DOLMUŞ NASIL DOĞDU ?

İstanbullular, hem ucuz, hem de rahat olunca tramvay ve otobüsü bırakıp ona yönelmişlerdi

Ertan ÜNAL

Haziran 2005

İstanbul halkına yaklaşık 75 yıldır hizmet veren dolmuş, Aşçı Halit  adındaki şoförün buluşudur. Bu buluşla halk, belli semtlere taksilerden bile ucuz ücretle taşınırken, belediye buna karşı çıkmış, yıllarca dolmuşu tanımamıştı.

İSTANBULLULAR, 1931 YAZINDA BİRBİRLERİNE AYNI SORUYU SORUYORDU

BUNUN ADI NE ? NE TAKSİ, NE OTOBÜS ?

Ülkeyi etkisi altına alan ekonomik bunalım sırasında İstanbul’da işsiz kalan şoförlerin , belli güzergahlarda adam başı para alarak topluca yolcu taşıması, başta belediye olmak üzere herkesi şaşırtmış, bu taşımacılığa isim koymakta zorlanmışlardı. O’nun adı Dolmuştu ve tam 23 yıl resmi izin verilmeden çalışacaktı…

KALEM gibi ince ve zarif minareleri göğe doğru yükselen Ata yadigarı camilerin, temelinde mitolojik öykülerin yeraldığı tarihi Kız Kulesi’sinin, geçmişin acı ve tatlı olaylarının yaşandığı muhteşem sarayların yanısıra İstanbul’un bir simgesi haline gelen dolmuş, 1929’lu yıllarda Amerika’da  başlayan ve giderek Türkiye’yi de etkileyen ekonomik bunalım sırasında bir Türk şoförünün buluşuyla dünyaya gözlerini açmıştı.

                     O yıllarda – 1931’lerde – İstanbul böylesine milyonların yaşadığı, sokakların ‘ İnsan seline ‘ dönüştüğü büyük bir kent haline gelmemişti henüz. Kentte kara ulaşımı emektar tramvaylar, yeni yeni çalışmaya başlayan ve sayıları pekaz olan otobüsler ve 600’e yakın taksiyle sağlanırdı. Tramvay ve Otobüsler daha çok dar gelirli diyebileceğimiz kişilerin tercih ettiği araçlardı. Ama sabah ve akşam saatlerinde binmek kabil değildi. Bir çokları ‘ Sağlıklı ‘ yaşam için değil de parasızlıktan yürüyüşü tercih ediyordu. Taksiye binmek ise lüks sayılıyordu ve her babayiğitin harcı değildi. Daha çok işadamları ve zenginler taksilerin müşterileri arasında yeralıyordu.

İŞSİZLİK ÇIĞ GİBİ ARTIYOR

                     1929 bunalımının etkileri Türkiye’de de hissedilmeye başlanınca taksi şoförlerini de herkes gibi bir düşünce aldı. İş dünyasında panik yaratan iflaslar birbirini izlerken, kepenkler peşpeşe iniyor, fiyatlar ise yıldırım hızıyla durmadan yükseliyordu. Yalnız işadamları değil, hemen herkes aynı korkuyu paylaşmakta, işsizlik korkusu bir çığ gibi büyüyerek yürekleri sarmaktaydı.  Geçmişte kuruşları bastırıp taksiye binenler birer ikişer ortadan kaybolmuş, ucuz işi tramvayları tercih etmeye başlamışlardı. Şoförler işsizlik karşısında meslek değiştirmeyi bile düşünürken, içlerinden biri Aşcı Halit bulduğu yöntemle – aslında denizde yıllardır uygulanıyordu – dolmuşun öncüsü oldu.

                     Aşçı Halit adından da anlaşılacağı gibi önceleri Cağaloğlu’ndaki lokantasında aşçılık yapıyordu. Lokantasına gelip giden şoförleri gördükçe imrenmiş, şoför olmaya heveslenmiş, sonunda lokantasını satıp bir Ford otomobil alarak yeni mesleğine başlamıştı. Talihi de yardım ettiğinden bir de ‘ abonman ‘ müşteri bulmuştu. Hergün onu Nişantaşı’ndaki evinden alıp Eminönü’ndeki iş yerine getiriyor, saat ne yazarsa O’nu alıyordu: 80 kuruş. Bugün bize gülünç gelen bu rakamla o yıllarda en iyisinden semiz bir tavuk almak kabildi.

