış, oyunun başlamasını bekliyordu. Sultan Abdülhamit ise bu gösteriyi bir perdenin arkasından izleyecekti.
“ Aya bak, yıldıza bak “
Oyuna bir şarkıyla giriliyordu. Mehmet Efendi “ Aya bak yıldıza bak/ şu karşıdaki kıza bak” diye okuyacaktı. Tam aya bak dediği anda biran durakladı. Bilenler bilir, biz bilmeyenler için söyleyelim o dönemde burun, yıldız, Hürriyet, Adalet,eşitlik gibi kelimelerin değil kullanılması, ağza alınması bile yasaktı. Mehmet Efendi, durduğu anda perde aralığından bakan Sultan Hamit’le gözgöze gelmez mi? Tüm heyecanını yenerek, biranlık duraksamadan sonra şöyle devam etti:
“ Aya bak, havaya bak / Karşı ki tavaya bak “
O gece Mehmet Efendi için sınav olmuş, bu sınavı başarıyla atlatan sanatçıya Padişahın ihsanı olarak altın verilmişti.
TAMBURİ OSMAN BEYİN PANTOLONU
Dönem yine Sultan Hamit devridir… Bu kez hayalci Rıza Efendi Sultanın huzurunda Karagöz oynatmakta, kendisine Muzakai Hümayun mensuplarından Tamburi Büyük Osman Bey defle eşlik etmektedir.
Hayalci Rıza Efendi, Klasik Karagöz- Hacivat konuşmasını oyun sırasında değiştirir. Hacivat Karagöz’e “ Bir döner, bir daha dönmez, nedir bil bakalım “ diye bir bilmece sorar… Karagöz düşünür, taşınır çeşitli cevaplar verir ama bilemez. Sonunda “ O dediğin Tamburi Osman Bey’in pantolonudur deyince Hacivat “ Aferin, şimdi bildin “ der.
Bu konuşmadan Tamburi Osman Bey’in büyük maddi sıkıntı içinde olduğunu, bu yüzden ters yüz edilmiş pantolon giydiğini anlayan Sultan Abdülhamit, daha sonra kendisine çeşitli ihsanlarda bulundu. Rıza Efendi’nin uyanıklığı, kendi başına kalsa Sultan Abdülhamit’e asla derdini açmayacak olan Tamburi Osman Bey’in işine yaramıştı.
Padişahın huzurunda kırılan pot
Ama her sanatçı, bu kadar şanslı değildi… Padişahın huzurunda istenmeden söylenen bir söz, ya da ağızdan kaçırılan bir tekerleme yüzünden güç durumda kalan, Padişahın ihsanından ve iltifatından yoksun bırakılan sanatçılar da vardı. Örneğin Orta oyununda kavuklu rolüne çıkan Abdi Efendi.
Şimdi onun bir süre saraya çağrılmamasına ve itibar kaybetmesine yol açan olayı kısaca anlatalım:
Abdi Efendi, Kavuklu rolünde Ortaoyununa çıkmıştı. Padişahın da izlediği oyunun bir yerinde rol icabı uşak, çizmelerini ayağından çıkaracaktı. Uşak, çizmeye asıldı, uğraştı, didindi ama nafile… Kan ter içinde kalıp “ Çıkmıyor ustam “ deyince Abdi Efendi biran bile düşünmeden cevabı yapıştırıverdi :
“ Fesuphanallah… Neden çıkmasın ? Bu maliyenin verdiği memur maaşı değil ya ?
Hemen o anda da kırdığı potu anladı. O sıralarda memur maaşları geç verilmekteydi. Abdi Efendi içinden dövünüyor “ Hay dilim kopaydı da söylemez olaydım “ diye düşünüyordu ama ne çare iş işten geçmişti bir kez.
Cezası uzunca bir süre saraya davet edilmemek ve Padişah ihsanlarından yoksun bırakılmak oldu.
Evet, o dönemde Padişah huzurunda sanat icra etmek hem zor, hem de tehlikeli işti.
Yazan: Ertan Ünal
X x x x