20 Eylül 2004
Ertan ÜNAL
İSTANBUL’DA ZEPLİN HEYECANI
Almanların ünlü “ Glaf Zeppelin”i 1929 yılı Mart ayı sonunda şark seyahatine çıkarken İstanbul üzerinden geçeceği de açıklanmıştı. Bu haber İstanbul’da büyük bir heyecan yarattı, gündemi değiştirdi. Kente gelen davetsiz konuk Troçki de unutuldu, Boğaza Tuna nehrinden gelen buzlar da… İstanbullular üç gün boyunca zeplin’le yattı, kalktı, gökten gelen her motor gürültüsünde sokaklara, meydanlara döküldü… Bu yoğun ilgiye karşılık zeplinin de onlara bir sürprizi vardı.
İstanbul, 1910 yılınınMayıs ayında dünyayı ziyareti her yerde olduğu gibi kentte de büyük korku ve paniğe yol açan Halley kuyruklu yıldızının gelişinden 19 yıl sonra bir başka gök cismini karşılamaya, daha doğru bir deyişle görmeye hazırlanıyordu. Ama bu kez, bu bekleyişte korku yoktu, korkunun yerini merak ve heyecan almıştı.
1910 yılında İstanbul’da konuşulanlar, dünyanın çeşitli yerlerinde konuşulanlardan farklı değildi. Büyük bir hızla yaklaşmakta olan Halley kuyruklu yıldızı dünyaya çarpacak, bu ise dünyanın ve insanlığın sonu olacaktı. Kutsal kitaplarda söz edilen kıyamet buydu işte… İstanbul’da daracık sokakların iki yanında yer alan ve birbirine yaslanarak ayakta durmaya çalışan cumbalı, eski ahşap evlerden, tulumbacı kahvelerine, sadrazamlık katından saraya kadar heryerde aynı şeyler konuşuluyor, korkudan gözler büyürken, kulaktan kulağa fısıldanarak tüm şehre yayılan söylentiler yüreklerdeki korkunun daha da artmasına neden oluyordu. Bu konuşmalar uzayıp giderken, son anda günahlarını itiraf edenler, birbirine söyledikleri yalanları açıklayanlar, yok değildi. Bunu yanı sıra kimileri vasiyetnamelerini yazmış, kimileri Halley’in dünya’ya çarpması sırasında denizlerin yükseleceği, her tarafı suların basacağı söylentisiyle bahçelerine sandal hazırlatmıştı. Kimileri de kapıyı, bacayı kapatıp kendilerini evlerine hapsetmiş, gökten gelecek ölümü beklemeye koyulmuşlardı.
BOŞUNA KORKMUŞLARDI
4 Mayıs 1910 gecesi beklenen gerçekleşmedi! Dünya Halley kuyruklu yıldızının milyonlarca kilometreyi bulan kuyruğunun içinden sağ salim geçmiş, kimsenin burnu bile kanamamıştı. Korkular, Paris, Viyana, Berlin gibi kentlerde yerini çılgınca eğlenmeye bırakırken, İstanbul’da da şükür duaları ediliyordu. Bu olay, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın usta kalemiyle yazdığı “Kuyruklu yıldız altında bir izdivaç “ adlı romanda ebedileşti.
Ve şimdi bu olayın üzerinden yıllar geçtikten sonra İstanbul’un gündeminde yine bir ziyaret vardı. Ama bu kez gelen, ‘ Asrın harika buluşu ‘ olarak nitelenen hava gemisi Zeplin’di.
İstanbul’un şiddetli bir kış yaşadığı günlerde Almanya’dan gelen ve tüm büyük gazetelerin manşetten verdiği haber birden halkın gündeminde ilk sırayı aldı. Stalin yönetimince Sovyetler Birliğinden sürgün edilen eski savaş komiseri Troçk’inin İstanbul’a gelişi, Boğaziçi’nin Tuna’dan gelen buzlarla kaplanması, günler süren kar yağışı, hepsi ilginçliğini yitirdi ve yerini Zeplin aldı.