                     Aşçı Halit , ekonomik buhran abonman müşterisini de etkileyince bir çözüm aramaya başladı ve buldu da:: ‘ Müşterisi aynı yöne giden 3 kişi daha bulduğu takdirde saatin yazdığı rakamı dörde bölecek,  herbirinden ayrı ayrı tahsil edecek, böylece taksiyle yolculuk da ucuza gelecekti. Müşterisinin bu yöntemi kabul etmesi ve ‘  Taksi arkadaşı ‘ bulması üzerine hemen servise başladı. Sabah servisini yaptıktan sonra tramvay duraklarında bekleyen kalabalığa yanaşıyor, bir gözü yakalanmamak için dikiz aynasında , “ 10 kuruş. Tramvaya vereceğin parayı bana ver. Seni Taksime götüreyim “ diyerek yolcu topluyordu.

BUNUN ADI NE ?

                     Doğrusu ya, o güne kadar taksiye uzaktan adeta “ Saltanat Arabası” gibi bakan İstanbullular dolmuştan pek hoşnut kalmşlardı. Nasıl kalmasınlar ki, bir tramvay bileti parasına, hem de itişip kakışma olmadan, canlarını tehlikeye atıp salkım, saçak demirlere asılmadan, otomobilin rahat koltuklarına kurulup, çevrede tanıdıklara da hava atarak rahatça yolculuk yapabiliyorlardı. Böylece ilk dolmuş hattı Karaköy- Taksim arasında doğdu.  Ücreti ise 10 kuruştu.

                     Kendileri boş otururken, aşçı Halit’in durmadan çalıştığını gören taksi şoförleri de bu yeni modaya uymakta gecikmediler. Hatta bazıları ön cama “ 10 kuruş yazılı karton astı.

                     Gazeteler de bu yeni toplu taşımacılığı ilgiyle izliyor, ancak isim bulamıyorlardı. Cumhuriyet Gazetesi konuya ilişkin ilk haberinde şöyle diyordu:

                     “ Otomobilleri eski olan bazı şoförler otobüsler gibi müşteri alarak bazı hatlarda adam başına onar kuruş ücretle işlemeye başlamışlardır. Bu suretle 60 otomobil Karaköy- Beyoğlu ve Eminönü – Taksim arasında işlemek istemektedir.

                     Adam başı ücret almak suretiyle yolcu nakletmek otobüslere ait olduğundan belediye bu gibi otomobillerin işlemesine müsaade etmeyecektir.”

                     Cumhuriyet , 15 Eylül 1931 gününe ilişkin sayısında “ Bunun adı ne, ne taksi, ne otobüs ? “ başlığı altında haberin gelişmesini şöyle veriyordu:

                     “ Bazı taksi otomobillerin onar kuruşa üç adam alarak Beyoğlu ile İstanbul arasında otobüs şeklinde işlemeye karar verdiğini, fakat belediyenin buna muvafakat etmediğini ( izin vermediğini ) dünkü nüshamızda yazmıştık. Dün de bazı otomobiller bu suretle işlemişler, şoförler çeşitli semtlerde “ On kuruşa bir adam “ diye bağırmaya başlamışlardır. Fakat bu hareketleri belediye tarafından yasaklanmıştır. Şoförler bu suretle otomobil işletmenin kanuna aykırı olmadığını, taksiden daha ucuza adam naklettiklerini  pek haklı olarak söylemektedir “

TRAMVAY İŞLETMESİ YÖNETİCİLERİ KIZGIN

                     Dolmuş Harekatı – belediyenin atlı, bisikletli ve motorize polislerle – önleme çabalarına rağmen – diğer şoförlerin de katılımıyla çığ gibi büyürken iş resmiyete döküldü. Şoförler Cemiyeti Katibi Necat Bey, 50 şoförün imzaladığı bir dilekçeyle şehremanetine başvurdu. Şoförler dilekçelerinde “ Arabalarının diğerlerine oranla daha eski model olduğunu, bu yüzden müşteri bulamadıklarını “ belirterek taksi ücretlerinden daha ucuz bir ücretle tramvay güzergahında belirli noktalar arasında yolcu taşıma izni “ istemişlerdi . Şehremaneti yetkilileri halka ucuzluk vadeden ve aslında dolmuşu meşrulaştıran  bu dilekçeyi hemen reddettiler. “ Olacak şey değil “ diyorlardı. “ Taksi otobüs şeklinde müteaddit kimseyi alıp yolcu taşıyamaz. Hem böyle bir durumda parayı kim verecek ? “

                     Yapılan açıklamada şöyle denildi:

