Karagöz Modernize Edilemez!

Yazan: Ertan ÜNAL 1 Mayıs 1982

İkinci Padişah Orhan döneminden bu yana, yüzyıllardır saraylardan konaklara, kahvelerden özel meclislere kadar oynatıldığı hemen her yerde, çeşitli olaylar karşısında ince mizah anlayışını sergileyen, kâh düşündüren, güldüren Karagöz unutulmuşluğun, ilgisizliğin üzüntüsü içinde. Şimdi “Karagöz’ün hayal perdesi ha karardı ha kararacak. Başta kendi, sonra Hacivat ve Tuzsuz Deli Bekir’ler, Altı Karış Beberuhi’ler, Baba Himmet’ler öksüz birer çocuk gibi boyunlarını bükmüşler… Ve de bu vurdumduymazlık, böyle sürüp giderse, Karagöz ünlü tekerlemesini bu kez kendisi için söyleyip hayal perdesini kapatacak:

“Yıktın perdeyi eyledin viran, varayım sahibine haber vereyim heman!”

Henüz ortaokul sıralarında, küçücük bir öğrenciyken Karagöz’ün renkli dünyasına giren ve tam 75 yıldan beri bu ulusal gölge oyunumuza emek veren Karagöz sanatının en büyük ustalarından Ragıp Tuğtekin, “İlgisizlik yüzünden bu güzel sanatımız yok olma tehlikesiyle karşı karşıya… En kısa sürede Karagöz’ü yeniden ihya etmediğimiz takdirde bu gölge oyunumuz tarihleşecek!” diyor.

Oysa bir zamanlar Karagöz, nasıl da gözdeydi? Bugünkü gibi sinemaların, tiyatroların, televizyonun olmadığı dönemlerde, özellikle ramazanlarda halkın başlıca eğlencelerinden biri de Karagöz’dü. Ramazan geceleri bambaşka bir canlılığa bürünen Şehzadebaşı’nda ünlü ustaların oynattığı Karagöz’ü herkes zevkle izler, oyunlarında kendi yaşantısından örnekler bulurdu… Tıpkı meddah gibi, ortaoyunu gibi…

Ya şimdi? Yeni yetişen nesiller bu ulusal gölge oyunumuza ancak ansiklopedilerde, kitapçılarda rastlıyor… Bu sanata gönül veren, kendisini adayan ustalar birer ikişer sonsuzluğa göçerken Karagöz de zamanın akışı içinde giderek eriyor.


ORHAN DÖNEMİNDEN BU YANA KARAGÖZ

88 yaşında olmasına rağmen, Karagöz’ü anlatırken bir genç zindeliğiyle konuşan, Karagöz sanatının günümüzde yaşayan son temsilcisi Ragıp Tuğtekin bu ulusal gölge oyunumuzun doğuşunu şöyle anlattı:

“Sizin de bildiğiniz gibi, elimizdeki belgelere göre Karagöz, Orhan Bey döneminde doğmuştur. Karagöz’le Hacı Evhad (Hacivat) bu padişahın Bursa’da yaptırdığı caminin inşaatında çalışan iki işçidir. Biri taşçı, diğeri demirci ustası. Karagöz’le Hacivat çalışırken aralarında tuhaf tuhaf konuşuyorlar, gülüşüyorlar, diğer işçiler de onlara bakıyor, onları dinliyor. Tabii iş ilerlemiyor. Padişah bir gün cami inşaatına nezaret eden, hem de nakkaşlığını yapan Şeyh Küşteri‘ye ‘Niçin bu inşaat ilerlemiyor?’ diye sorar. Küşteri ‘Padişahım, burada Karagöz’le Hacivat isminde iki işçi var. Bunlar birbirleriyle konuşuyorlar, görüşüyorlar. Kendileri çalışıyor ama, diğer işçiler onlara bakıyor, onları dinliyor. İş bu yüzden geri kalıyor…’ diyecek olur.”