İSTANBUL’UN ÜSTÜNDEN GEÇECEK
“ Zeplin Şark seyahatine başlıyor “ , “ Zeplin üstümüzden geçecek” “ Zeplin İstanbul afakında (ufkunda) bir cevelan yapacak (dolaşacak ) “ gazetelerde yeralan bu başlıklar halkın merakını büsbütün körüklüyor, yine 19 yıl önce olduğu gibi mahalle kahvelerinden, evlerdeki ‘ gün’lere, resmi dairelerden okullara kadar heryerde bu konu konuşuluyordu.
Neydi Zeplin? Gazeteler anlata anlata bitiremiyorlardı. Zeplin demek, idare edilebilen, güdümlü balon demekti. İlk kez Graf Von Zeppelin tarafından yapılmış, gelişmiş modelleri Birinci Dünya Savaşı’nda da kullanılmış, yolcu taşımacılığında da başarılı hizmetler vermişti. İstanbul üzerinde bir tur atması beklenen Graf Zeplin ( Kont Zeplin ) ise türünün en gelişmiş modeliydi. Zeplin’in yolcuları arasında daha sonra yer alan yazar Yunus Nadi Bey’in ifadesine göre “ 28 köşeli puro “ şeklinde olan bu hava taşıtının boyu 236 metreydi ve her türlü konforu haizdi. Daha önce başarılı bir Amerika seyahati yapmış, Atlantiği bir sorun çıkmadan aşmıştı. Şimdi ise Şark seyahatinden sonra bir dünya turuna hazırlanmaktaydı.
GAZETECİLER SEFERBER OLDU
Zeplinin geleceği öğrenilir öğrenilmez, dönemin ünlü gazete fotoğrafçılarından Selahattin Giz, Ali Ersan, Faik Şenol ve Hilmi Şahenk kendilerine üs olarak tarihi Beyazıt Yangın kulesini seçmişler, bakımsızlıktan dökülmekte olan 180 basamağı korku ile çıkarak, yerden 85 metre yükseklikteki taraçaya yerleşmişlerdi. Bunun yanı sıra Galata Kulesi de hem gazetecilerin, hem de meraklıların akınına uğramış, gözler ufka kenetlenmişti. Soğuk nedeniyle dışarı çıkmak istemeyenler ise, evlerinde gökyüzünü en iyi görebilecekleri yeri seçip karargah kurmuşlardı!
Dolmabahçe yokuşu başında ise, dededen kalma ayaklı dürbünleri temizleyip servise hazır hale getirenler yeralmıştı. Zeplini, dürbünle izlemek isteyenler 10 kuruşu bastırıp bakabilecekti. Yeter ki zeplinin gelişi ertelenmesin!
Verilen bilgiye göre zeplinin gelişi ancak hava koşullarının kötüye gitmesiyle ertelenebilirdi. Beklenmedik bir fırtına, yoğun kar yağışı gibi nedenler zeplinin gelişine mani olabilirdi. Böyle bir tehlike olup olmadığı öğrenmek istiyenler Kandilli Rasathanesini telefon yağmuruna tutuyor, o dönemin Ahmet Mete Işıkara’sı olan rasathane Müdürü tatlı dilli Fatin Hoca’dan cevap bekliyorlardı. Fatin ( Gökmen ) Hoca da onlara müjde sayılabilecek sözler söylüyordu… Zeplinin gelmesi beklenen sürede hava açıktı. Suhunet (sıcaklık ) sıfır dereceye kadar düşecekti ama kar yağışı beklenmiyordu.
Graf Zeplin’in İstanbullulara küçük bir sürprizide olacaktı. Balon İstanbul üzerinden geçerken, Alman gazetelerinin İstanbul temsilcisi M. Feldmann için aşağıya küçük bir paket atacaktı. Artık Kadıköy’e mi düşer, Karaköy’e mi bilinmez, Bu paketi bulup Cihangir’de üzerinde yazılı adrese götürene “ yüklü “ bir mükafat verilecekti. Paketin denize düşmesi halinde ne olacağı bilinmiyordu ama bu yüklü mükafat açıklaması çoğunluğu işsiz, güçsüz takımından birçok kimsenin gözlerini kamaştırmıştı. Bu paket, talih kuşu gibi kimin başına konacaktı acaba ?