                     “ Birbirini tanıyan dört kişi parayı içlerinden birinin vermesi şartıyla taksi tutup diledikleri yere gidebilirler. Ama birbirini tanımayan yolcuları adam başı ücret alıp bir semtten diğerlerine götürmek, taksi talimatnamesine aykırı olduğundan reddedilmiştir. “

                     Taksilerin adı konmamış olmakla birlikte dolmuş yapmalarının en büyük zararı tramvaylara olmuştu. O devir İstanbul’unda ulaşım yükünün büyük ağırlığını çeken tramvayların yolcu sayısında  azalma olması şirket yöneticilerini çok kızdırmıştı. Öfkesinden saçını başını yolacak hale gelen bir yetkili basına şu açıklamayı yapıyordu:

                     “ Yalnız otobüsler değil, otomobillerin de bu faaliyeti tramvay münakalesi üzerinde müessir ( etkili ) oldu. Bunlara müsamaha edilecek olursa tramvay kumpanyasının müşterileri yalnızca pasolulardan ibaret kalacaktır. Bu duruma mani olunmasını beklemekteyiz. “

“ ŞAŞILACAK BİR MANTIK “

                        Gazetelerde de, dolmuş şoförlerine hak veren yazılar yayınlanıyor, belediye üstü örtülü olarak bazı “ Yabancı şirketleri  “ kollamakla suçlanıyordu. Bunlardan Cumhuriyet Gazetesi’nin 16 Eylül 1931 tarihli sayısında “ Şaşılacak bir mantık “ başlığı altında yayınlanan makale şöyleydi:

                     “ Bazı otomobil   şoförleri onar kuruşa üç yolcu alarak Beyoğlu ile İstanbul ( Taksim’le Karaköy ) arasında işlemeye karar verdiler. Fakat belediye buna mani oldu. Bu seferlerin meni (yasaklanması ) için belediye tarafından kullanılan mantığa şaşmamak kabil değildir.

                     Belediye esbab-ı mucize ( gerektiren nedenler ) olarak bu şekildeki seferlerin ne taksi talimatnamesine, ne de otobüs talimatnamesine tevafuk edemediğini ( uymadığını ) söylüyor. Otobüs talimatnamesine tabi olmak demek yolculara bilet vermek ve bu meyanda Gazi Köprüsü hissesi vesaire almak gibi ufak tefek bazı şeraite ( şartlara ) riayet etmek demektir. Taksi talimatnamesine tabi olmak demek taksi ücretlerinden fazla para almamak demektir.

                     Bu otomobiller fazla para alıyorlarsa belediyeye hak vermek gerekir. Fakat az alıyorlarsa taksi ücretini aşmayan bir muameleye belediye nasıl karışır ?

                     Acaba bir fırıncı halka bedava ekmek verse veya bir otomobil bedava yolcu taşısa belediye buna da müdahale edecek mi? ‘ Hayır, mutlaka para alacaksınız ‘ diyebilecek midir ?  Tabi hayır. O halde belediyenin az ücretle bir otomobile binenlere ve bu yolcuları otomobillerine bindirip taşıyan şoförlere müdahalesi hiç de yerinde değildir diyoruz “

ANAYASAYA AYKIRIDIR

                     Tartışmalar sürüp giderken, İstanbul mıntıkası Mülkiye Başmüfettişi Hacı Hüsnü Bey, İstanbul Belediyesine bir yazı göndererek bu şekilde çalışan otomobillerin seferden alıkonulmasının nedenlerini  soruyordu. Hacı Hüsnü Bey, bu müdahalenin Teşkilatı Esasiye Kanununa ( Anayasaya) muhalif ( aykırı ) olduğunu beyan ederek ticarete mani olmak şeklinde yorumluyordu.

“ BELEDİYE HAKLIDIR “

                     Olayı başından beri sessizce izleyen Vali Muhittin ( Üstündağ ) Bey, kamuoyunun dolmuşu sempatiyle karşıladığı ve benimsediğinin ortaya çıkmasından sonra sessizliğini bozarak şu açıklamayı yaptı:

                     “ Şehirdeki bütün vesaiti nakliye’nin belediye nizamatına itaat etmeleri mecburidir. Her nakil vasıtasının ayrı ayrı talimatnamesi vardır ve bu nakil vasıtası da bu talimatnamenin işaret ettiği şekilde çalışabilir. Halbuki şoförlerin bu teşebbüsü hiçbir nizamnameye muvafık değildir. Eğer onlar otobüs gibi çalışmak istiyorlarsa otobüs talimatnamesine, otomobil gibi servis yapmak istiyorlarsa otomobil talimatnamesine riayet etmek mecburiyetindedirler. Bir nakil vasıtası bu evsaftan hangisine malik ise o isim altında ve o talimatnameye göre iş yapabilir. Belediye noktai nazarında haklıdır “

DOLMUŞ HATLARI GİDEREK ÇOĞALIYOR

                     Belediye “ olmaz “ der, Tramvay Şirketi yöneticileri öfkelerinden ne yapacaklarını şaşırırken dolmuş sistemini uygulayan şoförlerin sayısı giderek artıyordu. Bir avuç “ Öncü” ye katılanlar çoğalınca sayısı da artmış, mevcut hatlara Şişli – Pangaltı, Fatih – Beyazıt hatları da eklenmişti.

                     Dolmuşların çoğunu Amerikan arabaları oluşturuyordu. De Soto, Chevrolet, Ford gibi arabaların bir kısmı, konsoloslukların satışa  çıkardıkları kullanılmış otolardan sağlanmaktaydı. Bu otolar, tamirhanelerde ustaların elinde onarımdan geçiriliyor, ortadan kesilip boyları uzatılarak yeni oturma yerleri ekleniyordu. Böylece 4-5 kişilik araç, 7-8 kişi alacak hale getiriliyordu ama ortadaki sırada uzun boylular, şişmanlar oturmakta büyük zorluk çekiyorlardı. Bazı açıkgöz şoförlerin arka sıraya 3 yerine 4 yolcu alması da yolculuğu zorlaştırıyordu ama hoşgörü ile karşılanmaktaydı. Hoşgörü ile karşılanıyordu çünkü dolmuş, biraz da söylenenleri yapmayan haşarı bir çocuğa benziyordu. İstenilen yerde duruyor, istenilen yerden yolcu alıyor – Durakların yapılmadığı yıllardan sözediyoruz- eskilikten kimi zaman arıza yapıp herkesi yarı yolda  bıraktığı da oluyordu. Bu dezavantajlarına karşılık ucuzdu. Kar, yağmur, çamur demeden biteviye çalışırdı. Toplu taşımacılıkta ortahalli ve dar gelirli için bir cankurtaran simidi gibiydi.

BELEDİYENİN İNADI SÜRÜYOR

                     Belediye baktı ki olmuyor, bu kez ucuz bir taksi tarifesi ihdas ederek isteyen şoförlerin bu tarifeyi uygulamakta serbest olduğunu açıkladı. İlk verilen tarifede açılış ücreti 26 kuruş olduğu halde ucuz tarifede bu ücret 14 kuruştu, ayrıca her 100 metre için de 40 para alınması kararlaştırılmıştı. Ama belediye yine de dolmuşu tanımıyor, böyle bir sistemin geçerliliğini kabul etmiyordu. Belediyenin bu inadı dolmuşun doğuşundan tam 23 yıl sonraya yani 1954 yılına kadar sürdü. 1954 yılının aralık ayında Belediye dolmuşçuluğu resmen tanıyarak ilk tarifeyi verdi. Bu süre içinde 4 olan dolmuş hattı sayısı 150’ye yükselmiş, üstü açık Fiat’ların, Ford’ların Chrysler’lerin yerini daha modern otomobiller almıştı. Bu ilk tarife de ücret 25 ile 150 kuruş arasında değişmekteydi. En ucuz hatlardan biri Sirkeci – Beyazıt ( 25 kuruş ) en pahalı hatlardan biri de Kadıköy – Pendik’ti : 150 kuruş. Dolmuş’un toplu taşımacılık içindeki yeri ise yüzde 20,2 ‘ yi bulmaktaydı.

RAKİP DİNLEMİYOR

                     1960’lardan sonra Dolmuş’un ‘ Tırmanışı ‘ hızlandı. 1961 yılında ilk minibüslerin çalışmaya başlamasından sonra da dolmuş, toplu taşımacılıkta  ön planda geliyordu. 1965’te bu alandaki payı yüzde 30 gibi rekor bir düzeye erişti. Yani dolmuş, şehiriçi ulaşımın üçte birini tek başına sırtlamış gidiyordu. Doğal olarak bunda tramvayların seferden kaldırılmış olmasının da payı vardı.

                     1966 yılında taksi ve dolmuş plakaları dondurulduğu zaman taksilerin sayısı 15 bin 203 , dolmuşların ise 705 olarak belirlendi. Taksilerin çoğu dolmuş olarak da çalışıyordu.