Orhan Bey çok kızar… Onun için önemli olan caminin sağlığında bitmesidir. Bunun için “Vurun bu iki işçinin boynunu!” der. Emir hemen yerine getirilir. Getirilir ama iş yine ilerlemez. Padişah, ikinci ziyaretinde bakar ki, buyruğuna rağmen işler yine geri kalmış… Caminin bu gidişle biteceği yok. Şeyh Küşteri’yi karşısına alıp sebebini sorar.

Küşteri’nin verdiği cevap ise çok ilginçtir: — “Padişahım, burada çalışan işçiler Karagöz’le Hacivat’ı çok severlerdi. Geceleri toplanıp onları dinlerlerdi. Böylece çalışma kudretleri artardı. Ama şimdi onların ölümüyle çok müteessir oldular.”

Orhan Bey yaptığı hatayı anlar. Ama artık çok geçtir. Bu yüzden “Sen ne yap, et bunların hevesle şu işe koyulmalarını sağla!” demekten başka söyleyecek bir şey bulamaz. Bu buyruk, Karagöz’ün doğuşunu sağlar. Küşteri perde kurar, arkasına meşale yakar. Bir rivayete göre Karagözle Hacivat tasviri yapıp bir rivayete göre de çarıklarını alıp perdenin arkasından işçilere oynatır… Hayret! İşçilere yeniden bir çalışma şevki gelmiş, inşaat hızlanmıştır!

Padişah, üçüncü ziyaretinde durumu gördüğü zaman çok memnun olur. Karagöz oyununu bizzat izledikten sonra da “Osmanlı Padişahlığı ilânihaye sürdüğü takdirde, bunların oyunu yasak edilmesin” buyruğunu verir.

Karagözcüler, İran’dan gelip Anadolu’ya yerleşen ve “Şeyhlik” payesi verilmiş olan Şeyh Mehmet Küşteri’yi pirleri sayarlar, hatta Karagöz perdesine “Şeyh Küşteri Meydanı” derler. Bu zatın mezarı Bursa’dadır ve taşından 1339 yılında, yani Orhan Bey zamanında öldüğü anlaşılmaktadır.


USTANIN ANILARI VE SANATIN İNCELİKLERİ

Ragıp Tuğtekin: “Ben, II. Abdülhamit’in son dönemlerine yetiştim. O devirde ortaoyunu, tiyatro yasak edilirdi, ama ata vasiyeti diye Karagöz’ün oynatılması yasaklanmazdı” diyor.

Ragıp Tuğtekin, Karagöz’ün gelişmesini ve en parlak çağlarını şöyle anlattı: — “Padişahın bu buyruğundan sonra Karagöz kısa zamanda halk arasında yaygınlaşmaya başlamış. Yalnız halk arasında değil, padişahlar da bu gölge oyununa ilgi göstermişler. Bu arada sarayda, padişahların huzurunda Karagöz oynatabilecek değerde sanatkârlar yetişmiş. Bunların en önemlileri IV. Murat’ın karagözcüsü Mehmet Çelebi, III. Selim’in karagözcüsü Kasımpaşalı Hafız, II. Mahmut’un karagözcüsü Sait Efendi… Aslında, sarayda, padişahın huzurunda Karagöz oynatmak hiç kolay bir iş değil. En küçük bir dil sürçmesi, sanatkârı güç durumda bırakabilir.”

Yıllarca Anadolu’nun çeşitli yerlerinde nahiye müdürlüğü yapan Karagöz’le henüz küçücük bir çocukken tanışmış. Beyazıt’ta komşuları Harbiye nezaretinde görevli Tecelli Bey, bir gece aralarında Ahmet Rasim, Mahmut Sadık ve Hasan Bedrettin bey gibi devrin ünlü kalem erbaplarının da bulunduğu topluluğa Karagöz oynatırken, küçük Ragıp ona yardımcı olmak istiyor ve hayal perdesinin arkasına geçiyor. Geçiş o geçiş.

