BU, YERLİ BİR FİLM ADI DEĞİL , YAŞANMIŞ BİR OLAY
Cumhuriyetin kuruluşunun Onuncu yıldönümü yaklaşırken, o güne kadar medeni haklarının tümünü, siyasal haklarının ise bir bölümünü almış olan Türk kadını yeni bir istekle gündemde ilk sıralara yerleşti. Türk kadını asker olmak istiyordu..
İlgiyle karşılanan bu istek kamuoyunu ikiye böldü. Kimileri Türk kadının askerlik yapma haklarının verilmesini isterken, kimileri de kadının yerinin evi olduğunu öne sürüp aksini savundu.
Mizah yazarlarına, karikatüristlere ise gün doğmuştu. Kadınlara, asker olurlarsa başlarına neler geleceğini mizahi bir dille anlatarak iğneleyen yazarlar bazı tavsiyelerde bulundular. Askerlik dilinde gez, göz arpacık’ın, tavla’nın kaltağın, şarapnel’in ne anlama geldiğini izah ettiler.
1933 yılında kabul edilmeyen bu istek 1936 yılında ki yıldönümü kutlamalarında yine gündeme geldi. Bu kez de son sözü Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak söyledi ‘ Benden bunu istemeyin, bir milletin varolması, o milletin kadınlarının yaşaması ile mümkün olur ancak “ dedi.
Yazar: Ertan ÜNAL Temmuz 2011
Cumhuriyet’in onuncu yıldönümü yaklaşırken, devletin üst düzey görevlilerinden sade vatandaşa kadar herkesi büyük bir çoşku sarmıştı. Ebediyete akıp giden bu on yıl içinde neler gerçekleştirilmemişti ki ? Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in tarihi deyimiyle ‘ Az zamanda büyük işler başarılmış, Cumhuriyetin temel taşları olan devrimler, kimi muhalif seslere rağmen peşpeşe gerçekleştirilmişti. Sınai ve ekonomik alanda atılan adımlarla Avrupa ülkeleriyle aramızda olan uçurumun biraz daha kapatılmasına çalışılmış, anayurt dört bir yandan demir ağlarla örülmüştü.
Bu, geleceğe yönelik umut verici tablo içinde kadınların da ayrı bir yeri vardı. Medeni haklarına 1926 yılında çıkarılan yasa ile kavuşan kadınlara siyasal haklarının bir bölümü ( Köy muhtar ve ihtiyar heyeti seçimleriyle, belediye başkan ve Belediye meclisi üyelikleri seçimi ) de 1930-1931 yıllarında verilmişti. Ama bu kadarı Türk kadınına yetmemişti. Onların en büyük isteklerinden biri Türk kadınını mecliste temsil etmek, diğeri de asker olarak vatan savunmasında erkeğin yanısıra görev yapmaktı. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in 1931 yılında söylediği bir nutukta Türk kadınına bu hakkın verileceğini açıklaması kadınları da bir beklenti içine sokmuş, ancak aradan geçen yıllara rağmen bu beklenti sona ermemişti.
‘ ASKER OLMAK İSTİYORUZ ‘
Kadınların askerliği konusu Onuncu yıl coşkusu içinde bir grup liseli genç kızın askerlik şubelerine başvurması üzerine Türk kamuoyunun gündemine geldi. Evet, Türk kadını da asker olmak, silah kuşanmak istiyordu. Bunda da haksız sayılmazlardı, çünkü kadınların savaşlarda neler yapabileceğini daha önce kanıtlamışlardı. Tarihte bunların örnekleri pek çoktu. Bunlarda bir ikisini anlatmak gerekirse 1877-1878 Osmanlı – Rus Savaşı’nda Erzurum’da Aziziye Tabyalarına kadar gelen Ruslarla, satır elde boğuşarak bir kahramanlık destanı yazan Nene Hatun , Kurtuluş Savaşı sırasında kurduğu 15 kişilik çete ile İzmit ve çevresini düşmanda temizleyen, Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Savaşları’nda da görev alan Kara Fatma, Osmaniye’de düşmanın karargah yaptığı binayı elegeçirmek için kahramanca dövüşürken şehit düşen Tayyar ( Uçucu ) Rahmiye, Tarsus’ta rehberlik yaptığı Fransız taburunu pusuya düşürerek imha edilmesini sağlayan Hatice Kadın ve burada daha isimlerini sayamadığımız niceleri Türk kadınlığının yüzakı olmuşlardı. Dahası da var: Kurtuluş Savaşı’nda Türk kadınlığının kahramanlığını ve fedakarlığını gösteren bir tablo – kağnı ile cepheye silah götürürken yağmur başlayınca, hasta çocuğunun üzerindeki örtüleri alıp islanmasın diye silahları örten kadının tablosu, – zihinlere nakşolmamışmıydı ? Türk kadınının cephe gerisindeki hizmetleri ise ( Hastanelerde hastabakıcılık, askeri dikimevlerinde terzilik, miting alanlarında hatiplik, kuryelik vs. ) ayrı bir yazı konusu olacak kadar çoktu.