“ DOLMUŞ KALDIRILSIN “

                     Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu tarafından 10 veya 11 kasım 1970 günleri tüm yurtta düzenlenen boykota özellikle İstanbul’da katılım büyük oldu. Gazetelere göre kontak kapatma eylemine 50 bin şoför katılmış, bu nedenle trafik rahatlayıp yollar boşalınca otobüsler Şişli’den Karaköy’e 20 dakikada gelmişlerdi! Ancak alınan tüm tedbirlere rağmen pekçok kişi yollarda kalmıştı.

                     Boykot sırasında trafiğin rahatlaması “ Dolmuşların kaldırılması “ konusunu gündeme getirdi. Başta Vali olmak üzere pekçok kimse bu görüşü savunurken, birçok İstanbullu da buna karşı çıktı.

                     Vali Vefa Poyraz bu konuda şunları söylüyordu.

                     “ Boykot şehir trafiği konusunda bize bir tecrübe kazandırdı. Dolmuşların gördükleri hizmetin yanısıra büyük trafik sıkıntısı yarattıkları da müşahade edildi. Nüfusu 3 milyona yaklaşan İstanbul’da dolmuşlar yakında kendiliğinden iş göremez hale geleceklerdir. Bugün de  iktisadi olarak çalışamaz haldedir. Dolmuş yapan şoförlerimizin sosyal ve ekonomik problemlerini hallederek sisteme son vermek en doğru yoldur. “

DOLMUŞ ‘KABUK ‘ DEĞİŞTİRİYOR

                     Boğaziçi köprüsü hizmete girdikten sonra  kıt’alararası da çalışmaya başlayan, Taksim – Bostancı, Şişli- Bostancı, Kadıköy- Taksim gibi seferlerle yolcularını kıt’a değiştirerek taşıyan dolmuşlar, 1995’lerden itibaren kabuk değiştirmeye başladı…

                     De Soto’lar, Ford’lar, Fiat’lar, Chevrolet’ler, Pleymouth’lar, Dodge’ler ve diğerleri birer- ikişer ortadan kaybolmaya başladı. Çalıştıkları süre içinde binlerce yolcu taşıyarak zamana meydan okuyan araçlar, yerlerini Otosan’da üretilen ve halkın ‘ Karıncayiyen ‘ adını verdiği sarı renkli minibüslere bırakıyordu. 

                     Ama yeni ve rahat bu tip minibüslerin  hizmete girdiği günlerde dolmuşa olan eski rağbet kaybolmuş gibiydi. Kentte otobüs şebekesinin genişlemesi, hafif raylı  sistemin ve metronun devreye girmesi, büyük kuruluşların kendi çalışanları için servis oluşturması , sur dışında midibüslerin de hizmete girmesi gibi nedenlerle dolmuş adeta kendi kabuğuna çekilmiş toplu taşımacılıktaki payı da yüzde 11’e kadar düşmüştü. Ama bu rakamlar neyi gösterirse göstersin, dolmuşun bir İstanbul taşıtı olduğunu, İstanbul da büyüdüğü gerçeğini değiştiremiyordu, değiştiremezdi de…

DOLMUŞ, ÖNCE DENİZDE BAŞLADI

                     TOPLU taşımacılıkta “ Dolmuş “ sistemi, sanılanın aksine önce karada değil, daha motorlu taşıtlar doğmadan  denizde kayıklarla başlamıştı. Şemseddin Sami Bey, “ Kamus-u Türki “ ( Türkçe Sözlük ) adlı eserinde dolmuş’u “ iskelede bekleyen, dolunca hareket eden, narh ile ( yetkililerce belirlenen ücret ya da fiyat ) yolcu taşıyan nöbet kayığı “ olarak tarif eder.

                     Boğaziçi’nde buharlı gemi çağı başlamadan önce yeralan küçük köylere toplu ulaşım Pazar ya da nöbet kayıkları diyebileceğimiz bir defasında 40-50 yolcu alabilen kayıklarla sağlanırdı. 3 ve 4 çifte olmak üzere ikiye ayrılan bu kayıklar, Sirkeci’de ve Eminönü’nde belirli iskelelerden dolunca hareket eder, kürekleri hamlacı adı verilen güçlü, kuvvetli, iri yarı kişiler ayakta çekerdi. Yük de taşıyan kayıklar, Evkaf Nezareti tarafından bu işin ehli olan kişilere 2 ya da 3 yıl olmak üzere belirli süreler için kiralanırdı. Kayık kiralamak isteyen kimsenin deneyimli denizci olması, İstanbul kıyılarını iyi bilmesi ve kaza yapmaması şarttı.