ZEPLİN YOLDA
Beyazıt ve Galata Kulesi’nde “ Zeplin nöbeti” tutanlar soğuktan buz keserken, ajanslar zeplinle ilgili haberleri geçmeye devam ediyorlardı. Almanya’da Konstans gölü sahilindeki Fridrishafen’deki alandan havalanan Dr. Eckener yönetimindeki zeplin 25 Mart günü öğleden sonra saat 3’te Roma, daha sonra da Napoli üzerinden geçmiş, her iki kentte de balkonlara, damlara, sokaklara çıkan halkın coşkun tezahüratıyla karşılanmış, – Zeplindekiler duysun duymasın – aryalar, operalar söylenerek uğurlanmıştı. Aryalara taşıtların klakson, vapurların düdük sesleri karışmış, zeplin kentlerin üzerinde bir cevelan yaptıktan ( dolaştıktan ) sonra uzaklaşmıştı.
Yolcuların arasında Zeplin’in mucidinin kızı Kontes Brandenstein Zeppelin’le , İngiliz gazeteci yazar leydi Drumund Hey’in de bulunduğu zeplin Akdeniz’e doğru inerken, İstanbul’daki sabırsız bekleyiş son haddini bulmuştu. Zeplin İstanbul semalarına girdiği anda, bir tayyare filosu tarafından karşılanacak, vapurlar düdüklerini, kara taşıtları klaksonlarını çalacaktı.
“ ZEPLİN YERİNE KRUVAZÖR GELDİ “
27 Mart Çarşamba günü yayınlanan gazeteler zeplinin sabah saat dokuzda İstanbul’un üzerinden geçeceğini bildiriyorlardı. Ama verilen saatte sokaklara çıkan halk gökyüzünde hiçbir şey göremedi. Zeplin gecikmişti.
Aynı gün saat 15.00 sıralarında tüm şehir top atışlarıyla sarsılınca Resmi daireler, okullar, evlerde olanlar hemen hepsi “ Zeplin geldi “ diye heyecanla sokaklara, sahillere döküldüler. Elverişli yeri olanlar damlara çıktı. Sabırsız bakışlar, ufku taradı. Ama kimse yine bir şey göremedi.
Oysa o sırada Amerika Açık Deniz Filosundan Raleigh kruvazörü resmi bir ziyaret için İstanbul Limanına girmekteydi.Gemi şehri top atışıyla selamlarken, herkes top atışının zeplinin geldiğini haber vermek için yapıldığını zannetmiş, bu nedenle sahillere çıkmıştı. Ama bunun bir yararı da olmuştu. Konu kruvazörün mürettebatı daha sonra kendileriyle görüşen gazetecilere “Dünyanın dört bir yanını gezdiklerini, ilk kez böylesine büyük bir kalabalık tarafından karşılandıklarını “ açıklıyorlardı. Sahillerdeki halk onlara bu izlenimi vermişti !
GÜNLÜK YAŞAM SÜRERKEN
Zeplin’i beklerken, günlük yaşam da olağan akışıyla sürüyordu hiç şüphesiz… Ama ‘ Zeplin ‘ adının karıştığı bazı olaylar da gazetelere geçiyordu.
Otomobiliyle Galata Köprüsünden geçmekte olan bir şahıs, işittiği motor gürültüsü üzerine ‘ Zeplin’in geldiğini ‘ zannederek başını havaya kaldırmış, tam bu sırada karşıdan karşıya geçmekte olan bir şahsa çarparak bacağının kırılmasına yol açmıştı.
Mart ayazında üşümemek için birkaç kadeh içki içtikten sonra akşam dama çıkarak ‘ Zeplin’i ilk gören ve mahalleye haber veren kişi olmak ‘ isteyen bir şahıs da damdan düşmüş, olayı kol ve bacaklarındaki kırıklarla atlatarak ölümün eşiğinden dönmüştü.
İstanbul’un çok tanınmış bir okulunda – haberde okulun adı verilmiyordu – cereyan eden olay ise bir öğrencinin okuldan uzaklaştırılmasıyla sonuçlanmıştı. Okulun son sınıf öğrencileri, derse giren öğretmenlerinden zeplini görmek için taraçaya çıkma izni istemişlerdi. Öğretmen “ motor sesi duyulur duyulmaz birlikte dışarı çıkarız” cevabını vererek derse devam etmiş, kısa bir süre sonra da motor sesi duyulmaya başlanmıştı. Ama ses, gökten değil de sınıfın içinden geliyor gibiydi. Öğrenciler “ Hocam Zeplin geldi “ diye ayaklanırken, öğretmen hepsini susturup , yerine oturtmuş, motor sesi çıkaran öğrenciyi eliyle koymuş gibi bularak disiplin kuruluna vermişti. Disiplin kurulu’nun cezası ise okuldan uzaklaştırmaydı.