İSTEKLER BASINDA YERALIYOR !
Türk kadınının askerlik isteği, zaten konu sıkıntısı çeken Türk basınında geniş yer buldu. Dönemin AKŞAM ve CUMHURİYET gibi saygın gazeteleri, Onuncu yıl törenleri için Ankara’ya gelen Liseli kızlarla konuştular.
AKŞAM Gazetesinin ‘ Genç kızlarımız asker olmak istiyor ‘ başlığı altında verdiği haberde gazetecilere açıklama yapan Kandilli Kız Lisesi Orhan Oymağı kızları şunları söylediler :
“ Artık askerlik sadece bir adale kuvveti olmaktan çıkmıştır. İlerideki harplerin korkunç silahlarını kullanacak şey adale kuvvetinden ziyade zeka kuvveti olacaktır. Bunun için kadınların, genç kızların asker olmaları, muharebeye gitmeleri ev işleri kadar kolay ve tabii bir mesele haline gelmiştir. Biz asker olmak, erkekler gibi kendi şerefimiz, toprağımız, ülkümüz için dövüşmek, hatta yaralanmak, ölmek istiyoruz. Harp yüzde yüz heyecan isteyen bir şeydir. Bu da bizde kafi derecede vardır, zannederim. Bizce kadın elinin en büyük ziyneti pırlanta bir yüzük değil icabında düşman cephesine atmak için parmakları arasında tuttuğu bombadır. Biz böyle düşünüyoruz. “
Asker adayı genç kızların çoğu tayyareci olmak istiyor. Ama bunun yanı sıra Bahriyeli ( Denizci ) olmak için de büyük bir istek var. Piyadeler de listede üçüncü sırada yeralıyor. Yasa çıkar çıkmaz, Askerlik Şubelerine yoğun başvuruların başlayacağından kuşkusu yok. “
Bu arada gazeteler bazı kişisel açıklamalara da yer veriyor, kadın asker adayları gazete sütunlarında bir ‘ Yıldız ‘ gibi parlıyordu. Ankaralı bankacı Meliha Hanım da – henüz soyadı yasası çıkarılmamıştı – bunlardan biriydi, Gazetecilere yaptığı açıklamada bir bankada ayda 60-70 lira aylıkla çalıştığını belirterek ‘ Asker olmak istiyorum.’ diyordu. Asker hemde nefer ( er ), Zabitlikte katiyen gözüm yok. “
19 yaşındaki Meliha Hanım beş yıl önce çektirdiği erkek kıyafetindeki ( ? ) resmi göstererek ‘ İşte bu resmim de ispat eder ki bende erkeklik hevesi yeni değildir. Daha mektepte iken beni arkadaşlarım Melih diye çağırırlardı “ dedi. Geleceğin asker adayı, piyade ya da süvari olmak istediğini de sözlerine ekledi.
KAMUOYUNDA ÇALKANTI
Erkek egemen toplumda, erkek egemen medyanın önemli gazetelerinin birer köşesini kapmış olan yazarlardan bazıları, kadınların bu isteklerini okuyunca bıyık altından gülümsediler. Kendi kendilerine ‘ Al sana günlerce işlenecek bir konu ‘ derken keyifleri yerindeydi. Onlara göre ‘ Kadın kadınlığını bilmeli, evinde oturup çocuk ya da çocuklarını büyütmeli, eşinin ihtiyaçlarını karşılamalı, barış zamanının tadını çıkarmalıydı. ‘ Bu görüşünü bir örnekle de perçinlemeliydi yazar: ‘ Eşiniz subaysa, Şark hizmeti için Doğu Anadoluya tayin olmuşsa, sizin de burada İstanbul’da önemli bir işiniz varsa birlikte gidemiyorsanız ne olacaktı. Evde yemekleri kim pişirecekti, çocuklara kim bakacaktı.? Yoksa bu mutlu yuva dağılacak mıydı ? ‘ Bu sorunlar çözülmeden kadının askerlik yapması zordu. İşte bu kadar ! Hemen bir yazı döktürüp bu görüşlerini okurlarına aktarmalıydı.