                     Bunun yanısıra Pazar kayıklarının vakfedilmiş olanları da vardı. Bazı hayır sahipleri oturdukları yerlerde bir veya iki kayığı iskelelere vakfederlerdi. Bağlı bulundukları iskeleler arasında işleyen bu kayıkların gelirleri, masraflar çıktıktan sonra hayırlı işlere harcanırdı.

                     Kayıkların ücretleri kayığın kürek sayısı, gidilecek yerin uzaklığı , denizin sakin veya dalgalı oluşuna göre fermanla belirlenmekteydi. Örneğin 1586 yılında çıkarılan bir fermana göre İstanbul – Büyükdere arasında sefer  yapan Pazar kayıklarından adam başına 30 para yol ücreti alınmaktaydı.

                     O dönemde de parası olanlar istedikleri taktirde kısa ya da uzun mesafe için kayık kiralayabilirlerdi. Boğaziçi’nde İstinye’ye kadar yapılacak bir gezi için tutulacak 6 kürekli bir pereme’nin ( Başı ve arkası çok yüksek 13.5 metre boyunda, 4 metre eninde tekne, yelkenle de gidebiliyordu ) ücreti 25 akça olarak saptanmıştı,  deniz taksisi de diyebileceğimiz peremeler’de ücret gidiş – dönüş olarak alınmaktaydı.

YENİ DOLMUŞLAR HER ZAMAN GÖZDEYDİ

  • İlk dolmuşlar, kent içinde belediye yasakladığı için 20 kilometreden hızlı gidememekteydi. Daha sonra hız limiti birara 25 kilometreye çıkarılmıştı.
  • Dolmuşun yaygınlaştığı yıllarda yaz aylarında kentte üstü açık, spor arabalar çalışır, müşterilerin çoğunluğu bu tip araçlara binmeyi tercih ederdi. O yıllarda İstanbulluların en dikkat ettikleri şeylerde biri  de bindikleri aracın yeni olmasıydı. Bu adet yakın zamanlara kadar da sürecekti.
  • Dolmuşun doğduğu yıllarda “ Evli olmayanlar ve 25 yaşından küçük olanlar “ şoförlük yapamazdı. Bunun yanısıra sabıkasız olmaları gerekmekteydi.
  • İstanbul’da ilk kez Karaköy – Taksim arasında uygulanmasına başlanan dolmuşun hat sayısı, en yüksek düzeye  1970 yılında ulaşmış, 296 hatta kadar çıkmıştı. Daha sonra minibüs, midibüs gibi toplu taşım araçlarının devre girmesiyle sürekli azalış gösteren dolmuşlar genelde kent içinde çalışırken, minibüs ve midibüsler kentin ana alanlarından gecekondu semtlerine kadar uzanan yollarda çalışıyorlardı.
  • Geçmişte dolmuş hatlarının uzunluğu 2-26 kilometre arasında değişiyordu. Buna bir örnek vermek gerekirse en kısa hat 1,3 kilometreyle Cerrahpaşa – Aksaray, en uzun hat ise 26,4 kilometreyle Taksim- Florya hattıydı.
  • İlk dolmuşun çalışmaya başladığı 1931 yılında şehirdeki tüm otomobil sayısı 700’dü. Dolmuşun belediye tarafından resmen tanındığı 1954 yılında ise bu rakam 4832’ yi bulmuştu.
  • Otomobillere sarı- siyah damalı çizgi 6 Kasım 1931 tarihinden itibaren konuldu, plakalarda taksi ve hususi (Özel ) ayırımı yapılması 1933 yılında gerçekleşti.
  • 1966 yılında  taksi, dolmuş ve minibüs sayıları dondurulduğunda kentte 15 bin 203 taksi, 705 sarı bantlı dolmuş ve 3269 minibüs bulunduğu, taksilerin yüzde  80’inin ise taksi- dolmuş olarak çalıştığı belirlenmişti.