ZEPLİN KAYIP !
28 mart gününe ilişkin Cumhuriyet Gazetesi’nde Zeplin’le ilgili şu haber yeralıyordu:
“ Balon hepimizi şaşırttı ! Gelip gelmeyeceği hakkında hiçbir yer müspet malumat ( olumlu bilgi ) vermiyor. Halkın sabahtan akşama kadar büyük meydanlarda, damlarda, hatta yangın kulesindeki bekleyişleri boşa gitmiştir.
Yeşilköy’den fasıla ile uçan uçaklar ufuklarda zepline benzer birşey göremeyerek istasyonlarına avdet etmişlerdir.
Gazetemiz, zeplin rakipleriyle ( yolcularıyla ) muhabere imkanı aramış, Büyükdere telsizi vasıtasıyla ‘ İstanbul’da çıkan Cumhuriyet Gazetesi Zeplin rakiplerine ( Yolcularına ) iyi seyahat temenni eder “ mealinde mesaj çekmiş, ancak bir cevap alamamıştır. “
Zeplin, en son kutsal şehir Kudüs üzerinde görülmüş, daha sonra bağlantı kesilmişti. Kudüs’ten sonra dönüş yolculuğuna başlayan zeplin’in Akdenize, ya da Anadolu’nun ücra bir köşesine düşmüş olması ihtimali herkesin tüylerini ürpertiyordu. Böyle bir durumda bir kişinin kurtulması bile olanaksızdı.
Bir gün sonra durum aydınlandı. Zeplin, Akdeniz üzerinden uçarken, rotasını değiştirmiş, önce Atina Üzerinde dolaşmış, daha sonra İstanbul’a doğru hareket etmişti. Ancak şiddetli “ Muhalif rüzgarlar “ ilerlemesini engellediğinden geri dönmek zorunda kalmış, Atina üzerinde bir tur daha attıktan sonra Dalmaçya sahillerini izleyerek üssüne gitmeye başlamıştı.
İstanbulluların tüm bekleyişi boşa gitmişti ! Muhalif ( Aykırı, karşı ) rüzgarlar da tam esecek zamanı bulmuştu… O Mart soğuğunda zeplini beklerken kaç kişinin hastalandığı ise bilinmiyor.
“ ZEPLİN TAKSİM’E İNİYOR ! “
Zeplin’den iyice umudu kesenlerden AKŞAM Gazetesi okurları, 1 Nisan günü gazetelerinde okudukları haberle şaşırdılar. Haberde, zeplinin yeniden rotasını değiştirip İstanbul’a geleceği, saat 3 ile 4 arasında Taksim Meydanı’na iniş yapacağı, iki hanım yolcuyu indireceği bildiriliyordu. Gazete haberi çok emin kaynaklardan aldığını, sağlam olduğunu bildiriyordu. Bu inandırıcı haber üzerine birçok kişi Taksim’e gitmeye karar verdi.
O gün Cumhuriyet Gazetesi’nde de ilginç bir haber vardı. Limanda konuk olarak bulunmakta olan Amerikan kruvazörü personeli denizde zıpkınla yaraladıkları bir aygırı yakalamışlardı. Gemi Komutanı Amiral Dayton, yaralı deniz aygırını Türk- Amerikan dostluğunun nişanesi olarak Bahriye komutanlığına hediye etmiş, Aygır geçici olarak Kabataş iskelesindeki kayık bağlama yerine konulmuştu. Deniz aygırı tedavi edildikten sonra – Bir hayvanat bahçesi olmadığından – Haliç’e nakledilecekti. Hayvanları Koruma Cemiyeti, haberi alır almaz deniz aygırının bakımını üstlenmişti…
İki haberi birden okuyanlar, bir taşla iki kuş vurmayı, hem de çoluk çocuk Taksim’e ve Kabataş’a gitmeyi düşündüler. Balonla sevabına bir iki tur attırırlarsa İstanbul’u havadan görme imkanı doğabilirdi. Deniz aygırı ise çocuklar için iyi bir eğlence kaynağı olacaktı. Meraklı gözlerle dışarı bakanlar tek bir bulut bile olmadığını gördüler. Hava, zeplinin inişi için mükemmeldi.