Ragıp Tuğtekin Karagöz tasvirlerinin nasıl yapıldığını sorduk… Kendisi son yıllarda her biri 80-100 parçadan oluşan sekiz karagöz koleksiyonu yapmış, bunları başta Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere çeşitli kuruluşlar almıştı.

Tuğtekin: “Karagöz tasvirleri deve derisinden yapılır” diye anlatmaya başladı. “Neden deve derisi diye soracaksınız. Şeffaf olduğu için. Önce fırçayla deri temizlenir, camla pürtükleri kazınır. Daha sonra kalıba konulup belirli bir süre bekletilir. Deri dümdüz olduktan sonra kalıplara göre kesilir, aletlerle işlenir. Eskiden deve derisini Balıkesir civarındaki köylerden alırdık. Şimdi o da yok. Renkleri kök boya ile sağlardık. Şimdi kök boya da bulunmuyor. Diktiği bağırsak kirişiyle dikerdik. Onu da bulamadığımız için ‘kat-küt’lerden faydalanıyoruz.”


KARAGÖZ MODERNIZE EDİLEMEZ Mİ?

Karagöz doğduğu zaman, dünya XIV. yüzyılı yaşıyordu… Oysa bugün XX. yüzyılın son çeyreği içinde, insanoğlu’nun aya giderken dünya görüşü de tamamen değişti. Yüzyılların hayal oyunu Karagöz de bu gelişmeye ayak uydurup, kıyafetinden diline kadar modernize edilse halkın ilgisini çekmez miydi?

— “Hayır” diye cevapladı bu soruyu Ragıp Tuğtekin. “Karagöz’ün modernize edilmesine taraftar değilim. Çünkü bozulur. Bir defa oyun metni değişmez. Çünkü karşılıklı yanlış anlamaya dayanır. Kelimeleri değiştirirseniz Karagözle Hacivat muhaveresi olmaz olsa olsa garip bir tiyatro olur. Kıyafetleri değişemez, çünkü setre pantolon giydirip Musevi taklidi yaptıramazsın. Bizde Rumelili var, orada ne giyiliyorsa burada da onu giyecek. Karadenizli memleketinde ‘zıpka’ denilen elbiseyi giyer. Oyunda da onu giyer. Karagöz’ü yaşatmak istiyorsak, eski haliyle yaşar. Karagöz blucin giyemez, olanak molanak lafını kullanamaz. Kullanırsa Karagöz Karagöz olmaktan çıkar…”

Ragıp Tuğtekin’in Sözü:

“Ne konuşurken kullandığı kelimeler değiştirilir, ne de kılık kıyafeti… Karagöz blucin giyemez! Giyerse Karagöz olmaktan çıkar…”

Görsel Altı Yazıları:

  • Ragıp Tuğtekin: “Yakın zamana kadar deve derisini Balıkesir’e yakın köylerden bulurduk. Şimdi bulamadığımız gibi, kök boyalar da ortalıktan yok oldu.” diyor.
  • Geleneksel Tipler: Son yıllarda Yunanlıların Karagöz’e sahip çıkmaları, tipleri değiştirerek kendilerine mal etmek istemeleri gerçekten üzücüdür.

YILDIZ YERİNE HAVA, KIZ YERİNE TAVA… II. Abdülhamit döneminde, bir gün tanınmış karagözcülerden Mehmet Efendi’ye hayal oynatması irade tebliğ olunmuştu. Mehmet Efendi devamını şöyle anlatıyor: “Perdeyi kurdum, şarkıya başladık: ‘Aya bak, yıldıza bak, şu karşıki kıza bak’ diye okuyacaktık. Tam ‘Aya bak’ dediğimiz zaman bir de perdenin sağ tarafından baktım ki Sultan Hamit orada değil mi! Bir anda, hatırıma ‘yıldız’ kelimesinin böyle bir yerde ağıza alınmasından ötürü uğrayacağım akıbet geldi ve ‘Aya bak, havaya bak, karşıki tavaya bak’ dedim ve işin içinden sıyrıldım!”

Yanıt Yazabilirsiniz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Post