“MÜŞTERİ KAPMAK İÇİN NELER YAPMADIK Kİ… “

                     DOLMUŞ, 74 yaşını bitirirken bu toplu taşımacılık sistemini karada başlatan şoförlerden – bildiğimiz kadarıyla – kimse hayatta kalmadı. Aşçı Halit’ler, Civan Ali’ler, Baba Saim’ler ömürlerini tamamlayarak sonsuzluğa göçederken geride kalan yakınlarına “ Dolmuşun Öncüleri “ ünvanını bıraktılar. Bu şoförlerden, yaşamının son yıllarında tanıdığımız Saim Çağlasın bize anılarını anlatırken “ Belediye ilk yıllarda dolmuşu tanımıyordu. Peşimizde polisler müşteri toplamaya çalışıyorduk. Polisleri atlatmak, müşteri kapmak için neler yapmadık ki “ demişti.

                     Ehliyet numarası 3 olan ve  yarım asra yakın süreyi direksiyon başında geçiren, bu süre içinde 6 otomobil eskiten Saim Çağlasın dolmuş yaptığı yıllara ait bir anısını şöyle anlatmıştı:

“ PALTONUN SAHİBİNİ BEKLİYORUM “

                     “ Dolmuşa yeni başladığımız yıllardı. O zamanlar polis bugün de olduğu gibi köprü üzerinde durmamıza, yolcu beklememize izin vermezdi. Oysa burası iş bakımından en kazançlı yerlerden biriydi.  Gelgelelim polis korkusundan müşterilerden yararlanamıyorduk. Baktım, bu iş böyle uzayıp gidiyor. Tuttum otomobilin içine bir palto, bir şapka koyup köprünün üzerinde beklemeye başladım. Tabii polisler hemen ensemde . ‘Onlara müşterim vapura kadar gitti. Hastasını alıp gelecek. İşte paltosu, işte şapkası. Bana bir iki dakika müsaade edin ‘ derdim. O zaman bir şey söylemezlerdi. Vapur geldiği zaman da kaşla göz arasında müşterileri toplayıp götürürdüm. Bu usulle bir hayli para kazandım. Tabii şapka ve paltonun bana ait olduğunu hiçbir zaman öğrenemediler…”

“ POLİS DÜDÜĞÜNÜN KERAMETİ “

                     Saim Çağlasın, askerliğini Enver Paşa’nın makam şoförü olarak yaptığını belirterek, dikkatli sürücülüğüyle Paşanın takdirini kazandığını da söylemişti.

                     Dolmuşçuluğa başladıktan sonra seyrüsefer memurları (trafik polisleriyle ) köşe kapmaca oynadığını, ancak onları kandırmayı başardığını belirten Saim Çağlasın, bu arada sayıları gün geçtikçe artan meslektaşlarını da atlatmasını bilmiş. Hem de polis korkusundan yararlanarak.. Nasıl mı, Onu da kendisinden dinleyelim:

                     “ Beyazıt hattında çalıştığım yıllarda bir polis düdüğü edinmiştim. Boş olarak Çarşıkapı’ya geldiğim zaman hemen düdüğü çıkarıp, çaktırmadan öttürürdüm. Benden önce oraya gelen ve müşteri bekleyen şoförler de polis geliyor zannıyla tası tarağı toplayıp hemen gazlar, uzaklaşırlardı. Ben de rahat rahat onların boşalttığı yere yanaşıp müşteri toplardım…”

                     Saim Çağlasın, Dolmuşun öncülerinden Aşçı Halit ve Cıvan Ali ile yıllarca birlikte çalıştığını da belirterek bu iki öncüyü kısaca şöyle anlattı:

                     Aşçı Halit önceleri lokantacılık yapardı. Uzun boylu, iri yarı ve son derece açıkgözdü. Biz o zamanlar dükkanına seyyah ( turist ) götürüp getirirdik. Bizi otomobilde gördükçe imrenir ( Ben de şoför olacağım ) derdi. Sonunda fazla dayanamadı, lokantasını satıp otomobil aldı ve çalışmaya başladı. Sonra da açıkgözlükte, müşteri toplamakta bizleri bastırdı.

                     Yine ilk dolmuşçulardan Cıvan Ali de önceleri Eminönü’nde benzincilik yapıyordu. O da taksi şoförleriyle  ahbaplık ederken meslek değiştiriverdi  Doğrusu ya ikisi de müşteri toplamakta çok ustaydı. Vapur iskelesinin önleri, tramvay durakları onların müşteri avı için seçtikleri yerlerdi.