Buna karşılık aydınlar, kadınlara bu hakkın verilmesini yerinde görüyorlardı. Onlara göre orduda görev yapacak kadınların ille de cengaver ‘ Savaşçı ‘ sınıftan olması gerekmiyordu. Kadınlara önce geri hizmetlerde görev verilir, başarılı olması halinde görev alanları genişletilebilirdi.
Her iki görüşün sahipleri çekişedursun kazançlı çıkan bir zümre vardı.Mizah yazar ve çizerleri. Onlar meseleye mizahi açıdan bakarak, yazdıkları yazılar, çizdikleri karikatürlerle kadınları iğnelemekten geri kalmıyorlardı.
“ PİYADE SINIFINA DÜŞERSENİZ NE MUTLU “
Bu alanda ilk adımı, dönemin en çok satan dergisi Yedigün’de yazı yazan Ercüment Ekrem ( Talu ) Bey attı. Ercüment Bey, Derginin 23 Kasım 1933 tarihli sayısında yazdığı bir yazıda, şöyle diyordu:
“ Hanımefendi,
İşittim ki, erkeklerle elde ettiğiniz bunca hak birliklerine kanmayarak, bizi sizin gibi azimkar ve cesur hemcinslerinizle beraber, askerlik şerefini ihraz ( kazanma, elde etme ) için lazım gelen makamlara müracaat etmişsiniz.
Hayırlısı olsun ! İnşallah muradınıza vakın vakitte erirseniz de bizden eksik hiçbir cihetiniz bu suretle kalmamış olur.
Artık yakın bir atide (gelecekte ) , kulaklarımızın alışık olduğu bir takım sert ve can tırmalayıcı erkek isimlerine mukabil sizin nazik, zarif adlarınızı, terdif etmek ( ardı sıra yürütme ) zevkini tadacağız. Nermin Çavuş, Makbule Onbaşı, Bölükemini Muazzez, nakliye neferi (eri ) Handan, sınıfı salis ( üçüncü sınıf ) Hürmüz, Borazan Nadide, tüfekçi ustası Şükran, tavla onbaşısı Sadiye Mekkare ( Osmanlı ordusunda taşıma işlerinde kullanılan hayvanlar ) Çavuşu Nigar… Ne hoş düşecek değil mi ?
Hem bilir misiniz ki, elbise de sizlere, hassaten içinizden bazılarına çok yakışacak ! İçinde ince ipek gömleğinizin nescini tecavüzle Nermin ( yumuşak ) teninizi hırpalayacak olan boz beylik abaların içinde buram buram terleyecek, sırtınızdaki çanta ile göğsünüzdeki kudret hamulesini ( yükünü ) tavazün ettirmeye ( dengede tutmaya ) çalışarak sendeleyeceksiniz.
Sonra, bilmem haberiniz var mı ? Ayaklarınıza giyeceğiniz sekizer okkalık ( bir ağırlık birimi ) çivili kunduralara asker dilinde – huzuru ismetinizden – ( Postal ) derler. Büyük validenizi kırmamak için adını evde tekrar etmekten çekineceğiniz bu ( potin ) lerin en meşhur hassası yalnız serçeparmağına münhasır zannettiğiniz nasır ) bütün ayağınıza teşmil etmektir. ( yaymaktır ) Hizmet müddetinizi ikmalden sonra eğer bir daha yüksek ökçeli, dar iskarpin giyebilirseniz size: Aşk olsun ! “ derim.
Piyade sınıfına düşerseniz ne mutlu size. Günde bazen otuz, kırk kilometre yürüyüş yapmaktan, nişan talim etmekten, göz gez ve arpacığın ne demek olduğunu öğrenmekten, yere yatıp kalkmaktan başka pek mühim bir işte olmaz.
Süvariye ayrıldığınızda iş değişir. Burada tavlanın, bildiğimiz mahut oyun tahtası değil, fakat ahır demek olduğunu öğrenirsiniz. Orada size şayet ( kaltak )tan bahsederlerse nezaketiniz rencide ( incinmiş ) olmasın. Bu da bildiğimiz manayı değil, hayvanın eğer takımını ifade eder. Ve çaresiz dilinizi ve kulağınızı bu tabire alıştıracaksanız ki ‘ Kaltağı vur da hayvanımı getir ‘ emrini aldığımız zaman husumet ( kin ) beslediğiniz herhangi bir zavallı arkadaşınızın beyhude kanına girmeyesiniz.