O gün, yeni alınan 4 otobüsle Beyazıt – Taksim seferleri de başlamış bulunuyordu. Otobüslere doluşanlar Zeplin’in geliş saatini kaçırmamak için önce Taksim’in yolunu tuttular.
ACI SÜRPRİZ
Henüz düzenlenmemiş olan Taksim Meydanı’nda bir hayli kalabalık vardı. Ama bu konuda bilgili kişiler, bazı eksikliklerin olduğunu hemen fark ettiler. Örneğin Zeplinin ineceği yerle ilgili hiçbir hazırlık yapılmamıştı. En azından iplerinin bağlanacağı direkler bile dikilmemişti. Sonra böylesine önemli konukları karşılamak üzere şehir temsilcilerinin de burada bulunması gerekmezmiydi? Vali ve Belediye başkanı neredeydi ? Bu tip törenlerde alışılan bando da yoktu ortalıkta…Saat 16.00’yı geçip Zeplin görünmeyince bunun 1 Nisan şakası olduğunu anladılar.
Üşümüş, ayakları donmuş, devamlı yukarı bakmaktan boyunları tutulmuş, kızgın kitlenin bir bölümü “ Zararın neresinden dönülse kardır. Bari gidip Kabataş’taki deniz aygırını görelim “ dediler. Orada da kendilerini sabahtan beri gelen binlerce kişiye dert anlatmaktan çıldırma raddesine gelmiş bir görevli karşıladı “ Ne aygırı kardeşim, Vallahi de yok, billahi de yok… “diye bağırıyordu. Bu da dönemin en ciddi gazetesi Cumhuriyet’in nisan balığıydı !
Cumhuriyet muhabiri Kabataş’ta halkın tepkisini izledikten sonra gazeteye dönmek üzere bindiği tramvay’da aldatılanlardan iki kişinin konuşmasına tanık oldu. Öfkeli genç yanındakine şöyle diyordu:
“ Sanki hergün yazdıkları yalanlar yetmiyormuş gibi bir de Nisanın ilk günü böyle küçücük yalanlar uyduruyorlar ! “
‘ Küçücük yalanlar “ sözleri gazetecinin gülümsemesine yol açmıştı. “ Bir de Vakit Gazetesi’ni görselerdi “ diye düşündü. Vakit, okurlarına nisan balığı olarak birinci sayfada 8 sutuna manşet bir haber sunmuştu: İngiltere. Amerika ile harbe girdi”. Bununla da yetinmeyen gazetenin birinci sayfasında yer alan haberlerden dördü de yalandı !
Zeplin öyküsü ile başlayan gelişmeler, 1 Nisan şakasıyla sona ermiş, İstanbullular yeniden günlük, monoton yaşamlarına dönmüşlerdi…
1929 MART’INDA İSTANBUL’UN GÜNDEMİ
“ POLİSLERİMİZ UÇACAK ! “
Emniyet Müdürlüğü, teşkilat için takiplerde kullanılmak üzere tayyare almaya karar verdi. Alınan bu kararı, dönemin büyük gazetelerinden Akşam okurlarına şöyle duyuruyordu: “ Polis Müdürlüğü polislerimizi uçurmaya karar vermiş. Yani zabıta cürüm (suç) sahiplerini Avrupa ve Amerika’da olduğu gibi tayyare ile takip edecek. Fena fikir değil. Ama bizde Allaha şükür tayyareli haydutlar yok ki polisler tayyare ile takiplerine çıksınlar. Yerde dolaşan cürüm sahiplerini ise gökte aramaya hacet yok. Binaenaleyh tayyareli polis, yahut gökyüzü zabıtası asayişten ( güvenlikten) ziyade spor itibariyle mühim bir teşebbüstür. ( Girişimdir) Yalnız polislerimiz göklerde dolaşırken hırsızların da evlerimizde dolaşmasından korkulur! “
X TİYATROLAR UCUZLUYOR
Şehrin Beyoğlu yakasından sonra Şehzadebaşı’ndaki sinemaların da sesli film oynatmaya başlatması nedeniyle müşterileri azalan tiyatrolar fiyat indirimine giderek girişleri 9 kuruşa düşürdüler. Halkın, sesli filme rağbetinin giderek artması yüzünden bu yola başvurduklarını söyleyen tiyatrocular yine de istenen sayıda müşteri toplayamamaktan yakınıyor. Tiyatrocuların bu hamlesine karşılık , sinema işletmecileri de iki sesli filmin yanı sıra kanto, raks, monolog, taganni’yi de (makamla okuma) programlarına aldılar. Sinemalarda duhuliye (giriş) ücreti, programına göre 15-20 kuruş arasında değişiyor.