AHMET RASİM, İLK OTOMOBİLLERİ ANLATIYOR

“ BİNDİN Mİ YERYÜZÜNDE UÇ ! “

                     İstanbul’a ilk otomobil, Osmanlı Millet Meclisi’nde Basra Milletvekili olarak yer alan hurma kralı Zehirzade Ahmet Efendi tarafından geçen asrın sonlarında getirilmişti. Devrin Sultanı II. Abdülhamit, Irak’ta hurma kralı olarak tanınan bu kişinin ricasını kıramamış, kendisinin ülkeye bir otomobil getirmesine izin vermişti.

                     Zehirzade Ahmet Efendi, Avusturya’da yapılmış bu ilk otomobili İstanbul’a getirdiği zaman adeta yer yerinden oynamış, pek çok İstanbullu bu “Atsız “ hareket eden aracı görmek için sokaklara dökülmüştü. Ancak sayıları daha sonra artan bu otomobiller “ gürültülü “ oldukları ve  “ Hızlı gittikleri – saatte 20 kilometre !“ için şikayetlere yolaçmıştı. Devrin ünlü yazarlarından Ahmet Rasim otomobil hakkındaki bir yazısında latife yollu onun hızından ( ! ) yakınmış ve şunları yazmıştı:

                     “ Güya bizde vesait-i nakliye ( nakil aracı ) yokmuş gibi bir de otomobil çıktı. Bir fıslama, bir kalın böğürtü işitiyor, bir daha göremiyorsunuz. Böyle gezmenin ne adı olur ? Gezme dediğimiz etrafı seyrü temaşa’dan  (yolculuk yaparken etrafı seyretmekten ) ibarettir. Tramvaylar ne kadar iyidir, Bayılırım, işin, gücün yok değil mi ? Bin Aksaray’dan Oh… Laleli, Beyazıt, Çarşıkapı, Sultanahmet, Soğukçeşme, Sirkeci, Eminönü dedin mi öğle. Bin geriye Aksaray dedin mi ikindi… Ağır ağır yürü. Çeşmenin karşısındaki kahvede biraz eğlen. Kalk, akşam pazarından ne lazımsa al, doldur mendiline. Ver elini hane… Misk.. Üç kuruşa devri alem.

                     Otomobil böyle mi ya? Bindin mi yeryüzünde uç !  Sirkeci’den bin, sigaranı yap, Galatadaki döner kebapçıların mangallarına uzat. Tophane’de bir nefes çek. Çektin mi Ortaköy’e külünü üfle. Bir daha yetiştir. Sonra da yangın çıkmasın diye Kuruçeşme’de at ! “

Halk ‘ Yavaş gidiyor ‘ diye şikayet ediyordu

“ HIZLI TREN “ O ZAMAN DA GÜNDEMDEYDİ AMA

                     DOLMUŞLAR, 1931 yılında şehir içinde 20 kilometre hızla polisin elinden kaçarak varlıklarını kabul ettirme çabalarını sürdürürken, TCDD ‘de de halkın şikayetleri üzerine trenlerin hızlandırılması konusu gündeme geliyordu.                      Trenlerin bazı bölgelerde saatte 25 kilometre hızla gitmesinin yolaçtığı şikayetler giderek artınca TCDD Genel Müdürlüğü hızın saatte 45 kilometreye çıkarılmasına karar vermiş, bu arada İstanbul – Ankara arasında sürat postası çalıştırılması da karara bağlanmıştı. Alınan karara göre Ankara Sürat Postası Haydarpaşa’dan hergün saat 17.00’de hareket edecek, ertesi gün saat 10.40’da Ankara’da olacaktı. Sürat Postasında ( ! ) yolculuk süresi 18 saati bulacaktı. Bu ‘ Hızlandırılmış tren’in yolcuları memnun edip etmediği ise bilinmiyor.

2 thoughts on “DOLMUŞ NASIL DOĞDU ?”

  1. Bana çocukluğumun dolmuşlarını hatırlatan bu yazısı dolayısıyla Ertan Ünal’ı rahmetle anıyorum..
    85 yaşında bir İstanbullu olarak…

Eray Canberk için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Post

Tansu Çiller Hürriyet

Siyaset Ve Bürokrasi’de İlk KadınlarSiyaset Ve Bürokrasi’de İlk Kadınlar

İLK MUHTAR GÜL HANIM’DAN ÇİLLER’E POLİTİKA VE BÜROKRASİ’DE CUMHURİYET’İN ÖNCÜ KADINLARI                         CUMHURİYETİN 80. YILDÖNÜMÜ                         POLİTİKA VE BÜROKRASİ’DE KADINLAR                         Türk Kadını, Cumhuriyet ilan edildiği sırada siyasal ve medeni