BABA NASİHATLARI “
Topçu sınıfında size kundaktan bahsolunduğu vakit, alayda herhangi bir nevsadın ( Yeni doğan bebek ) vücudunu tevahhüm etmeyiniz ( varlığı hakkında kuruntuya düşmeyiniz) Mantelli’yi İtalyan bir terzi, şarapneli meşhur bir konyak markası, otuz buçukluğu bir nevi sigara zannetmeyiniz. Bunlar meslek ıstılahlarıdır ( terimleridir. )
Olur a, insan hali: Günün birinde harp patlak verir de cepheye sevkedilirseniz, erkeklerden belki daha cesurane dövüşeceğinizden ve ölüme aslanca atılacağınızdan şüphem yok.
Ancak yarım asırlık ömrümde sizleri az, çok yakından tanınmış olmak iddiasında bulunduğumdan burada da size birkaç baba nasihatı vereceğim.
En ince kırmızı çizgi, uzaktan göze görünür ve hedef teşkil eder. Onun için zinhar (sakın ) dudaklarınızı boyamayınız. Tırnaklarınızı da mümkün olduğu kadar kısa kesmeyi itiyat ediniz. Siperde, insana – ismi lazım değil – bir takım hayvancıklar musallat olur. Uzun tırnaklarınızla mütemadiyen kaşındıkça vücudunuzu yara edersiniz. Dipten kesilmiş tırnak ise hem kaşınmayı giderir, hem tene zarar vermez.
Cep aynanız kazara kaybolursa , size konserve tenekelerin dibini tavsiye ederim. Mükemmel ayna vazifesini görür, bizzat tecrübe ettim.
Bir de askerlikte endamınızı muhafaza için hassaten rejim takip etmeye ihtiyacınız olmayacağını temin ederim. Bol bol ekmek içi, pilav, patates, mercimek yemekten korkmayınız. Bir haftalık talimden sonra eğer tığ iğnesine dönmezseniz ben buradayım.
Hele yelleme ile hayvana binmek, top veya cephane arabasının arkasına oturmak, günde bir iki kilo kaybetmek için birebirdir.
İşte hanımefendiciğim, azimkarane kararınızın bana ilham eylediği mütaalalar, şimdilik bunlardan ibaret. Cenneti, Araplar bazan anaların ayakları altında, bazan kılıçların gölgesinde gösterirler. Siz daha emin surette cennetlik olmak için analığı askerlikle birleştiriyorsunuz.
Allah yolunuzu açık, kılıcınızı keskin etsin. Ve izin verin de nasırlaşmadan bir kere daha yumuk ellerinizi öpeyim “
“ YERİNDE RAHAT “
Ercümend Ekrem Bey’le bu nazik mektubunun yanı sıra o dönemin en fazla satan mizah dergilerinden AKBABA da konuyu ele almış, derginin 11 Kasım 1933 tarihli sayısında ‘ Kadınlar ve Askerlik ‘ başlığı altında bir yazı yayınlamıştı. ‘ Günün Akisleri ‘ köşesinde yayınlanan imzasız yazıda şöyle deniyordu:
‘ Hayat Muharebesinde erkeklerin yerlerini birer birer zapteden hanımlarımız şimdi de asker olmak istiyorlarmış !
Ben, kadın eline, süngüden ziyade sargıyı yakıştırıyorum. Acaba kızlarımız manikürlü bir tırnakla ucundan kan damlayan bir hançer arasında fark görmüyorlar mı ?
Herhalde kışlada nefer olmak, evde kumandan olmaya benzemez. Gerçi yazın plajlarda dalgadan dalgaya atlayan zamane kızlarına en uygun elbise bir bahriye üniformasıdır. Kırkını aşan bir hanım için topçu kıyafeti pek manalı olur. Evden içeri girmeyen havai güzellere tayyarecilikten daha uygun meslek bulunamaz. Zaptolunmaz bir kale sertliğiyle yanına erkek yaklaştırmayan çatık kaşlı tazeleri ise hemen istihkama ayırmalı’ !
Demek bundan sonra kızlarımıza :
- Ortalık süpür! Dikiş dik ! Bulaşık yıka! Yemek pişir! Gibi eski kumandalar yerine
- Hazır ol. Süngü tak! Nişan al!.. İleri marş! Gibi yeni komutlar verildiğini duyacağız.