X MİLLET MEKTEPLERİNE BÜYÜK İLGİ
Halka yeni Türk harflerini öğretmek için açılan “ Millet Mektepleri” ne ilgi her geçen gün biraz daha artıyor. Kurslara özellikle her yaştaki kadınların rağbet ettiği belirlendi. İstanbul’da açılan 2655 Millet Mektebi’ne 55 bin 106 kadınla 49 bin 352 erkeğin devam ettiği tespit edildi. Kursların bitiminde yapılacak imtihanda başarı olanlara birer şahadetname verilecek. Yeni harfleri bir yıl içinde öğrenemeyenler devlet memuru olamayacak.
1929’UN GÜNDEMİ
ŞİŞMANLARA “ KÖTÜ “ HABER
İstanbul ile Brindizi arasında işleyen tayyare ekspresinde yolculardan kilolarına göre ücret alınacak. Şirket, deniz tayyaresine alınacak yolcuların 70 kilodan fazla olmamasına dikkat ediyor. Bu sikleti tecavüz eden yolculardan kilo başına bağaj ücreti alınmaya başlandı. Şirket fazla kilo için eşya tarifesi tatbik ediyor. Karar, halk arasında tenkitlere yol açtı.
DOLAR 208 KURUŞA ÇIKTI
Dolar ve İngiliz Lirasındaki yükseliş devam ediyor. Hafta başında sabah 200 kuruştan açılan bir Amerikan Doları, bir iki saat içinde 8 kuruş gibi önemli bir tereffu ( Yükselme ) göstererek 208 kuruşa çıktı. İngiliz Lirası ( Sterlin ) de 6,5 kuruş gibi mühim bir artışla onu takip etti. İngiliz 1033,5 kuruştan kapandı. Altında yükselmeye devam ederek 904 kuruşta kapandı. Şimdi herkes soruyor: Bu tereffu’nun ( yükselişin ) sonu ne olacak ?
GRAF ZEPLİN’LE 49 SAAT YOLCULUK YAPAN YUNUS NADİ ANLATIYOR
“ MÜNİH… MÜNİH DİYE BİR FERYAT KOPTU !
Cumhuriyet Gazetesi’nin sahip ve başyazarı Yunus Nadi ( Abalıoğlu ) Bey , 1929 yılının Ekim ayında Almanya’da bulunduğu sırada Graf Zeplin’le Balkanlar turu yapmış, izlenimlerini gazetesinde yayınladıktan sonra “ 49 saat Graf Zeplin’le havada “ başlığı altında bir kitapta toplamıştı. Yunus Nadi eserinde, Zeplin’in İstanbul üzerinde de bir tur atması için kaptan Dr. Eckner’i ikna etmeye çalıştığını, ancak bunun hava durumu ve programın bir gün uzaması nedeniyle gerçekleşmediğini belirterek şunları aktarmaktadır.