Fena değil. Zaten hangi Türk kızı vatan ana çağırdığı zaman hizmetine koşmamıştır ki?… İstiklal Harbi’nin Mehmetçiği gibi Fatmacığı da vardır.
Fakat ne olursa olsun, askerlik içinde Türk kadınına verilecek en güzel kumanda bana kalırsa şu alabilir :
– “ Yerinde rahat “
“ GÖĞSÜNDEKİ ÇİFTE BOMBA “
Kadınların askerliği konusunda yazar ve mizahçılar çalakalem görüşlerini döktürürken, şairler de boş durmuyordu. Adını açıklamayan bir şair, yine AKBABA Dergisinde yayınlanan ‘ Kadın Asker ‘ başlıklı şiirinde kadın askeri şöyle tahayyül ediyordu:
Manzarası düşürüyor gönülleri heyecana
Kirpikleri birer süngü saplanacak gibi cana !
Manikürlü tırnakları kan damlayan birer hançer
Hırslanınca kocasının ellerini keser biçer !
En yıkılmaz kaleleri devirir o bir bakışla
Bütün aşık gönülleri kendisine yapar kışla
Göğsündeki çifte bomba ürpertiyor nazarları
Bu cengaver de, çöktürür huzurunda Sezarları !
“ VAZİFE-İ VATANİYE’Nİ İFA ET “
Hemen her konuda yazdığı yazılarla ünlenen, 1930’lu yılların Evliya Çelebisi Hikmet Feridun ( Es ) Bey’da bu konuda geri kalır mı ? O da Akşam gazetesi’nde ‘ Bir çırpıda ‘ köşesinde ‘ Bir şaka ‘ başlığı altında şunları yazmıştı :
“ Beş sene sonra bir asker alma şubesi reisinin yanında otururken içeriye genç bir adam giriyor. Gözünün altı mosmor olmuş. Yüzü tırnak izleriyle çizik çizik. Askerce bir selam verdikten sonra şube reisine
- Efendim… diyor, kayınvalidem asker kaçağıdır. Size ihbar ediyorum, gelin kendisini posta edin. Şimdi bizim evdedir. Fakat içeriye girerken dikkat edin, elinde oklava vardır.
Bu ihbar üzerine hemen kayınvalidenin bulunduğu yere koşuluyor. Artık damat memnun. Öyle ya bir damat için kayınvalidenin posta edilmesı az safalı bir şey midir ?
Kayınvalide giderken damat arkasından avaz avaz bağırıyor:
- Git… Git karı… vazife-i vataniyeni ifa et ( Vatani görevini yerine getir ) Git.
Kayınvalide şöyle bir geriye dönerek damada bakıyor:
- Bu gidişin bir de dönüşü vardır!…
Deyince damat bey sus-pus oluyor. İki ay sonra bir gün çat çat kapı. Bir Bahriye neferi ( Denizci Eri ) . Kayınvalideyi bahriyeye almışlar. Yakası açık Bahriyeli elbisesi içinde büsbütün azametli olmuş.
Dahası var: Küçük hanımefendi her bahane ile aşçı kadına çatıyor.Bir gün bir ilan. Herkes silah başına. Bir de bakıyorsunuz ki aşçı kadın başçavuş olmuş, hanımefendi nefer. Aşçı kadın hanımefendiyi kendisine emirber neferi tayin etmiş. İki de bir emri bastırıyor:
- Çizmelerimi al.
- Git apteshaneleri yıka
- Koş karavanalara yardım et
İşin engüzel tarafı nerede biliyor musunuz ? Muhtelit ( Karma ) alaylar teşkil edilmiş ve kaynananız alay komutanı olmuş. Siz nefer…
Nasıl vaziyet ? ve bir gün gazetelerde şöyle bir ilan görüyorsunuz:
“ Hizmet-i Askeriyesini ifa etmiş ( Askerlik hizxmetini yerine getirmiş bir daktilo hanım arıyoruz. “
Ancak Türk Kadınlar Birliği’nin açıklamalarına, gazetelerin bu konudaki yayınlarına ve kadınların umut dolu bekleyişine rağmen yetkililerden bu konuda bir ses çıkmıyordu. Konu, Onuncu yılın çoşkulu kutlamaları arasında kadınları hüsrana uğratacak şekilde kapandı, gitti. Giderken de gazetelerin okunmaz köşelerin de iki satır bir haberi miras olarak bıraktı. Haberin başlığı şöyleydi:
‘ Kadınların askerliği şimdilik
Temenniden ibarettir. “
BİR GİRİŞİM DAHA
1936’larda konu bir kez daha gündeme geldi. Aradan geçen 3 yıl içinde kadınlar milletvekili seçme ve seçilme hakkına da kavuşmuş ( 1934 ), 1935 yılının şubat ayı içinde yapılan seçimde çoğunluğu öğretmen 18 temsilcisini meclise göndermiş, sözün kısası askerlik hakkının tanınmasından başka bir isteği kalmamıştı. Bu kez Cumhuriyetin 13. yıldönümünü kutlama şenlikleri yaklaşırken, dönemin önde gelen gazetelerinin birinde yayınlanan bir haber kadınları tekrar ümitlendirdi. Haberde kadınların askerlik yapmasına ilişkin yasanın TBMM Gündemine alındığından sözediliyordu! Buna göre yasanın çıkmasından sonra kadınlar, geçici olarak ordunun geri hizmetlerinde görev yapacak, başarı ve kabiliyet durumuna göre görev almaları genişletilecekti.
İstanbul’da kız-erkek karışımı öğretim yapan bazı okullar bu haberin yayınlanmasından sonra lise sınıflarında kız öğrenciler için de askerlik dersi koydular. Bunlar arasında öncülüğü Ülkü Lisesi yaptı. Dokuzuncu sınıfta başlayan ve sadece erkeklerin katıldığı ‘ Askerliğe hazırlık ‘ dersine kızların da katılmasına izin verildi.
MAREŞAL ÇAKMAK KARŞI ÇIKIYOR
Bu arada Atatürk’ün manevi kızlarından, Dünyanın ve Türkiye’nin ilk kadın savaş pilotu Sabiha ( Gökçen ) Hanım da hemcinslerinin bu isteğinin gerçekleşmesi için çaba harcıyordu. Gökçen yasaya en fazla Genelkurmay Başkanı Mareşal Çakmak’ın karşı çıktığını öğrenmişti. Bu, insanı ümitsizliğe düşürecek kadar önemli olaydı. Çünkü Atatürk, önemli konularda ‘ Acaba Mareşal ne der ? ‘ diyerek mutlaka onun savunduğu tezlere destek olurdu.
Sabiha Gökçen, 29 Ekim günü Ankara’da Hipodromda herkesin ilgiyle izlediği muhteşem bir gösteri yaptıktan sonra konuyu Atatürk’e açtı. Ankara’da Ankara Palas’ta verilen Cumhuriyet Balosu sırasında yapılan bir görüşmede Atatürk şunları söyledi:
- Mareşal Fevzi Çakmak bugün senin uçuşlarını, gösterilerini baştan sona en az benim kadar heyecanlanıp duygulanarak izledi. O da herkes gibi seninle iftihar ediyor, Şimdi git, kendisiyle görüş, tam sırasıdır. O’na elini öptükten sonra kadınların resmen asker olabilmeleri için ricada bulun. Olur derse mesele kalmaz…”
Sabiha Gökçen Atatürk’ün isteklerini aynen yerine getirdi. Mareşal O’nun isteğine karşı şu cevabı verdi:
- Türk kızlarının asker olmak isteyişlerini, bu şerefli üniformayı taşımaktan büyük gurur duyacaklarını ben de biliyorum. Ama hayır, bunu sakın benden isteme yavrum. Çünkü ben kızlarımızın, kadınlarımızın asker olmalarına asla razı değilim. Bir milletin varolması milletin kadınlarının yaşaması ile mümkün olur ancak.”
Bir girişim daha sonuçsuz kalmıştı. Gazetelerde bu konuda yayınlanan haberler giderek küçülürken, 3 yıl önceki son haber yeniden tekrarlandi:
“ Kadınların askerliği şimdilik
Temenniden ibarettir. “
Okurlarımız, bu öykünün sonunu merak etmişlerdir. Hemen birkaç cümle ile açıklayalım: Kadınlar daha yıllarca beklediler. Bir başka deyişle söylemek gerekirse onlar asker olamadı, ama yetişkin kızları varsa onların yararlanabileceği bir fırsat 1954 yılında çıkarılan yasayla sağlandı. İsteyenler Harp okuluna girip asker olabileceklerdi. Karar, doğal olarak kadınlar arasında memnunluk yarattı. Çünkü 1923’lerde başlayan uzun soluklu bekleyiş sona ermişti ama o günlerin coşkulu havasından eser kalmamıştı. Bu olanaktan yararlanarak okula giren Şenay Günay “ ilk kadın Jet harp pilotu “ sıfatıyla mezun oldu ve albaylığa kadar yükseldi.