“….. İstanbul’u geçerken Zeplin’i baştan başa kızıla garkedecek kadar Türk bayrağını beraber alabilirdim. Cumhuriyetin bir ilavesini hazırlayarak semadan vatana kucak kucak savururdum. Telsizle Ankara’ya ve İstanbul’a telgraflar yağdırdım. Evimle, arkadaşlarımla radyodan konuşurdum. Hatta bütün vatana radyo ile hitap edebilirdim. Yukarıdan ben söyler, sonra söylenecekleri dinlerdim. “
SALONDA DİNLEDİK
“….. Merdivenden çıkarak salona dahil olduk ve evvela ortadaki koltuklara yerleşerek bir güzel istirahat ettik. Salon biraz küçük mikyasta (oranda) vapur salonu gibi bir şeydi. Şu farkla ki burada kanepeler, koltuklar ve masalar gayet dikkatli ve itinalı konulmuştur. Bize salonda yirmi otuz kişinin rahat yemek yiyebildiğini söylediler.
Salondan sonra geriye doğru bir dehliz vardır ki her iki tarafı keten perdeliklerden yapılmış kapılarla örtülüdür. Bunlar yatak odalarıdır. Her odada üst üste iki yatak, sandalye, koltuk, masa ve elbise dolapları vardır. Yatakların yataklı vagonlardakilerden uzun boylu farkını aramaya mahal yoktur.
Yatakları ihtiva eden koridorun nihayetinde tuvalet ve banyo daireleri vardır. Sanki bir otelde imişsiniz gibi bütün istirahat malzemeleri sağlanarak küçük miktarda da olsa şuraya, buraya, itina ile yerleştirilmişti. “
ZEPLİN HAVALANIYOR
“… Sisli bir hava içinde yükselmiştik. Otelden Zeplinin hangarına gidinceye kadar üç beş metre ilerisi görülmeyecek kadar bir sis gittikçe kesafet peyda etmişti. (yoğunluk kazanmıştı.) Zeplinin içinde hangardan çıktığımız zaman kuvvetli elektrik ziyaları altında bu sis nihayetsiz gümüş bir toz gibi yakınlarımızda dağılıyor. Biraz ileride ise beyaz duvar gibi yükseliyordu. Dört beş yüz metreye yükseldiğimiz zaman sis biraz hafifler gibi oldu. Gökte tek tük yıldızlar görünüyordu. Fakat aşağısı daha ziyade karanlık bir manzara almıştı. Fridrikshafen elektrik ziyaları buzlu camlar içindeymiş gibi pek donuk, adeta sönük görünüyordu. Konstans gölü kapkara bir sahra sayılabilirdi.Şimdi otalığa yalnız motorların gürültüsü hakimdi. “
600 METRE YÜKSEKLİKTE YEMEK
“… Zeplinde yemekler mükemmeldi. Evvela bir ördövr. Balıklar, pastırmalar, salatalar, yumurtalar ila… Sonra bir çorba, sonra mükemmel sıcak bir et. Yanında laakal (en azından ) üç türlü sebze . Patates, bezelye, fasulye. Sonra ister sade, ister karışık bir komposto. Sonra kahve. Yemekte şarap içmek isteyenler diledikleri şarabı intihap ( seçer ) ve talep edebilir. Beyazı, kırmızısı, Alman’ı, Fransız’ı, şampanyası hepsi var. Yemek seyahat ücretine dahildir. (600 Mark) şarap içilirse onun bedeli ayrıca verilmek lazım gelir. “
MÜNİH IŞIKLAR İÇİNDEYDİ
“ … Güney Almanya’nın bu büyük şehri farkolunur farkolunmaz salonda “ Münih… Münih “ diye bir feryattır koptu. Artık herkes pencerede idi. Bir taraftan motorların gürültüleri bize seyir halinde bulunduğumuzu hissettiriyordu, diğer taraftan nurlara müstagrak (nura batmış, nurla dolu ) kocaman bir şehir bir nur ve ziya sahası halinde altımızdan aksi istikamete kayıyor gibi görünüyordu. Münih’in tam üstünden geçtik. Şehir, ancak elektrik ziyalarının çizdiği nurani hatlarla farkolunuyordu. Elektrik ziyaları bilhassa sokaklar boyunca uzayarak Münih’i küçük yüzlerce pırlanta gerdanlıkla süslemiş gibiydi. Karanlıkta yalnız ziyaları ile farkolunan kocaman bir şehir, zaman zaman insana çok yıldızlı bir semanın fevkine (üstüne), yükselmiş hissini veriyordu. “
UYKU ZAMANI GELİNCE…
“…. Salonda her şeyi görmeye, mümkünse hiçbirşeyi kaçırmamaya azmetmiş yolcular hep boyunlarında dürbünler dolaşıyorlar, kah pencerelere abanıyorlardı. Kadınlar daha meraklı görünüyorlardı. Bunlar içinde saatlerce başlarını pencereden çekmeyenler vardı. İnsburga’da gitsek, Viyana’ya da varsak göreceğimiz hep karanlıkları yırtan ziyalardan başka birşek olacak değildi. Kendi kendime ben gider yatarım dedim. Gittim, el çantamı açarak geceliğimi, terliklerimi çıkardım. Elbisemi gardroba asarak oraya konulan küçük aluminyum merdivenle yatağa çıktım ve uzandım. Kompartımanın kapısı kapalı. Elektrikler söndürdüm. Yalnız motorların muttarit ( sıralı, biteviye giden ) ve oldukça gürültülü akisleri seyahat halinde ve semada seyahat halinde bulunduğumuzu hatırlatabiliyordu. Bu da olmasa insan evinde yatağına yatmış gibi bir şey olacak.
Nihayet uyumuşum. Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. Telaşlı gürültülerle uyandım. Kompartımanın kapısı açık. dışarıda sür’atle gidip gelenler, hızlı hızlı konuşanlar var. Kompartımanın içindeki hareketten aşağıda oda komşum. M. Fetseher’in de bir şeyler yapmakta olduğu anlaşılıyordu. ‘ Ne var, ne oluyor ‘ diye sordum. Dışardan ‘ Vin… Vin … “ sesleri geliyordu. Oda komşum giyinmeye çalışırken “ Telaşa mahal yok. Viyana üzerine geldik de. Şehre bakacağız. Zatı aliniz gelmeyecek misiniz ? “ dedi ve kendini dışarıya dar attı…
SAATTE 128 KİLOMETRE HIZ YAPABİLİYORDU
21 GÜNDE DÜNYANIN ÇEVRESİNİ DOLAŞTI
İSTANBULLULARIN gelişini sabırsızlıkla bekledikleri, ancak hava şartlarının elverişsizliği yüzünden ziyaretin iptal edilmesi nedeniyle göremedikleri Graf Zeplin 9 Temmuz 1928 günü Almanya’da Friedrichshafen’de yapılan törenle hizmete girmişti.
Mucidinin adını taşıyan zeplin, türünün en gelişmiş modeli olup, “28 köşeli puro”ya benziyordu ve balonun büyüklüğü 105 bin metreküptü. 236,6 metre uzunluğunda 33 metre yüksekliğindeki balonun azami çapı 30,5 metre olup toplam 2650 beygir gücünde beş motoru bulunmaktaydı.
Deneme uçuşları sırasında Orta Avrupa ve Balkanlarda dolaşan Graf Zeplin ilk büyük seferini Amerika’ya yaptı. 11 Ekim 1928 sabahı 20 yolcu ve 40 mürettebatla yola çıkan Zeplin 15 Ekim’de Amerika’ya vardı. 111 saat havada kalan ve bu süre içinde 6200 mil kateden zeplindeki yolcular, bu sefer için 3000 dolar ödediler.
Amerika’da büyük ilgi gören Graf Zeplin 1929 yılında da 21 günde dünyanın çevresinde bir tur attı. Amerika’da New Jersey’den 7 Ağustos 1929 günü 37 mürettebat ve 16 yolcuyla havalanan zeplin bu yolculuk boyunca sadece üç kere yere indi. Sibirya üzerinden uçarak geldiği Japonya’nın başkenti Tokyo’da büyük ilgiyle karşılanan zeplin daha sonra okyanus’u aşıp Los Angeles’e iniş yaptı. Dünya turunun son durağı kalkış yeri olan New Jersey oldu. Dünya turu 21 gün 7 saat 26 dakika sürmüştü.
Graf Zeplin (Zeppelin) daha sonra seferden alıkonulduğu 1937 yılına kadar Frankfurt ile Rio de Janeiro arasında düzenli seferle yaptı. Gemiyle 5 hafta süren yolculuk, Zeplin’le yaklaşık 100 saate inmişti. Graf Zeplin’in 650 seferinde taşıdığı yolcu sayısı 18 bini aşmıştı…